30 Eylül 2013 Pazartesi

SA430/KY1-CÇ58: Hira /Roman- 1/5

“Rasulüllah bir kul gibi yiyip, içiyor, yatıp, kalkıyor, gezip oturuyor ve bir kul olduğunu söylüyordu.”
İmam Cafer-i Sadık

-5-
Sen, ben, O. Siz, biz, onlar. Yani hepimiz. Bir keresinde, bir defasında, her defasında, her anında, bir anında, konuştuğunda, sustuğunda, olduğunda, olmadığında, durduğunda, sanmalarında, sanılarında, kanılarında, kaygılarında, sızılarında, acılarında, yanında, yalnızlığında, bir olduklarında, bir olmalarında, bir oluşlarında.. yani sen, ben, O. Yani siz, biz, onlar.. biz ne isek, O da oydu. Yok! Biz ne isek, O, o değildi. Ne olmamız gerektiğini anlatandı O. Nasıl olmamız gerektiğini yaşayarak anlatandı. Her defasında, bir keresinde, bir anında, her anında nasıl olunması gerektiğini yaşayarak anlatandı. Yine de bize ne isek O O’ydu. Yatardı, kalkardı, yerdi, içerdi, gezerdi, dostlarıyla yarenlik ederdi. Çocuklarla oynardı. Çocuklarla çocuktu. Kocaydı. Arkadaştı. Babaydı. Eşti. Âşinaydı. Dosttu.

29 Eylül 2013 Pazar

SA429/AŞ18: Demokratikleşme Paketi ve Faşizmin Son Kaleleri

“Suriye ile savaşa girmekten son anda kurtulan hükümet, iç politikada sağlam bir iş daha yapıyor ve teşekkürü hak ediyor.”


Değişen bir ülkede sürekli reformlar ve bu reformları içeren paketler açıklanır. Değişimin nereye doğru yol aldığı ülkenin genel gidişâtına bağlıdır. Osmanlı’nın yaptığı reformlar ve yenileşme hareketleri ile şu anda AB’nin ve Almanya’nın pençelerinde kıvranan Yunanistan’ın yaptığı reformlar pek ileriyi, iyiyi, artan gücü, gelişen refahı getirmedi. AB ve ABD de reformlar yapıyor; tahrip olmuş bir imparatorluk algısının ülkelerine vereceği zararları en aza indirmek için.

Herkesin reformu birbirinden farklı ve kimi zaman da birbiriyle zıt yönlü değişiklikler içeriyor. ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri içe kapanarak, vatandaşlarının haklarını kısıtlar ve refah düzeyini kontrollü olarak düşürürken, çöküşü engellemeye ya da ertelemeye çalışıyorlar; Çin, Rusya ve Türkiye ise tam tersine dışa açılarak, vatandaşlarına verdikleri haklarla güçlenmeyi sürdürüyorlar.

SA428/AS39: Ruh Yırtıkları

“Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına ruh yırtıklarından bağlıdır.”


Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir. Ömrü bir asra yaklaşmış olanların çoğunun gözlerinde yakaladıklarımız, bize bu problemin onlar için hâlâ çözülememiş olduğunu anlatır. O gözlerde, çözebilmişlerin sonsuz önceden sonsuz sonraya uzanan huzuru değil, doğum anından sonraya, adım adım son ana sarkan derin bir hüzün vardır; yenilmişliğin hüznü.
***
Ömür, sonsuz önceden sonsuz sonraya dönen çarkların dişlilerin sayısının geometrik hızla arttığı, çaplarının ritmik olarak büyüdüğü ve birdenbire eski hâline döndüğü bir zaman aralığıdır sadece. Dişliler ve çarkların çapı doğan her insanın öğrendikleri ve yaşadıkları ile de hem doğru hem ters orantılıdır.

27 Eylül 2013 Cuma

SA427/PZ18: İnsana Ferâset Lâzım

“Ferâset başka bir şey, tek başına tahsille olmuyor; biraz  terbiye gerek, iman gerek.”


İnsan buldukça daha fazlasını ister, ne yaparsın; mayası budur. Yeniler odun yakmasını bilmez, kömürün tozunu yutmamışlardır. Klimalı, doğal gazlı rahata alışmışlar, e sıkıntı azalınca insanın huzuru artmıyor demek ki, bizim zamanımızın terörü, yokluğu huzurumuzu bu kadar bitirmemişti. Rahat batar insanoğluna.

Havalar soğumazdan evvel, güzün en büyük sıkıntımız odundu. Ararsın, paranla bulamazsın. Oduncu yağmur yedirene kadar bekletir odunu; yağmurdan evvel yok satar, yağmur düştü mü Eylül’de, Ekim’de, bakarsın oduncunun kantarları çalışıyor, at arabaları sıra sıra bekliyor. Odun’un hem kilosu pahalı hem de çekeri fazla. Oduncu’ya kız vermek ya da oduncudan kız almak evlâ işlerden. Para varsa yazdan, ağustostan kuru kuru alırsın odunu. Karaborsaya da düşmez; ıslak ıslak da yakmazsın.

SA426/IE16: Ağıtlar Bir Tür Vedalaşmadır

“Ödünç verilmiş ağıtlar, bir gün bir başka ölünün ağıt töreninde geri alınmak üzere tasarlanmıştır.”


Ağıtlar bir tür vedalaşmadır; daha çok bağıran, yırtınan bir an önce unutmak isteyendir... Unutmak ve geleceğin sorunsuz, çakıltaşsız, çapaksız bakışlarından geçmişin çekirge ayaklarını çekip fırlatmak ve geçmişte kalan kişiye bağlı bütün canlılıkları yok saymaktır ağıt yakmak. Yok saymak, yok sayarak bağımlılığın keskin sınırlarını aşmak, ağıdı var kılan esastır; paralı ağıtçıların, gönüllü ağıtçılarla örtüşen asıl görevi de budur.

Vedalaşmalar, unutmak isteyenler içindir. Tarihe ve insana karşı hatırlamak gibi bir yükten kurtulmayı seçenlerin, özgüven denilen suçtan arınmış ya da suça bulaşmamış özgün ruhların taklitçisi olmak gibi bir seçenekleri olduğunu sanmaları dolayısıyla ağıtların reklamcı genlerine duydukları ihtiyaç hiçbir zaman değişmemiştir.

26 Eylül 2013 Perşembe

SA425/KY1-CÇ57: Hira /Roman- 1/4

"Hira, Nurdağı’nın rahmidir. İkinci bir doğuşa, yeniden bir doğuşa ev sahipliği yapacak olandır. Bu kesindir. Bu böyledir."

-4-
610 yılının Ağustos ayıydı. Kırk yaşlarında bir adam nur dağının eteklerine varmıştı. Biraz soluklanmak istedi. Durdu. Küçük bir kaya parçasının üzerine oturdu. Geldiği yöne, bir karaltı gibi gözüken Mekke’ye baktı. Sonra Mekke’yi çevreleyen dağları taradı gökler kadar derin gözleriyle. Ve gelip eteğine oturduğu Nurdağı’na baktı. Bu dağ hepsinden farklıydı. Bir başkalık vardı bu dağda. Her şeyden önce hemen fark edilendi. Göze ilk ilişendi. Bakar bakmaz görülendi. Mekke çevresindeki bütün dağlar içinde hemen fark edilen Nurdağı çoban yıldızı gibiydi adeta. Yol gösteren, yön gösteren bir yıldız. Yeryüzünde bir çoban yıldızı.

25 Eylül 2013 Çarşamba

SA424/SD64: 2007'den Bir Bakış; ABD'nin Son İran İstihbarat Raporu ve Yeniden İki Kutuplu Dünya

"Yeni Denge Hesapları Türkiye'nin, soğuk savaş döneminin aksine "güçlü ve sağlam" bir yapı olarak kabullenilmesi üzerine bina ediliyor."
Birleşik Devletler' in on altı ayrı istihbarat biriminin hazırladığı İran'ın nükleer silaha sahip olmadığını, nükleer silah üretmeyi hedefleyen nükleer çalışmaların 2003'ten beri durdurulduğunu içeren  istihbarat raporu, dünya basınına yansıdı. ABD, bir süredir İstihbarat raporlarının "gizlilik" özelliğini ortadan kaldıran uygulamalar yapıyor. Ya da sık sık yaptığı gibi bazı istihbarat raporlarının dünya ile paylaşılmasını, tasarladığı hamleler için gerekli görüyor. 

Bir süre önce Irak ve Suriye için uyguladığı saldırgan stratejilere benzer bir strateji; ancak bu kez son rapor İran'ı hedef olmaktan  çıkaran bir özelliğe sahip. Üstelik, İran'a saldırı olasılığının olasılıktan çıkıp kesine dönüştüğünden, saldırının sadece zamanlama sorunu olduğundan bahseden görüşler havada uçuşurken oldu bu.

SA423/AŞ17: Balans Ayarı Büyüsü ve Cemaat

“Hatırlatması benden, Cemaat ‘Balans Ayarı Büyüsü’nden kurtulamazsa, kendisi ayar görecek bu milletten.”


'O açıklama demokrasi ayarı!' Hüseyin Gülerce

Cemaat konulu yazılar yazmak, tahliller yapmak artık beni yoruyor, ama şakirdlerin yorulduğunu sanmıyorum. Çalışmaya devam ediyorlar; hep yaptıkları gibi hedeflerini netleştirip, kulaklarını tıkıyorlar ve her şeyi en iyi bilenler olarak hepimize ‘ayar’ veriyorlar. ‘Balans Ayarının Cemaat Hâli’ bu.

Yine kızacaklar, biliyorum; fakat kızmaları gerçekten beni ilgilendirmiyor. Yaptıklarının kimi kızdırdığını umursamıyorlarsa, yaptıklarını yazanlara kızmaları da yazanları ilgilendirmeyecek. Nasılsa herkes yerini belirlemiş durumda ve kutuplar şeksiz-şüphesiz net. Bir vesayet dayatmasından kurtulduk, bir başka vesayet dayatmasına karşı kafa patlatıyoruz. Neden? Hani biz kardeştik?

23 Eylül 2013 Pazartesi

SA422/SD63: "batılı arayışlar, değerler sistemi eleştirisi" / 05.07.2007/ 599. patika

...batı medeniyeti ve kültürü ile yetiştirilmiş olan insan, kendi temel değerlerini 'dışlanma riski' dolayısıyla açıkça sorgulamaktan kaçınır...
...sorgulamanın doğrudan fark edilmemesi için de, kendi kültürü ve medeniyeti dışındaki öğreti ve düşünce sistemlerine ilgi duyarak yeni 'dinginlik araçları' arar...
...orta doğu ve doğu kültürü, hıristiyan batı için daima câzip ve gizemli bir form taşıdığı içindir, ki; batı insanı, eski dünyanın ruha hitabeden eski değerlerini ,kendi kültürel değerlerine entegre ederek yeni bir üst değerler mozayiği oluşturmaya kalkar...

SA421/KY1-CÇ56: Hira /Roman - 1/3

Bir felaket erişmediyse henüz size, bir tufan vurmadıysa sizi henüz, bir çığlık yakalamadıysa ansızın uyur uykunuzda, bilin ki;Mesih’in muştuladığı gelecektir. Gelmesi yakındır!”

 
-3-
610 yılının Ağustos ayıydı. Kırk yaşlarında bir adam kenti arkasında bırakmış çölün içinden, sesini duyduğu, çağrısını işittiği Nurdağı’na doğru emin adımlarla yürüyordu. Ukaz panayırında devesinin üstünde yaşlıca bir adamın sesleri çınlıyordu kulağında. Yaşlı adamın kızıl devesinin etrafını çevirmiş birkaç kişiden biriydi Emin olan. Pür dikkat dinliyordu. O yaşlı adam tıpkı içindeki sesti. O yaşlı adam,  içinde dile gelenleri dışarı aksettirendi sanki.

“Dinleyin, Ey Mekkeliler! Ey Yesribliler! Ey Taifliler! Ey Yemenliler! Ey Necidliler! Ey çölün dört bir yanından, dört bir yöresinden gelenler dinleyin! Bu sesime kulak verin ki sizden öncekiler gibi siz de öleceksiniz. Siz de yapıp ettiklerinizden sorulacaksınız. Ey Kureyş’in uluları yetmedi mi ezdiğiniz yoksulları? Yetmedi mi haramiliğiniz? Bilin ki kendi yükünü başkasına yükleyen melundur!"

22 Eylül 2013 Pazar

SA420/AyS14: Belçika’da Şeytan Çağı: Vrijheid of İslam? Durven Kiezen!

Şeytan'ın Sesi: "Özgürlük ya da İslam? Seçmek için cesaret gerek!"


Belçika’da Flaman ırkçılar cinsel tacizlerle etkisini yitiren kilisenin yokluğunda Belçika ve Avrupa’daki Müslümanların hayatlarında ısrarlı belirtiler gösteren İslâm’a karşı açık bir düşmanlık kampanyası başlatmışlar. Garip ve çirkin bir kampanya bu.

Cinsel özgürlük fraktallarına monte edilmiş bir özgürlüğü seçmek ya da İslâm’ın korkunç(!) özgürlük kısıtlamalarına mahkum olmak; Belçikalıları ve genelde Avrupalıları bir İslâm karşıtlığına zorlamak. Ve bu kampanyayı cinsel özgürlüğün sınırlarının bulunmadığı bir kıtada, cinsel özgürlüğün tehdit altında olduğunu iddia ederek sürdürüyorlar.

SA419/KhB24: Haberci

 (Bir şiir durur bir şiirin ruhunda)
(Bir şiir işler gergefi, bir şiirin bitmeyen ruhunda)
(…)
Git, ona öyle söyle
Yaprakları dökülmüş o ağaçların altında
O kuru, o ayaz gündüzün ortasında
Karşısına çıktığım andan bu yana
Sabahlar soğuk,
İçim titremiyor, gözüm seğirmiyor…

21 Eylül 2013 Cumartesi

SA418/DT20: Mahallelerimiz Karışmış

“Kıyafet önemli midir? Önemlidir elbette. Önemli olmasaydı koskoca devlet bütün kurumlarıyla kıyafetlerle uğraşır mıydı?”


Biraz geçmişe uzandım bugün. Düşündüm, insanları izledim. Çok değil, çeyrek asır geçti aradan; ama o kadar çok kendimizden, kendimize benzemekten uzaklaştık ki. 90’lı yıllarda soykırıma uğrayan Müslüman Boşnakları televizyondan izlediğimizde, tuhaf tuhaf bakardık. Müslüman Boşnak kadınlar kılıkları ve kıyafetleri ile diğer Avrupalılardan hiç de farklı değillerdi. Müslüman deyince insan daha başka kıyafetler bekliyor. O kadar çok benzeşmiş olmalarına rağmen, onların Müslüman olduklarını biliyorlardı soykırımcı Sırplar. Demek kıyafet değişince din değişmiyordu.

20 Eylül 2013 Cuma

SA417/ME23: “Öfkeni Yen, Kusurları Bağışla ve İyilik Yap!”

"Din bu değil, güzel ahlak bu değil. Bir sürü şüpheyle dolmamalı Müslümanların düşünceleri."


Câmi’den çıktı. Yürüdü ve evine gitti. Karısı yemek hazırlamıştı. Sözleşmişlerdi, Cuma’dan sonra yiyeceklerdi. Sofraya oturdu. Karısı son eksiklikleri tamamlayıp sofraya oturduğunda adam yerinde kımıldadı ve konuştu:

“Sana bugün Cuma Namazı’nda yaşadıklarımı anlatmamı ister misin, Hanım?”

Karısı meraklı gözlerle kocasına baktı:

SA416/KY1-CÇ55: Hira / Roman - 1/2

Renginden ötürü kırbaçlananların iniltileri, cinsiyetinden ötürü horlananların haykırışlarıydı içindeki yangını körükleyen.”

-2-
610 yılının Ağustos ayıydı. 40 yaşlarında bir adam bir dağa doğru yürüyordu. Daha öncede gitmişti o dağa. Dağı tırmanmış, dağın ev sahipliği yaptığı Hira’da gecelemişti. Dıştaki sesleri boğmadan içindeki sese, seslere kulak vermişti. Nurdağı, Hira bu gizemli konuğu geri çevirmemişti.

Gizemliydi bu konuk. İçinde yankılanan sesler kendisi için değildi. İçi kendisi için dile gelmiyordu. Gözyaşları kendisi için akmıyordu. Dağı tırmanırken kendisi için atmıyordu adımlarını. Gizemliydi bu konuk. Salt insanların değil, salt hayvanların değil, dağın taşın, toprağın hakkını soruyordu. Hakkını arıyordu. Ne Nurdağı ne Hira böylesi bir konuk hiç ağırlamamıştı daha önce. Dağ ve Hira sevince boğulmuştu.

19 Eylül 2013 Perşembe

SA415/AŞ16: Karikatürün Gücü

“Her şey, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar şeffaf olmadı.”


Yavan, yaygın ve utanmaz bir psikolojik kekremsilik vardır ya hani. Herkes suçluyu tanır, ama yüzlerce sebep yüzünden susar, söylemez, o suça susarak ortak olur ve artık solunan hava çekilmez hâle gelir de bir tepki bekler ya insan. Salih Memecan’ın 18 Eylül günü Sabah Gazetesinde yayınlanan karikatürü, bu iğrenç havanın şişirdiği balonların tümünü işte öyle patlattı.

Karikatür ‘Eylemciler Arasında İş Bölümü’ başlığı altında sırtı dönük kovboy şapkalı birinin dört eylemciye görevlerini tek tek saymasını konu ediniyor: “Sen taş atacaksın, Sen molotof kokteyli, Sen barikat kuracaksın. Sen öleceksin!”

18 Eylül 2013 Çarşamba

SA414/KY1-CÇ54: Hira / Roman- 1. Bölüm

“Dalkavuklar Sana insan olmayı çok gördü.”

BÖLÜM BİR

-1-
Herkes anlattı Seni. Kimse anlatmadı Seni. Kimse anlatamadı Seni.

Kimi kendi çirkinliğini, kendi çirkefliğini, kendi çürümüşlüğünü, kendi aczini, kendi çaresizliğini, kendi zilletini, kendi duyarsızlığını, kendi eşkıyalığını, kendi sefilliğini, kendi yoksunluğunu, kendi vahşetini,  kendi hainliğini, kendi gaddarlığını, kendi zalimliğini Senin üzerinden saçtı yeryüzüne, Senin üzerinden serpti gökyüzüne. Dünya kirli olsun istediler. Dünya karanlık olsun dediler. Dünya çirkinliğe bulansın, çirkinlikte debelensin istediler. Dünya çürüsün. Dünya pis pis koksun istediler. Dünya kan revan olsun. Bağlar bahçeler kandan meyveye dursun istediler. Dünya acz içinde kıvransın diye uğraş verdiler. Acziyetten haz almayı seçtiler. Herkes aczin hazzıyla sarhoş olsun dilediler.

17 Eylül 2013 Salı

SA413/ÂA22: Esed’in Düşürülen Helikopteri, BGMK’daki İğrenç Tiyatro ve Türkiye

"Türkiye, kendisine mecbur olan bütün oyuncuları poker masasında bırakıp insanlığın yeni lideri olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor."


Putin gibi katil, entrikacı bir KGB ajanını, Obama’nın Suriye’ye askerî müdahale planlarını engellediği ve kendi planını dayattığı için ‘Dünya Lideri’ olarak öne çıkaran küresel medya, insanlığın yüz karası olmaya devam ederken, dünyanın az sayıdaki vicdanlı sesi artık ruhlarındaki ızdıraplarla meşgul. Aklın durduğu ve ikiye ayrıldığı bu çağ elbette geçecek; ama tarih asla bu vahşet konseptini es geçmeyecek.

Obama’nın saldırıyormuş, Putin’in kaçıyormuş gibi yaptığı, sonra Putin’in geri dönüp Doğu Akdeniz sularına 14’ten fazla, nükleer savaş başlığı dahil her türlü sofistike silahla yüklü destroyer ve denizaltı avcısı denizaltılarla dalmasından hemen sonra, Obama’nın 7 adet destroyerine ek olarak Almanya’nın, Fransa’nın, İtalya’nın, İngiltere ve Kanada’nın birer ikişer savaş gemisi Kıbrıs’ın Güney açıklarına demirledi. Kerry ağzından çok çalışıldığı belli olan ‘Esed kimyasal silahlarını teslim ederse…’ repliğini kaçırdı(!)

16 Eylül 2013 Pazartesi

SA412/SD62: "gözyaşı" / 11.07.2007/ 600. patika


...heyecanları vardır, insanın...
...hedefleri, kurguları, bir de özellikleri...
...özellikleri doğuştan gelir ve biraz da toplum ona bir şeyler yükler...
...harcanacak emek ve zaman gerekir sonra...
...insan doludizgin koşar gider, hedeflerinin peşinden...
...gün gelir; her şeyi sorgular acımaksızın...
...darbeler yemiştir, kullanılmıştır; kendisine ait olmayan hedefleri fark etmiştir; gereksiz yüklerini anlamaya başlamıştır...
...bazıları yoksuldur insanların, bazıları da varsıl...
...bazıları da, arada bir yerdedirler...
...varsıllar, yoksulların sırtlarına bir sürü yük yüklerler; onlar meşgul olsunlar ve sömürüldüklerini anlamasınlar, diye...

SA411/KY1-CÇ53: Saffet; Onbirinci Olarak Çalınan Sözcüğüm

‘Şey’in, kendisi olarak günlere varmasını, günleri aşmasını sağlayandır saffet.”

Arınmaktır saffet. Arınmış olmaktır.

Arınmış olmanın bir gereği bir sonucudur saffet. Arı olmaya bitimsiz bir özlem duyabilenin şanındandır saffet. Her dem kendini yenilemektir saffet, yenilenmenin hazzını duyana, hazzını duyanlara ne mutlu.

Ne kutludur “bir gününü bir gününe eş tutmayan” olan. Bu yola baş koyan. Bu yolun her an her zaman açık olması için çırpınan ne kutlu kişidir. Saffetle iç içeolmanın bilinciyle soluk alan ne kutlu kişidir. Saffetle yoğrulmuş olmak ne kutlu bir iştir. Çün aldanmaya ve aldatmaya karşı bir settir saffet. Ne mutlu aldanmaya ve aldatmaya karşı set olana! Aldanmaya ve aldatmaya karşı set olmayı seçene ne mutlu!

15 Eylül 2013 Pazar

SA410/AŞ15: Felsefe’nin İçine Şeytan Kaçsa da

"Yaygaracı, maslahatçı, rekabetçi insan tiplerine ilahiyatçı, felsefeci, merdaneci, tekerlekçi falan demeyelim lütfen."


Simetri ne işe yarar? İnsan aynaya neden bakar? Gece ve gündüz neden vardır? Doğru ve yanlış; iyi ve kötü? Kötü bir adam, kötü bir kadın bunları neden sorsun ve düşünsün ki? Bu sorular iyi adamların sorularıdır ve iyi kadınların. Bu soruları sorunca iyi kalmaya devam ediyorlar mı, peki? Bilmem sanırım sınanmaktan kurtulmaları mümkün değil. Bana lazım olan iyilerin sordukları sorular, aradıkları cevaplardaki iyilik nedeni. Kötülerin sorularına ihtiyacım yok.

'Felsefe nedir?' sorusuna verdiğim cevap kırk beş dakika sürmüştü geçmiş bir zamanda. Cevabımı da bana o soruyu soran dört-beş gence şu soruyu sorarak tamamlamıştım: “ Evet, Felsefe nedir?” Bana soruyu sordukları anda her birine aynı soruyu yöneltmiş ve verdikleri cevaplarla ilgili boşlukları tek tek tutup onlara sormuştum. 

13 Eylül 2013 Cuma

SA409/AS38: Antik Eleklerle Originalité Arama Çelişkisi ve Kirli Maslahat Kaygısı

"Hakîkat’ın doyma noktaları, insanların üretim objeleri üzerinden yakaladıkları subjektif fikirlerin içinde değildir."


‘Orijinal Fikir-Farklı Kalıp’, çok çekici ve endeks belirleyici bir slogan. Öyle ki; bu sloganın üretim felsefesi, derin odaklarca fişlenme riskini göze alabilmiş olmayı da gerektiriyor. Düşünce üretiminde temel kaygının ‘originalité’ olması, diğer tüm maslahat kaygılarının bir tarafta tutuluyor olması anlamını da taşıyor. Yani; ‘Orijinal Fikir-Farklı Kalıp’ gibi yüksek bir eşik belirlendiğine göre, bu bakış korkusuzca, konu merkezli tahlilleri de kapsamalı.

***
Muhakkak ve mutlaka, her bir konu kendi hassas dengelerini hüviyetinde hâizdir. Fakat sorulması gereken soru, bu denge’nin doğal bir denge olup olmadığı, sorusudur. Eğer, kastettiğimiz dengeyi, çeşitli günlük kaygılardan müteşekkil bir konseptte oluşturmuşsak, bu denge yapay bir dengedir ve bu dengenin orijinal fikir ve farklı kalıp gibi bir hedef gözetmesi düşünülemez. İddianız yavan kalır. İnsanların bu denge için arayış içinde olduklarını düşünmeniz de bu anlamda yanlıştır; kapsayıcı ve çağırıcı değildir. İnsan, Originalité aradığı için buradadır. Dengelerin gözetilmiş endişelerle beslenmiş olması herhalde binlerce yıllık yazılı tarihte yeterince sık bulunmuş bir realitedir ve hakikaten Hakîkat arayışında sıkıcıdır.

SA408/KY1-CÇ52: Bukalemun Kundakçılar

“Alevlerle beslenir kundakçılar.  Alevdir yedikleri. Alevdir içtikleri.”


Söylüyorum size;  kundakçılar at koşturur oldu agoralarında kentlerin. Gayret etmekteler büyük bir açlıkla tutuşturmak için her hangi bir evi, her hangi bir sokağı, herhangi bir mahalleyi, herhangi bir kenti. Gözleri dönmüş.  

Bakışları ürkünç,  bakışları korkunç,  bakışları vahşi. Salyaları akıyor her birinin. Uluyorlar. Ulumaları işitiliyor dört bir yanında ülkemin. Ellerini ovuşturuyorlar ektiklerini gördükçe. Sevinçlerini gizlemez olmuşlar. Her bir eve düşen ateşle raks ediyorlar büyük bir coşkuyla. Saklama gereği bile duymuyorlar. Saklamaya, saklanmaya gerek görmüyorlar.

SA407/ KY5-PT3: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/3 : Kumpas


-3-
Subaşı Macit, has odada sıkıntılı bir gece geçirdiği her halinden belli olan Rıfat Bey’in huzuruna çıktı.

“Beyim!” dedi. “Seyfiye huzurdadır; haber vereyim dedim” 

Subaşı’nın yakınına gelmesi için işaret etti. Yanına oturttu:

“Otur hele.. beklesinler.. Bak a Macit yiğidim.. görüyorsun kendi evimde bile fısıltıyla konuşur oldum.. bizim casustan bir işaret yok mu? Kimdir bu hain? Ben Kiziroğlu’nun atı tarafından uyarıldığına inanmıyorum.. bunu çevremizden biri, bizim toplantımızdan konuşmalarımızdan haberdar biri yaptı.  Hem hatırla bir değil iki değil bu.. o itin inine kaç kez baskın yaptıysak kimseyi bulamadığımız gibi pusuya düşen biz olduk.. aramızda bir hain var bunun başka bir izahı yok..”

11 Eylül 2013 Çarşamba

SA406/SD61: Eleştirel Bir Analiz; Bir Portre-Bir Kitap/ Prof. Seyyid Kutub - İslam'da Sosyal Adalet

"İhtiyaç kadar insanı zelil eden bir şey yoktur. Aç karın öyle ulvi mana falan tanımaz"
 Prof. Seyyid Kutub


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1949 yılında Mısır'da ilk Arapça orijinal baskısı, Cağaloğlu Yayınevi tarafından İstanbul'da 6 Şubat 1962'de ilk Türkçe baskısı, 1964'de ikinci baskısı ve 26 Haziran 1968 'de üçüncü baskısı yapılan kitabın 'Nâşir' tarafından yazılan Önsöz'ünden;

"Halbuki memleket evlâtlarına asgarî islâmî kültür bakımından bazı bilgilerin doğru, kısa ve metotlu olarak verilmesi de bir zarurettir. Bu ölçülerle İslâmiyyetin ibadet kısmına dair eserler varsa da İslâmın ictimâî ve ahlâkî vechesine müteallik maksadı temin edecek Türkçe eser bulunmamakta idi. Bu ihtiyâcı karşılamak gayesiyle, bu sahada yazılmış eserler içinde müstesna yeri bulunan Prof. Seyyid Kutub'un "İslâm'da İctimâî Adalet" adlı eserinin 1958 yılında Kahirede münteşir 5. baskısından metne tamamiyle sadık kalınarak tercüme edilen işbu kitabın ..."

10 Eylül 2013 Salı

SA405/AŞ14: Araba Belası Değil Usta Belası

"Arabası olan herkesin başı büyük belada…"


Güven duymak ne zormuş. Defalarca aldatılsanız da yine güven duymak istiyorsunuz. Müslüman mıyız, neyiz bilmiyorum ve güvenilir olup olmadığımızdan emin değilim. Ben kendi işimi eksiksiz yapmaya çalışırım; herkesten de öyle davranmasını beklerim.

Usta bana,”Arabanıza hiç bakmamışsınız!” dediğinde şaşkın şaşkın yüzüne baktım. Daha geçen yıl  eylülde bin liraya yakın masraf yapmıştım ve ‘arabanız on numara!’ demişlerdi bana. Aldatılmışım besbelli. 

SA404/KY4-FM3: Vahşetin Çağrısı

“Öylesine pervasız hem de.”


“Yurda ihtiyacı olan muhtaç aileleri kandırıp, beyin yıkama yurtlarında ve medeniyetten uzak evlerinizde örümcek beyinlerinizle, Anadolu’nun dört bir yanından gelen gençleri Amerikan hizmetindeki hareketinize katma özgürlüğünü engellediğimiz için özür dileriz. Ama herkese kötü bir haberimiz var, biz sizin özgürlük diye tariflediğiniz şeyi anlamayacağız. Demokratik kullar olmak yerine, sizin özgürlüğünüze düşman YURTTAŞ olmak istiyoruz!”

Bu bir bildiriymiş. Hem de anlı şanlı bir üniversitenin ‘Kolektifler’i adına kaleme alınmış bir bildiri. İnsanlık tarihinin ender gördüğü bildirilerden. Ben “vahşetin çağrısı” diyorum bildiri dedikleri bu itirafa. Vahşi bir ormandaki vahşi yaratıkların ulumasını andırıyor. Öylesine pervasız hem de.

SA403/KY1-CÇ51: Ferâgat; Onuncu Olarak Çalınan Sözcüğüm

Yaşanılası şeydir ferâgat, söylenilesi değil. Dile düşen değil; eylemle vücut bulandır.”


Erdemli bir toplumu oluşturan bireylerin en önde gelen bir değeridir ferâgat. Teslimiyetin biricik zirvesidir. Ferâgat sahibi, bilmez bencilliği. Bencillik ilişmemiştir yakasına. Kendisi için yaşayan değildir. Var olduğu için soluk almadığını bilendir.

Var olduğu için soluk alınmaması gerektiğini bilendir ferâgat sahibi. İdealleri için soluk alır. İdealleri içindir attığı her bir adım. Güne, günlere idealleri için açar gözlerini. Yürüyüşü idealleri içindir. Kalbi idealleri için çarpar.

9 Eylül 2013 Pazartesi

SA402/AS37: Acûzeye Dönüşmüş Sır

"Omuzla, hakka ve adalete hizmet niye zordur?"


Çocukken oynardık, bir test yapardık meselâ; iki arkadaşımızı yan yana ayakta durdurur, omuzlarının arasını açar, o araya yerleşir ve her iki elimizi onların omuzlarına koyar ve yükselirdik. Hangi arkadaşımızın omzu eğilmezse, ona “Senin baban zengin!” derdik. Ne hikmetse, hep omzu eğilenin babası zengin çıkardı. 
***
Anlamazdık tabi. Çocuk kafası işte; ”İyi besleniyor, o zaman güçlü olmalı”, diye düşünürdük. Bu test biz çocuklara iyi ders olmuştu o vakitlerde; Baba’nın zenginliği ile omzun güçlülüğü arasında tam olarak ters bir orantı vardı. Zengin çocukları bu yüzden kolay dayak yerlerdi. Zaaflarını bilirdik; güçlü değillerdi.

SA401/SD60: Seçkin Deniz Twitter Günlükleri 11 (06-10 Temmuz 2011)

“Tarih, yazanların değil yorumlayanların toprağıdır.” 

(Lütfen Twitter tweet akış grafiğine göre, aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz)

06-10 Temmuz 2011 (443 Tweet)

10 Temmuz 2011
1794.@nazende_ yaptığım analitik bir çözümleme...gerisi sizin iradi tutumlarınıza bağlı...ve beni ilgilendiren bir şey değil bu.

10 Temmuz 2011
1793. @KenanCamurcu anlamadığım şu..Şeriati'yi hiç bilmesek ne olur? Sahihi, gayri sahihi sıkıntı olmaz böylece..

8 Eylül 2013 Pazar

SA400/AŞ13: Olimpiyat Şizofrenisi ve Çatıdaki İslâm

"Türkiye’nin yaşadığı şizofreniden uzak kalma hakkımı koruyacağım."

"Eğlenin, keyfini çıkarın. Böyle günleri bir daha ne zaman yaşayacağız!"
2004 Olimpiyat Stadyumu Anonsu,Yunanistan

Evin dışında sağa sola volta atarak yürüyen ve üst üste sigara içip ağzının tadını bozan, kendisini erkek çocuğa hazırlamış, ona göre kıyafetler almış ve köy meydanında büyük bir kutlama programı hazırlamış olarak ebeden gelecek haberi bekleyen anadolu köylüsü baba gibiydi insanlar. Buenos Aires’teki Olimpiyat2020 oy/karar salonundan gelecek habere göre tırnaklarını kemiren insanları görünce, kusuruma bakmazsanız aklıma gelen bu oldu.

İstanbul, Madrid ve Tokyo, 2020 Olimpiyat/Yaz Oyunlarını almak üzere yarışıyorlardı ve kulislerde inanılması güç lobi faaliyetleri vardı. Dünya’nın kurtuluşu için NATO’nun karar günü ya da BMGK’da alınan Suriye’deki ve Mısır’daki vahşete dur diyen kararın kabul günü gibiydi.

SA399/MEY24: TEOG-Sondan Önceki Sürüm ve Yeni Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği

Nokta atışlarla, blok perspektiflerle uygulamadaki birçok sorun ortadan kaldırılmış.”

Biz, birlikte iş yapmaya alışkın bir toplumuz  ve dünyayı, çağdaş uygulamaları inceleyerek en iyisini arayan yeni devletin bize yaklaşması hoşumuza gidiyor.

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, müsteşar Yusuf Tekin’in ve diğer bürokratların olguları ve olayları algılama ve yorumlama biçimi ve hızı alışılmadık derecede sonuç almaya yönelik. Ankara’daki soğuk bakanlık binasına yıllardır girip-çıkan ve sürekli sorun üreten kadronun değişmesi, hantal işleyişin sona erdiğini de gösteriyor.

Yeni yönetimin sevimli özellikleri fazla. Müsteşar, sosyal medya ile iletişim kurmayı, etkileşimlerle karar vermeyi tercih eden aktif bir karakter. Bakan ve müsteşar tartışmayı seviyorlar; itirazları duymak ve haklı itirazlara mantıklı tepkiler vermek, yeni yönetişim stratejisinin gereği. Bakanlık, yüzlerce yıllık tekleyen sistemler üretmekten vazgeçmiş; teklemeyen, kurumsallaşan  geliştirilmeye müsait android sistemler üretmeye kararlı. Asıl sevindirici olan bu. Önceki analizimi okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

7 Eylül 2013 Cumartesi

SA398/KY1-CÇ50: ODTÜ'de Arkaik Nâra; Söyletmen, Vurun!

Yeniçerilik bütün varlığı ve algılarıyla ODTÜ’de dirilmiştir.



Böyle bağırırmış kazan kaldıran yeniçeri. “Söyletmen vurun!” ki hakikat ortaya çıkmasın. Kazan kaldırışının bir egoistlik eseri olduğu bilinmesin. Yaptığı haksızlığın ipliği pazara çıkmasın. Vicdanlar kanayıp zulme kaldırdıkları ellerini tutmasın.

Zâlim iştahlarını, vahşi heveslerini, canice zevklerini boğmaya kalkışmasın diye avazları çıktığı kadar bağırırlarmış, na hak yere kanını içmek istedikleri bir kişiyi alaşağı ettiklerinde. Hakikati pâymâl etmek istediklerinde vahşi bir yaratık gibi böyle ulurlarmış. Kimse hakikati bilmesin! Hakikat bilinirse yanında duracak çok insan olacaktır elbet; öyle ise: “Söyletmen Vurun!”

SA397/SD59: Küresel Panorama - 2008

Devler Panikte, Uluslararası Siyâset'in DNA'sı Sömürülenler Lehine Değişiyor


Dünya ekonomisinde yakın altmış yıllık, uzak iki yüz yıllık geçmişe uzanan haksız ve tek yönlü zenginlik akışı bir süredir değişiyor. Küreselleşmenin getirdiği fırsatlar, orta büyüklükteki ekonomilerin daha çabuk gelişmesinde ve dünyaya açılmasında çok etkili oldu (tam tersi öngörülmüştü). 

Küresel çapta iş gören büyük işletmelerin ihtiyaç duyduğu alt sanayi ve yine aynı şirketlerin ilgi duymadığı diğer sanayi dalları (elektronik, beyaz eşya, otomotiv, inşaat)ulaşım ve ticaret gibi temel ekonomi argümanlarını orta büyüklükteki ülkeler lehine değiştiriyor. Buna bağlı olarak da önceki ekonomik ilişkiler zinciri daha yatay bir yapıya bürünmüş durumda.(Eskiden zengin ülkeler üretiyor fakir ülkeler satın alıyordu, şimdi orta büyüklükteki ekonomiler üretiyor hem zengin hem de yoksul ülkeler satın alıyorlar). 

6 Eylül 2013 Cuma

SA396/Kâşif M.4: Keçinin Rengi

“Hem zorba hem de mağdur… kendisi olmasa kendisinden üreyenlerin olması imkansızlaşan...”


Kadın… zihninde hangi döngülerin birbirine uç verdiğini kimi zaman ya da çoğu zaman kendisinin de bilmediği bir fenomen… doğurganlığını hayatın merkezine konmuş bulan ve hormonlarının kuşkusuz egemenliğini hayatın her alanına yayan direnci ile baskın… ve yeryüzündeki bütün hassas varlıklardan daha kırılgan, daha zarif. Hem zorba hem de mağdur… kendisi olmasa kendisinden üreyenlerin olması imkansızlaşan…

SA395/ KY5-PT2: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/2 : Küheylan ve Hüsam

-2-
Kiziroğlu gözlerini güçlükle açtı. Göz kapaklarının üstünde gülle vardı sanki. Kımıldadı. Sol omuzuna şiddetli bir ağrı saplandı. Kızgın bir demir bastırılmış gibi canı yandı. İnledi. Etrafına bakındı. Samanlık gibi bir yerdeydi.

Kalkmak istedi. Kalkamayacağını fark edince hareket etmeyi bıraktı. Bir çırpıda olan biteni hatırladı. Düğüne giderken çığlık geçidinde saldırıya uğramıştı. Allah’tan küheylan tehlikeyi sezip aniden durmuştu. Küheylanın sezgilerine güvendiği için atı ileri sürmeye zorlamamış, fakat hemen dönmesi gerekirken ne olup bittiğini araştırma gafletine düşmüştü.

5 Eylül 2013 Perşembe

SA394/AŞ12: Ölülerimizi Saymadan Önceki Son Çıkış

“Sonuç alacağımızdan emin olmadığımız bu savaş, bizi mahvedebilir.”

Çözüme doğru giderken insanın içi rahat olur ya; şimdi benim içim rahat değil. Sebebi ne acaba?  Rahatlığı bırakın, tedirginim ve sadece bir tek şey söylüyorum. Esed’e müdahale edecek olan plan çözüm getirmeyeceği için savaşı genişletecek. Başka türlü düşünen biri varsa gitsin kafasını taşlara çarpsın; ya yalancıdır ya da Türkiye düşmanıdır.

Savaşın genişlemesi ne demek? Savaşın genişlemesi Esed’in Türkiye’ye füze göndermesi demek. Evet; sadece bu  kadar. İsrail ve yahudi lobisi AIPAC ‘ın savaşı çok istediğine bakmayın. Onlar içinde olmadıkları her savaşı isterler. İsrail “Koalisyonda yokum, bırakın müslümanlar birbirlerini yesinler, siz tatile çıkın!” dediğine ve Esed’e fiili destek verdiğine göre Esed, İsrail’e neden füze atsın ki?

SA393/KY1-CÇ49: Sigaya Çekmek Çekilmeyeni

Nasıl da yaltaklanıyorsun sünepe bir köpek gibi. Dur! Daha fazla yaklaşma!”


“Nedendir bu sessizlik”? diye sorarım dilime. Bilgeliğinden kuşkusu mu var gönlümün? Ona sırt çevirecek kadar muhteşem bilgiler mi saklıdır dağarcığında. Derinliklerinde sakladığı erişilmez gizler midir? Hem nerden almıştır o ihtişamı?

Ey dilim kimedir bu caka satışın? Bu efelenişinin kaynağını da bilirim.. eğer dilersen düşüreyim pazar meydanlarına kentlerin. O iğrenç o sefih pazarlarına iki yüzlü kentlerin. Var mı cesaretin? Ah seni gidi iki yüzlü! Korkak seni! Madem miniciktir, bir serçenin yüreği kadar bile değildir yüreğin gönle bukağı vurmaya nasıl yeltenirsin?

SA392/AH14: Oblivion; Farkında Olmamak ya da Dianetics Arınma

“Anlıyorum ki; ABD batsa da Hollywood psişik mesajlardan vazgeçmeyecek gibi görünüyor.”


Minik bir kanyon gölü. Domates, biber ve diğer sebzelerin bulunduğu minik bahçeyle meşgul bir kadın ve kadının az ötesinde organik oyuncaklarıyla oynayan üç-dört yaşlarında bir kız çocuğu.


Görsel efektlerle zenginleştirilmiş fotoğraf yeniden yaşanabilir dünyada yaşıyor olmanın sıcak renklerini taşıyor. Subliminal acze gerek duymayan açık bir mesaj. Evlenmiş bir kadın ve erkeğin doğal ortamlarda çocuklarıyla kimseden zarar görmeden yaşayabilecekleri eski bir dünya özlemi.

4 Eylül 2013 Çarşamba

SA391/KY1-CÇ48: Sadakat; Dokuzuncu Olarak Çalınan Sözcüğüm

Sadakat, her bir şeyi kendisi olmaya bir çağrıdır.”


Sadakat, kişinin kendisinde kalmasıdır. Kişinin kendisinde olmasıdır. Kişinin kendisinin sahibi olmasıdır. Kiralık bir mülk olmamasıdır. Kiralık herhangi bir nesne olmadığını bilmesidir. Bir nesne olmadığını bilmesidir.

Sadık değilsen, sadakat uğramamış ise benliğine, yurt edinmemiş ise benliğini kiralık her hangi bir şeyden farksız değilsin demektir. Bir ot parçası kadar bir değerin yok demektir. Bir taş kadar bir değerin yok demektir.

3 Eylül 2013 Salı

SA390/MEY23: Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) Sistemi, Sorunlar ve Eleştiriler

“Okula bağlılık oranını arttıracak olan bu sistemin, öğretmen ve okul performansını ölçecek bir özelliği de var.”


Çok eskiden, hayatın daha zor olduğu dönemlerde anne-babalar çocuklarının okul süreçlerini pek takip etmezlerdi. Takip etmezlerdi, çünkü takip etmek gibi bir zorunlulukla kendilerini sorumlu tutmazlardı; onların derdi hayat süreciydi. Sorumluluk bilinci çocuğun kendi iradesine yüklenen bir yüktü.

Okuyacak olan çocuk, okurdu; bunu belli de ederdi. Anne-baba ‘Sırtımızdaki ceketi satıp okuturuz’ der, açık destek verirlerdi çocuklarına. Ya da sanayide çıraklık gibi bir hedef gösterirlerdi.

SA389/KY1-CÇ47: Yaşasaydı İçimizdeki Çocuk

İşlediğimiz cinayet yüzündendir, utanmazca bakabilişimiz aynalara…”


Söylüyorum size; katiliyiz her birimiz içimizdeki çocuğun. Bu yüzden duymuyoruz dağın taşın toprağın duyduğu çığlıkları. Bu yüzden görmüyoruz, dağın taşın toprağın duyduklarından ötürü kızardıklarını. Utançtan kıpkırmızı kesildiklerini görmüyoruz hiçbir şeyin. İnsan dışındaki varlıkların yaşadığı utanç erişmiyor hiç birimize. İnme inmiş gözlerimize. İnme indi gözlerimize.

Kulaklarımız yitirmiş duyma işlevini. Yitirdi duyma işlevini. Gönlümüz kararmış. Gönlümüz karardı. Gönüllerimizi karartan kan içimizdeki çocuğun kanıdır.

SA388/YB13: İstisnâsız Sesler / Sınanmış Renkler 13

“İnsan, hep dinginlik arar, derinleşmeleri, kabarmaları bundan başka bir gaye için değildir.”


Geceler uzuyor; yatsı namazlarını erkenden kılmaya başlayanların zamanı bu zaman. Bir de sabah namazını kaçırmamaya başlayanların. Denizler hâla sıcak, gezintilerimiz sonbaharın serinliğini alıp getiriyor balık sürülerinden; sonra rüzgarlara emanet ediyor bizleri. Dalgalarla yol alıyoruz, saldığımız yelkenlerimiz olmadan. Dingin bir zaman bu zaman.

Dalgaların insana, insan ruhuna benzeyen yanları var. Derinleşir veya yükselirler, bazen de pürüzsüz bir atlas gibi dingin ve kımıltısız görünürler. Salınımları hayat üretir. Kadın ve erkek de öyledir. Birbirlerine muhtaç olan iki yaratılmış nefs, dalgalar gibidirler. İnsanı dalgaya benzetirseniz, birbirini söndüren ya da dinginleştiren karşı dalgalar diyebilirsiniz kadınla erkeğe… Biri kabarmışsa, diğeri o kabarıklığı alacak, dinginleştirecek şekilde yaratılmıştır.

2 Eylül 2013 Pazartesi

SA387/AS36: Mesele Başörtüsü Değil

“Yumruklarımızla, öfkelerimizle, hakaretlerimizle değil; birlik olmamızla, simgelerimize ve ilkelerimize sahip çıkmamızla izin vermeyeceğiz.”

" At gözlüğüne benzer türban. İki kaş, iki göz, bir burun ve ağzı açık. Bir de eli. 

Artık ivedilikle anlamamız gereken bir gerçek var; mesele başörtüsü değil. Kafamıza vura vura söylüyorlar; anlamıyoruz. Onlar 'Simge' diyerek karşı çıktıklarını söylüyorlar, biz 'Simge değil, inanç gereği' diye açıklamalar yapıyoruz. Bu tiyatro sürüp gidiyor. Bu oyuna “Dur!” demeliyiz.
***
Başörtüsü bir simge dostlar, açıkça anlamaktan kaçınmamız bir işe yaramaz artık. Siz de kabullenin başörtüsü bir simge; bizim/sizin simgemiz, kadınımızın simgesi. Müslüman kadının Müslümanlığının simgesi. Başörtüsünü çıkarttırmak istemelerinin temelinde de bizi simgelerimizden vazgeçirebilme hedefi var. Simgelerimizden vazgeçtiğimiz de, ilkelerimizden de vazgeçebileceğimizi öğrendiler.

SA386/KY1-CÇ46: Yazmak, Sorumlu Olmaktır

 Yazı, yazanı kıyamete kadar bağlar.”


Ekranda kâğıt bana ben kâğıda bakıyorum. Baktığım şey Word belgesi sizin anlayacağınız. Bu hep olur bana. Daktiloda yazarken de aynıydı. Büyük bir iştahla kâğıdı daktiloya yerleştirir, öylece kalırdım.

Boş kâğıt bana ben kâğıda bakardım. Sanki yazı orada fakat üstü örtülüydü. Şimdi de öyle. O örtüyü nasıl sıyırıp atacağımı bulmaya çalışır gibiyim. Yok; Michelangelo (Mikelanjo) vari bir duruş değil bu. Ya da ona özenerek yazmış değilim bu tümceleri.

SA385/AŞ11: Suriye'de ve Mısır'da Belirsizliği Askıya Almak

“Mecnun dans etmeyi bilseydi çöllerde heder olmazdı.”

Suriye’deki vahşetle, Mısır’daki vahşeti aynı anda algılamak ve aynı şekilde değerlendirmek niye bu kadar zor ki? Her iki vahşetin sorumluları da aynı ülkeler değil mi? Kafamızı yoran ve bizi çelişkide bırakan, vicdanımızı askıda tutan belirsizliği yakasından tutup askıya alalım ve düşünelim. Her iki vahşetin sona ermesi için ne yapabiliriz?

Hiçbir şey yapamayız, diye düşünüyoruz hepimiz. Bu kısmen doğru. Ama kısmen de yanlış. Kısmen doğru olan tarafı sıkıca eleyelim şimdi. Mısır’da darbe yapanlar ve darbeye destek verenleri sırayla sayalım. İsrail, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Arabistan, Ürdün, Kuveyt, BAE, Esed ve İran.

1 Eylül 2013 Pazar

SA384/SD58: Zihinsel İşletim Sisteminin Kavranmasına Dair İlk Sistem Simülasyonu

Düşüncelerin Dinamikleri ve Fikirlerin Değişkenleri


Düşüncelerin olgunlaşarak fikirlere dönüşmesi sürecinde, düşüncelerin canlılığını sağlayan ve onları kişilikli birer yapı olan fikirlere dönüştüren dinamiklerin ve değişkenlerin fikirler için taşıdığı anlam, madde'nin bilinen en küçük yapıtaşı olan kuarkların, leptonların, elektronların, protonların ve atomların madde için taşıdığı anlamla aynıdır ve bilgi bu anlam bütünlüğünü sağlayan temel araçtır. 

Düşüncelerin dinamiklerinin her biri kendi varlık bilgileriyle- genetik/yapısal bilgi- donanmıştır; bununla birlikte düşüncelerin dinamiklerinin birbiriyle ilişkilerinde gerekli olan bilgi, sadece varlıktan gelen bilgi değil, varlık bilgisiyle birlikte kişiye özel edinilmiş/öğrenilmiş olan bilgidir.

SA383/AS35: Gölgenin Kaybedeceği Şey Karanlıktır

“…yüksek yıldızların ışıltılı kılıçlarına esrik bir nefes üflüyor; ötüyor gölgenin karanlığı…”


Gölge, cismin ardında ışığın düşemediği yerdir. Işığın gücü artıkça gölgenin karanlığı azalır; ışık, düşemediği yerin karanlığını azaltır. Biz insanlar buna şeffaflık diyoruz. Şeffaflık artacaksa ışık güçlenmeli… güç dengelenmeli.
***
Her kararsızlık kendisini korumaya meyillidir ve kararsızlık da istikrar ile kendi kararlılığını oluşturur. Gölgenin karanlığı, derin kararsızlığıyla mücehhez kararlılığını korumaya direndikçe de ışıkla gölge büyük bir mücadele içine girer. Gölge kendi karanlığını korumayı kendi varlık sebebi sayar. Işık ise ulaşamadığı gölgenin karanlığını hissedilir olmaktan çıkarmaya azmeder. Şimdi çatışmadan tevellüt eden vakıa, kendi cereyan damarlarında mevcut… heyecanlar ise nefessiz.

Seçkin Deniz Twitter Akışı