31 Aralık 2013 Salı

SA513/AH16: Vatikan’ın Utancı: Madonna Ağlıyor/ Mea Maxima Culpa: Silence in The House of God

Benim Büyük Hatam; Tanrı’nın Evinde Sessizlik


Belgesellerin kanıtlara dayalı kurgularını her zaman ilgi çekici buldum. Her belgesel kendi tezlerini dayatmasına rağmen, bu tezlerin alt şebekelerinde hep kendi tezlerimi ürettim ve bu tezlere uygun kanıtlar buldum.’ Mea Maxima Culpa’yı birkaç ay önce izledim. Yazmak istedim. İlgili araştırmaları yaptım, ancak yazmak için uygun motivasyon zamanları bulamadım. Şu anda yazıyor olmamın da bir tek gerekçesi var. Gelecek zamanın araştırmacıları bu konuya mutlaka ilgi duyacaklar ve maalesef elimizde olanları anlatan Türkçe bir metin yok, onlara hatıra bırakmak için bu metni yazmaya karar verdim. Doğal olarak, bu bir ‘Belgesel’ anlatımından ziyade, belgeselin dayandığı temeli anlamaya yönelik bir çalışma olacak.

29 Aralık 2013 Pazar

SA512/ KY6-SK7: Malvarlığı Sınavı ve Çiller

“Başbakan'ın uluslararası bağlantılı komplo teorileri doğruysa dahi, bu ülkede sivil iradenin, belli yere geldiğini iddia ettiği kesimlere karşı tek silahı şeffaflık olacak. Hukuk olacak.”


1994 yılında Hüsamettin Cindoruk Meclis Başkanı...

Dönemin başbakanı Çiller ile ilgili malvarlığına dair ANAP'ın verdiği araştırma önergesi için Meclis'i olağanüstü toplantıya çağırıyor...

Çiller o dönem yaptığı konuşmasında, "Mücadelemizi yaparken bir dizi çıkar grubunun ayağına basıyoruz" diyor. "Bir dizi çıkar grubunun çıkarlarının kapılarını yüzlerine kapatıyoruz. Çamur atmaya kalkışıyorlar... Çıkar gruplarının sesi varmış, bu boruyu öttürürmüş, öttürsünler." diyor...

Çiller'in bu salvoya ilk tepkisinin Banker Bilo ile ilgili yolsuzluk haberlerinin medyada çıkan hali ile derlenmesini istemek olduğunu aktarıyor, dönemin Başbakanlık müşavirlerinden Mehmet Bican...
‘Terör ile Sınanmak’ isimli kitapta ilgili bölümü okuyorum. Bican, Çiller'in Cindoruk'a dair  son on beş yıla yönelik tarama talimatı verdiğini aktarıyor.

28 Aralık 2013 Cumartesi

SA511/AŞ32: Rüşvet ve Yolsuzluk Romantizmi ya da Cemaatin Türkiye’ye İhaneti

“Siz, ‘Rüşvet ve Yolsuzluk Romantizmi’ yaparken hepimiz ABD ve ortakları tarafından birlikte soyuluyoruz.”

“Benim ülkemin Başbakan'ını yabancılar gönderemez. Demokrasi adına, insaf adına, vicdan adına tertiplere, provokasyonlara fırsat vermemeliyiz.” 
Hüseyin Gülerce, Zaman Gazetesi yazarı, 27.12.2013 Twitter

Hani şu dramatik hayat hikâyelerinden süzülmüş yanık türküler, bol acılı aşk şarkıları var ya şu sıralar aklıma onlar geliyor. Etkili oluyorlar, eğer bir tarafınızda öyle tortular kalmışsa. Rüşvet ve yolsuzlukla ilgili beylik, kuramsal fikirler ileri süren dostları dinlerken de aynı şeyleri hissediyorum. Ben de bu  ruh haline ‘Rüşvet ve Yolsuzluk Romantizm’i demeyi tercih ettim.

Romantizm başa bela, gerçeği görmemizi engelliyor. Türkülere ve şarkılara takılırcasına takılıyoruz kavramların peşine. Hangi kavram kendi kapsamı ve sınırları ile var olmuşsa artık. Aşk gibi yani hadsiz hesapsız bir sınırsızlık içeriyor hâlimiz. Şahsen rüşvet ve yolsuzluk gibi iki sözcüğü bir arada gördüğümde midemi sağlam tutamıyorum, yanına sırtından hançerleme, ihanet, tuzak kurma gibi sık kullanılanlara ekli kavramları almadan bu iki kavramı kullanmak mümkün değil zaten. Rüşvet bizzat yolsuzluktur, hançerlemektir, ihanettir, tuzak kurmaktır.  Hani başka kavrama ne gerek var?

SA510/SD87: "bûseler almalı, billur seslere tamahkâr dudaklardan" /27.04.2007/ 588. patika

...konuşmalı...
...hep konuşmalı...
...sözün ikiyüzlülüğe binmeyen yerinden tutarak...
...içine doluşmayan yalandan uzak...
...lafı güzelliğin içinden berkitip getirmeli, dinginliğe açılan koyda dinlenen seyir gemileri için...
...düşüncelerin gömülüp gittiği yerlerde, sürekli değişen içerikleriyle, ışığın hızı dahi yetişemezken iblis'in fısıltılarına...
...sessizliğe gömülen, sessizliğin derinliklerinde gideceği yerlerin tümüne bakar, geçer; hızla...
...ardı sıra gelip, önü sıra kaçıp giden düşüncelerin, nerelerde günah ayazına, nerelerde sevap vaktine değdiğini bilmeden...
...sözün gittiği yer ile çıkıp gün yüzü göremediği yeri ayırdedip, anlayamayan insan...
...konuşmamalı...

SA509/KY9-NK1: Siz Bir Avuç Korkaksınız!

“İçinde vicdanı da barındırması gereken ahlaksa, öyle değil tuhaf bir şekilde.”


Size bir şeyler anlatmaya yine gücüm yetmeyecek belki. Belki her zaman olduğu gibi gereğinden iki kat fazla bağırmam gerekecek beni duymanız için ve ben bu kez lüzumundan yüz kat fazla bağırmam gerekse bile haykıracağım yüzünüze!

Ve siz beni dinleyeceksiniz şimdi!

Siz ki en fazla bir epigrafı sonuna kadar okumaya dayanabilir, bir reklam spotunu tahammülle dinleyebilirsiniz ancak!

Ama şimdi beni dinleyeceksiniz!

Sonradan görmeliğin verdiği heyecan ve telaşı bir türlü üzerinizden atamamışsınızdır çoğunuz; bir de kitsch eşyalarla dolu evlerinizde adını söyleyemediğiniz yemekler yersiniz.

Sonsuz Ark, Yakında Neşe Kutlutaş'ı Ağırlıyor


Sonsuz Ark, harflere kendi nefesini üflemiş değerli bir ismi, Neşe Kutlutaş'ı, hepimizin kulaklarına değen ya da değmeyen hayatın seslerini kendi süzgecinden geçirirken ağırlayacak ve onu doğurduğu ve büyüttüğü harflerle ağırlamaktan da onur duyacaktır.

Kendisine 'hoş geldin', diyoruz.

Hayırlı olsun.


Sonsuz Ark, 28.12.2013

27 Aralık 2013 Cuma

SA508/ KY5-PT10: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/10: Şahit

-10-
Bodur apar topar çağrılmasına kızmış, hele bir de Murat’ın konağına neredeyse zorla getirilmiş olmasına hepten öfkelenmişti. Uzaktan da olsa o bir Şehreminoğulları mensubuydu, Döngeller de hasmıydı. Bey’in kesin emri olduğunu Turab’tan duymamış olsa Murat’ın kâhyasını düşünmeden atının ayakları altına alır, ağızsız-dilsiz yaşadığı ine postalardı. Niye dayıoğlu Rıfat Bey kendisini Murat’ın ayağına gönderirdi ki? Tebrik edilmesi, ödüllendirilmesi gerekirken bu eza neyin nesiydi?

Bu düşüncelerle Murat ağanın konağına vardı. Murat kapının önünde gayet güler yüzle karşılamış, Bodur’un atının üzengisini tutan kahyasının elinden almış, attan inmesine yardım etmişti.

“Hoş geldin Hamza Ağa.. hoş geldin!” yarım ağızla “Hoş bulduk!” diye cevapladı Hamza.

26 Aralık 2013 Perşembe

SA507/KY6-SK6: Operasyon, Medya ve Dış Güçler...

“Türkiye'nin istikrarı için Erdoğan'ın bu dönemde olası protestolara karşı hassasiyeti ve serin duruşu son derece önemli.”


Herkesin kafasındaki yakın vadeli soru belediye seçimlerinin ahvali... Yolsuzluk soruşturması oylara etki eder mi? Ak Parti tabanında kemikleşmiş oyların bundan etkilenmeyeceği zaten biliniyor. Şimdiye kadar bu tabanın üzerine çıkan oyların sahiplerinde bir kayma olur mu? Konu yolsuzluk ise diğer aday Sarıgül'ün dosyaları kurcalanır mı?

Bu sorulara cevap vermek zor. Dalan'ın kaybettiği son seçim sabahından önce Dalan'ı Sürmeli Otel'in saunasında görenler rahatlığına şaşırdıklarını hatırlıyorlar. Bir gün sonra her şey bambaşka bir şekilde sonuçlanmıştı. Bu nedenle bu tahminler zor. Topbaş'ın hizmetleri Ak Parti'nin tabanı dışından da oy aldı şimdiye kadar. Üzücü Gezi olaylarındaki sessizliği biraz kınandı. Ancak olayların -Başbakan'ın inisiyatifinde yürüdüğü bilindiğinden- sorumlusu olarak görülmedi.

24 Aralık 2013 Salı

SA506/YB16: Gecenin Duvarları / Sınanmış Renkler 16

“Gecenin duvarları zayıftır.”


Kışın geceye sığınan suçlu gündüzün kısa ömründe, yazın uzun ömürlerinin suçları birikmiştir; yazın yerini hemencecik gündüze bırakmaya hazır gecenin suçları da kışın uzun gecelerinde. Gündüz, suçlarının ağırlığını taşıyamadığı için geceye sığınır; oysa gecenin sığınacağı bir gündüz yoktur. Gece, kışın kucaklar gibi yaklaşan gündüzden yazın o yüzden hızlıca kaçar.

Biraz duvarlardan bahsedeceğim bugün; geceden, gündüzden, gecenin duvarlarından. Ve dağlardan. Gündüzün duvarları yoktur, gündüz hiçbir şeyi birbirinden ayırmaz; her şey apaçıktır, vardır... gördüklerinizi fark edersiniz. Ama gece… Gece her şeyi kendi kalın duvarlarının arkasına saklanmaya zorlar. Her şeyi kendi içine hapseder, her şeyin diğer şeylerle ilişkisini keser. Görünmezliğin oluşturduğu yalnızlık, her şeyi ve herkesi görünmez duvarlarla kuşatır. Görmediklerinizi fark edersiniz. Görmedikleriniz, ama var olduğunu bildiğinizde korkuyla titrediğiniz…

23 Aralık 2013 Pazartesi

SA505/SD86: Seçkin Deniz Twitter Günlükleri 15 (26-31 Temmuz 2011)

“Tarih, yazanların değil yorumlayanların toprağıdır.” 



(Lütfen Twitter tweet akış grafiğine göre, aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz)

26-31 Temmuz 2011 (865 Tweet)

31 Temmuz 2011
4272. İnternet Andıcında paşaların birbirini suçlaması anlamsızdır; hepsi cezalandırılacaktır.

31 Temmuz 2011
4271. Ancak… Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez, yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz

31 Temmuz 2011
4270. Ancak emrin yerine getirilmesinden doğacak sorumluluk emri verene aittir

31 Temmuz 2011
4269. Amir emrinde ısrar eder ve bu emri yazı ile yenilerse, memur bu emri yapmaya mecburdur.

20 Aralık 2013 Cuma

SA504/SD85: 17 Aralık Operasyonu ve Tüsiad'ın Demokrasisi: Plütokrasi

"Küçük balıklar büyük balıklar içindir." 
İnsan Balığının Hâzin Öyküsü
TÜSİAD Basın Açıklaması, 20 Aralık. 2013 Cuma
"17 Aralık 2013 gününden bu yana gündemdeki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları vahim bir tablo ortaya koymaktadır. Bu iddialar yargı sürecinde ele alınırken, bu süreci gölgeleyecek eylem ve söylemlerden kaçınılması, yargı bağımsızlığına ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kalınması gereklidir. Kimsenin kişilik hakkının zedelenmemesi, daha önce bazı büyük davalarda gözlenen ve kişilerin mağduriyetine yol açan hataların tekrarlanmaması ve tüm sürecin hukukun üstünlüğüne olan güvenimizi destekleyecek şekilde gerçekleşmesi beklentimizdir.''
Dürüstlük abidesi(!) TÜSİAD'ın rüşvet ve yolsuzluk operasyonu için yaptığı basın açıklaması hatırına yeniden...

Türkiye'de ve Dünya'da zenginlerin ekonomik, siyasî ve ahlakî davranış kalıplarının analizini yapmak, bunu bilimsel alanlarda işlemek, sentezlemek ve sonuçları yüksek/duyulabilir bir sesle paylaşmak; yani kısaca onları eleştirmek Yüce Yaratıcı'yı eleştirmekten daha zordur. Zenginler, Yaratıcı'nın aksine, kendilerini eleştiren münasebetsizlerin (!) hayat damarlarını acımasızca ve geciktirmeden hemen keserler. Bu yüksek risk dolayısıyla, eli kalem tutanların çoğu, konu zenginler olunca "karınlarından" konuşmayı tercih ederler. Duyulamayan sesler de, ancak zenginlerin diledikleri zaman diliminde ve köhnemiş bir haldeyken duyulabilir olurlar. Karl Marx'ın Das Kapital'i, yazıldığı 19. yüzyıldan 1989 yılına kadar yasak yayın olmaktan sırf bu sebeple kurtulamadı. Sosyalizm tarihsel bir "iflâs" yaşamasaydı; söz konusu bu kitap, kapitalist ülkelerin üniversitelerinde kullanılabilecek bir iktisat belgesi olma özelliğine ulaşamayacaktı.

19 Aralık 2013 Perşembe

SA503/AŞ31: Hakikat Hainleri ya da Yolsuzluk Çamurundan Hakikat Heykelleri Yapmak

“Hiç kimse yolsuzluk çamurundan hakikat heykelleri yapamaz. Hiç kimse yolsuzlukları kendi ihanetinin gerekçesi sayamaz.”

“Muhterem Fethullah Gülen'in bu soruşturmalar ve bunları yürüten kamu görevlileriyle en küçük bir ilgi ve bilgisi bulunmamaktadır.” 
Orhan Erdemli, Fethullah Gülen’in avukatı.

Bir hakikat hainin kendisini nasıl savunduğunu öğrenmek istiyorsanız yargılama sonucunda ölüme mahkum edilen Sokrates’in öğrencisi Platon’un yazdığı Sokrates'in Savunması (Apología Sokrátus)’ndaki Meletos’u dinleyin. İsterseniz daha yakına gidin, mahallenizdeki meşhur bir yalancının yanına oturun, biraz sohbet edin. Eğer hakikat haini iseniz aynaya bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

Ben bir türlü beceremedim bu ustalığı ve hep direndim; direndiğim için de hainler bana pek güvenmezler onlara ortak olmayacağımı bildikleri için. Hainin dostu da haindir çünkü.

17 Aralık 2013 Salı

SA502/SD84: "hiddetin, kulaksız ve kulpsuz nöbetleri" /07.05.2007/ 589. patika

...zamanın her parçası farkında olduğun diğer parçaların tümüne açıyorsa kapılarını...
...gecen, gündüzün...
...insanlığın geçmişinden ve geleceğinden uzanıp gelen her gerçeğin yakana yapışmasına şâhit oluyorsa...
...ölmüşlerin yapıp ettiklerinden sana, senin payına düşenler senden sonrakilerin istikbâline kastediyorsa...
...vaktin dardır, dostum; darlığın ne menem bir illet olduğunu bilmesen bile...
...ey, akıl!...
...zihinlerin tümüne tünemiş olanı, seçebil!...
...aklın, gerçeğe el verdiğini sananlar ve hakkı savunanlar dahi, birilerinin dürdüğü, binbir ihtimâmla işlenmiş o kağıt tomarlarının emirlerine kayıtsız âmâdeler...

16 Aralık 2013 Pazartesi

SA501/MEY27: Evlat Acısı

“Yüzyıllık stres, şimdi acıta acıta, öldüre öldüre çıkıyordu yüzeye.”


Beyaz plastik eldivenli iki kişi, biri kadın biri erkek, karı-koca, erkek doktor, kadın hemşire, kilit parke taşlarının üzerinde sere serpe yatan genç kızın bedenine hamle yapıyorlar durmaksızın. Kadın, elinde serum, bizim kapıcı kadına “Kaldır!” diyor bağıran, telaşlı bir sesle. “Yukarı kaldır, pompala!” Erkek, genç kızın yüzüne bir bez sermiş, ona suni teneffüs yaptırıyor, sonra ara veriyor, kalbini pompalıyor usta hareketlerle.

Anlamsız gözlerle bakıyordum olanlara.  Olmayan bir şey izliyormuşum gibi, gerçek değilmiş gibi geliyordu bana. Etrafa baktım, bahçe duvarlarının üzerinde birer ikişer insan kafası görünmeye başladı. Hızla çoğalıyordu bakan gözler, ne çabuk toplandılar, ne çabuk duyuldu bu sessiz çaba?

15 Aralık 2013 Pazar

SA500/SD83: Çelik Çekirdek ya da Çelik Örümcek

 Okur’un, kitabı okuduktan sonra kafasında somut bir ‘Çelik Çekirdek’ imajı oluşamamıştır. 

Fotoğraf: Timaş
Herhangi bir örtülü gerçek ile bu örtülü gerçekten yansıyanlar arasındaki birebir eşleme, yansımaları analiz edenlerin ilgili gerçeğe dair muktesabâtına ve zihinsel işletim sisteminin analitik yapısına sıkı sıkıya bağlıdır. Bununla birlikte yansıma analizcilerinin karşılaşacakları birkaç problem daha vardır. Manipülasyonlar ve örtülü gerçekten çıkar elde edenlerin ürettiği hukukî, meslekî ve psikososyal engeller.

Merak burgularıyla dürttükleri örtülü gerçeğe yaklaşırken söz konusu problemlerin hemen hepsi, analizcilerin algılarını saptırmak, irâdî seçiciliklerini azaltmak ve böylece gerçeğe yaklaştıklarını sanmalarını sağlamak gibi sonuca doğrudan ve dolaylı olarak etki eden bir yapıya sahiptirler. Özellikle sarmal gizli yapılar, kökleri tarihin derinliklerine kadar uzanan ezoterik çıkar mekanizmaları, kurdukları çok katmanlı güvenlik alanlarına yaklaşılmasına izin vermemek için ölümlü müdahaleleri sıklıkla kullanırlar. Güvenlik önlemlerine rağmen örtülü gerçeğe yaklaşan analizci öldürülür. Bu son, gizli sarmal yapıların yetkisiz olduğu alanlarına merak salan sistem içi üyeler için de değişmez.

14 Aralık 2013 Cumartesi

SA499/AS45: Somalili Korsanlar, Ucuz Kitap, DVD-CD Film, Müzik, Kul Hakkı ve Sorgu

"Devler tepişirken, çimenler yeşil kalsın!" 
Alper Selçuk


Somalili Korsanlar Kızıldeniz'de cirit attığından beri, geçmişte de sık sık sorgulanan bir konu hakkında yazmak ve Korsan Kitap, Korsan Film, Korsan Müzik CD-DVD'leri gibi haksızlık ve kanunsuzluk çağrıştıran ve düşünen okuyan, izleyen, dinleyen herkesin, farkındalık diriliğiyle zihnini her seferinde Kul Hakkı manipülasyonuna mahkûm eden, bu kitaplardan, CD ve DVD'lerden aldıkları için paralarını ödedikleri halde kendilerini suçlu hisseden kişileri ve kendimi -almış olsam da olmasam da- yeni bir sorguya davet etmek istiyorum. Başlıkta kullandığım gibi, söz konusu materyaller için de bundan sonra 'Korsan' yerine 'Ucuz' sıfatının kullanıma sokulmasını teklif ediyorum.
***
Sen tüketici kardeşim, gel otur sorgulayalım. Ama önce bir durum tesbiti yapalım beraberce... Bir Kitabevi'ne giriyorsun, kitap seçiyor ve onu almak istiyorsun. Kitabın fiyatını satıcıya soruyorsun, hatta pazarlık ederek indirim yaptırmaya çalışıyor ve sonunda satıcının senden istediği bedeli ödeyip kitabını alıp gidiyorsun. Kitabı alırken de kitabın arkasındaki bandrolün parlak yüzeyinde gezinen 'Devlet Onayı'nı, 'Kitabevi'nin 'Vergi Levhâsı'nı, 'Resmî' olarak kabul edilen bir 'İşyeri'nin 'Yazarkasası'nı -kredi kartıyla aldıysan sana fiş de veriyorlar-  ve bunların yanında kitabın basılırken yazılmış etiketini de görüyorsun. Kitap 24 YTL ise sen onu etiket fiyatından değil de 4-5 YTL'ye almışsan (ki; bu fiilen yaşanılandır, Alper Selçuk), Korsan bir eser aldığının farkında olarak bir hırsız gibi saklana saklana kitabevinden uzaklaşıyorsun.

SA498/ KY6-SK5: Ukrayna’da Rusya mı AB mi Kazanır?

“Ukrayna'yı hangi güç kontrol edecek?”

(Fotoğraf Zete)
Ukrayna'nın ekonomisini toparlamak için 18 milyar dolar yardıma ihtiyacı var...  Bu paranın bir kısmı Rusya'ya olan doğal gaz borcuna gidecek... Ukrayna bu yardımı Brüksel'in istediği bazı yasal değişiklikler taahhüdü ile Avrupa Birliği’nden mi yoksa Rusya’dan mı alacak? Kriz içinde olduğu her fırsatta yazılan Avrupa'da bu para var mı peki?

İşte Ukrayna'da 2015'de yeniden seçilmeyi uman Devlet başkanı Yanukaviç'in istifasını isteyenlerin sokağa çıkma hikayesi burada ivme kazandı. Yanukoviç bir yıl önce, 29 Kasım'da, Avrupa Birliği ile çeşitli ortaklık ve serbest ticaret anlaşmaları imzalayacağına söz vermişti. Ancak tam üyeliğin gündeme gelmemesi ile bu kararı uygulamaktan vazgeçerek Rusya ile görüşmelerde bulundu. Putin ile Cuma günü Soçi'de buluşmasında bir gümrük birliği anlaşması yapıldığı haberleri alınınca 'Avrupa Birliği standartlarına kavuşmak isteyen' halk pazar günü Kiev'de bağımsızlık meydanına döküldü. Gösterilerde Amerika ve batı destekli bilinen 2004 turuncu devriminde yaşanmayan güvenlik önlemleri ve gözaltılar dikkat çekti.

12 Aralık 2013 Perşembe

SA497/AŞ30: Sayısız Şapkalı Düşünme Tekniği: Abdulkadir Molla, Fethullah Gülen, Fehmi Koru, Dan Hautz ve AP’da Cinsel Eğitim Tartışmaları

“Kaybettiğimiz değerler, kökümüzü kurutacak gibi görünüyor.”


İnsanlar doğar ve ölür; doğum ve ölüm arasında geçen süreye hayat deniyor. Bireyden aileye, aileden topluma, toplumdan devlete ve devletten uluslar arası ilişkilere kadar her şey simetrik ya da asimetrik varlığıyla o hayatın içine dâhil olur.  Hayat herkes için tek kişilik değildir ve bu yüzden her şey hiçbir zaman bizzat kendisi tek başına kendisi değildir. Başlıktaki dört isim; Abdulkadir Molla, Fethullah Gülen, Fehmi Koru ve Dan Hautz hayatın içinden birileri. Yaşadıkları ve yaşattıkları ile kendilerinden dışarıya taşan ve taştıkları yerlerden içeriye doğru bir şeyler taşıyan sayısız isimden bir günün gündemine düşen isimlerden sadece dört tanesi…

Bu dört isimden ilk ikisini artık dünya tanıyor, diğer ikisinin ise olgular ve olaylar arasındaki ilişkileri kuran ve yorumlayan sesleri önemli… Çok fazla değil, biraz, birazdan daha fazla biraz anlamak için bir araya getirdiğim bu dört ismin hikâyelerinden sonra Avrupa parlamentosunda bugün oylanan ve muhafazakârlarla Hıristiyan demokratların oyları ile reddedilen cinsel eğitim teklifinin içine yedirilmiş ahlaksızlık eğitimini başlığa zincirledim.

11 Aralık 2013 Çarşamba

SA496/KY6-SK4: Sevdiklerinizi Ölmeden Sevin...

Değerli konuk yazarımız Serra Karaçam'a sabırlar ve başsağlığı, merhum dedesine de Allah'tan rahmet diliyoruz.
Sonsuz Ark


“Kızımla yapayalnız kalmış gibiyim... Ne garip. Daha birçok yakınım var oysa. Ama bu ilk kaybım hayatta…”

Dedemin, gusülhanede nakil aracından indireceğimiz sırada tabutuna omuz veren aile, kendi cenazesini bayrağa sarmıştı... taş gibiydiler, gururluydular; askerdi belki kaybettikleri yakınları.

Ne yapacağım dedim şimdi... Tabutu  bayrağa sarmak  veya ayete sarmak... Bu kararı nasıl veririz, bayrak da onun için önemliydi ayet de... Birini seçmek ise benim için zordu, ancak ayet öbür tarafa göçen bir müslüman için daha önemli olsa gerek dedim ve ayetli örtüye karar verdik... Bayrak daha dünyevi dedim.

SA495/SD82: "dindarlık kılıcı" /11.05.2007/ 590. patika

...dindarlık, sonradan üretilen bir kavram...
...değil mi?...
...bilhassa insanları tasnif etmek ve bölerek kışkırtmak için...
...dindar, kendi dininin gereklerini yerine getiren kişi midir?...
...mesela bir ateist, dindar -bilhassa sofu, aşırı dindar- olamaz mı?...
...kendi inanç sisteminin gereklerini harfiyyen yerine getirirken, büründüğü kılık dindarlık değil midir?...
...ateist dindar değildir, olamaz derseniz, bir dine mensup olmak da dindarlık olamaz, derler...
...dinin vecibelerini yerine getirenle getirmeyen arasındaki eylemsel fark, irâdî ve zihnî durumlarla ilişkilendirilirken, tasnifçi imkânsızı deneyecektir, kendince...
...dindarı sınıflandıramayacaktır; tesbit yapamayacağı için...
...vecibelerle meşgul olana da "dindar", diyemeyecek, meşgul olmayana da...

10 Aralık 2013 Salı

SA494/KY8-DY1: Bir Kitabın Direnişi: ‘Kır Zincirlerini Mavi Marmara’

“Dilek Yaraş’ın 'Kır Zincirlerini Mavi Marmara' adlı kitabı uzun mücadelelerin sonucunda 2012 yılının Aralık ayında yayınlanmıştır. Mavi Marmara olayının 2 yıllık sürecini her yönüyle belgeleyen kitabın “3 yıllık süreci kapsayan” genişletilmiş 2. baskısı 2013 yılının Aralık ayında çıkmıştır.”


Bu kitap niye bu kadar gecikti?

İyi insanları diğer iyi insanlara anlatma niyetiyle çıktığım bu yolculuğun ilk adımını atalı iki yıl olmak üzere. Şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitap, Mavi Marmara olayının birinci yıl dönümünde yayına hazır durumdaydı aslında.

Ama Mavi Marmara konusu o kadar netameliydi ki iletişime geçtiğim hiçbir yayınevi basmaya cesaret edemiyordu. Dahası, ben de biraz haddimi aşarak görüştüğüm herkese sorulmayacak soruları sormuş(!),  bu sorulara aldığım çarpıcı cevapları da araştırma ve gözlemlerimle desteklemiştim.

8 Aralık 2013 Pazar

SA493/ME26: Psikolojik Tâciz

“Hayat alıştırıldığı gibi devam edecekti.”


Gözlerindeki yılgınlık, kurak, ıssız çöllerde yaşadığı tedirginlikleri birer birer def etmiş bir adamın öfkesini taşıyordu. Yumuşak deri koltuğa yayılmıştı, kolları bedeninin iki yanından sarkıyordu ve bacakları, belini geriye itmiş iskeletinin kontrolünden çıkmış gibiydi.

Psikoterapist doktor, uzun süre onun konuşmasını bekledi, biraz öne eğilerek oturduğu arkalıksız sandalyede. Hastasının tam karşısına oturmuş, sağ bacağını sol bacağının üstüne atmış, sağ dirseğini sağ dizine ve avuç içini çenesini ve sağ yanağını kavrayacak şekilde yüzüne dayamıştı. Arkalıksız sandalyede oturmak, hastasının karşısında savunmasız, desteksiz görünmek için yaptığı görsel algı yönetimi tekniğinden fırlamış bir tercihti. Amacı da buydu; hastasını savunmasız görünerek saldırganlaştıracaktı.

2 Aralık 2013 Pazartesi

SA492/KY7-NY7: "My Name İs Khan"- Benim Adım Khan/ İslamofobi Vahşeti

“Benim adım Khan ve ben terörist değilim!”


Film otizmin davranışsal türevi aspergel hastalığı olan bir adamın “New York’taki 11 Eylül 2001 tarihli uçak saldırıları sonrası başından geçen olayların” batıdaki “İSLAMOFOBİ“ teması üzerinden anlatıldığı bir film..…

Aspergel hastalığından muzdarip olan şahısların, sosyal iletişim becerileri otizm kadar kapalı olmasa da duygularını sözlü olarak ifade edemeyen, ilişkilerinde gözle temastan kaçınan ve davranışlarını aklından geçtiği her şekilde yönlendiren kişiler olduğunu öğreniyoruz.

Filmin temasının başlangıç, gelişme ve sonuç bölümlerinin iç içe işlenmesi, akışına seyri keyifli ve dinamik hale getiren bir anlatım ve görsellik katmış.

SA491/AŞ29: Fethullah Gülen'in Psikolojisi: Gayretullah’tan Tedricen Ma’şerî Vicdan’a

“İnsanların katına inmeniz inşallah hayırlara vesile olur; sizi aramızda görmemiz de mümkün olur.”


Birkaç kez yazmaya yeltendim, sonra vazgeçtim. Elim bir türlü yazmak için tuşlara gitmiyordu. Kaçıncı cemaat yazısı, kaçıncı dost uyarısı? Kimin umurunda ki? Cemaat her şeyi biliyor, tüm stratejik hesaplar kader levhasından semboller hâlinde Gülen’e görünüyor. O da tedrici olarak şakirdlerine duyuruyor. Beni kim umursayacak? Ben, sen, o ve diğer Müslümanlar ne bilebilir ki?

Bakıyorum, benim gibi davranan binlerce insan var, hadi binlerce demeyeyim milyonlarca olsun.  Hepimiz birdenbire tuttuğumuz nefesleri saldık, Gülen’in, cemaatin birbirini tutmayan sözlerini, davranışlarını onlar tescilli İslam karşıtlarıyla kol kola girerken tahlil etmeye başladık. Sözlerini esirgemiyorlar, en küçük bir eleştiriye hakaretlerle cevap veriyorlardı. Partili değildik, hakkın yanındaydık, falan; cemaat takar mı? Onların istediği gibi düşünmüyorsan, davranmıyorsan işin bitmiş, kardeşliğin falan hikâye.

29 Kasım 2013 Cuma

SA490/DT22: İçimde Haykıran Kırlangıçlar

“İçim haykıran kırlangıç kuşlarıyla dolu. Karanlık, gri gökte, fırtınada savrulan kırlangıçlardı onlar.”


Çâresiz kalmak nasıl bir şey, çâresiz kalmayan bunu anlamaz. Seçeneksiz olmak, kurumuş imkânlarla baş başa kalmak; duvarlara, gökyüzüne, ağaçlara ve insanlara umutla bakmak demek.  Parktaki çeşmenin yalağına bakıp duran ve bir ileri bir geri yürüyen, ama çeşmeden uzaklaşamayan dişi köpeği gördüğümde, susadığını ve yalakta su kalmadığını anlamıştım; galiba hamileydi ya da enikleri vardı ki sütle ağırlaşmıştı memeleri.


Bizim evin Küçük Bey’i de yanımdaydı, yürüyorduk. Ona köpeği gösterdim, susamış olduğunu anlattım. Çeşmeye doğru yürüdük, musluğu açacaktık. Parkta bizden başka kimse de yoktu. Çeşmenin yanına vardığımızda bir de erkek köpek gördük; yere uzanmış bir halde bekliyordu, dişi köpeğin biraz uzağında.

SA489/SD81: "en çelik asker" /11.05.2007/ 591. patika


...insanın en iyi bildiği kişi, kendisidir...
...bunda kuşku yok...
...zaten sorun, bu kesinlikten kaynaklanıyor...
...insan, kendisini iyi tanıdığı için başkalarını gördüğünde hemen mukayese yapabiliyor...
...ancak heyhat; karşısındakini tanımadığını unuttuğu için, onu kendisi gibi sanıp sınıyor...
...sonra, o kaçınılası vahim vakalar zinciri boşanıyor, birden...
...başkasını sınaya sınaya, sandıklarının hayâl olduğunu fark ediyor...
...içindeki gece, korkunç bir hızla bastırıyor...
...karanlıklarda fırtınalar kopuyor ve...
...ve kişi, başkasının kendisinden farklı olduğunu fark ediyor...
...kişilikler ve karakterler ile bilgi ve bilgi izdüşümleri arasındaki farkların, basamaklarla ayrıldığını öğreniyor...
...ona aşağıdan baktığını anlıyor...

28 Kasım 2013 Perşembe

SA488/ KY5-PT9: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman-1/9: Keyif Kahvesi

-9-
Çopur, sabahın ilk ışıklarıyla kan revan içinde Bey'in konağına varmıştı. Sağ gözü kapanmış sol gözü de kanla dolmuştu. Etrafı zar zor seçiyordu. Maiyetindeki diğer kişiler de kendisi gibiydi. Onlar evlerine gitmiş, Çopur olan biteni anlatmak için konağa gelmişti. Şeref Bey’in gözdesi ödlek oğlan korkudan ödü patlamış boylu boyunca dereye uzanmıştı.

Eşkıya onlar toparlanırken aniden bastırmıştı. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Sarhoş iki asker tepelerine binen adamlara ana-avrat küfretmiş dayağı yiyince ancak uyanıp sus-pus olmuşlardı. Subaşı kendisine hamle eden cılız birini altına almış bu zaferle de bir nara atmıştı. Hatasını geç fark etmişti.

27 Kasım 2013 Çarşamba

SA487KY7-NY6: Yalnızlık

“Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın.”
İsra/22


Sözlükte; kimsesizlik, kimsenin bulunmama durumu, ıssızlık, tenhalık diye geçiştirilmiş olsa da aslında her birimizin farklı tanımlar yüklediği bu kelimeye farklı anlamlar da veririz zihinlerimizde. Her birimizin yüklemiş olduğu bu anlamlar yaşamdan gelen kalıntıların bıraktığı izlerle şekillenir yüreklerde. Gayet sığ bir şekilde hem de...

Sığ diyorum, çünkü yalnızlığı tanımlayan tüm  tarifleri  kısırlaştırdığı yerden açıklayan bir kelime bana göre. Peki sığ ne demekti? Bu kelimenin sözlükteki tarifi üzerinden baktığımızda, kaynaklar ‘derinliği az, dibi yüzeye yakın’ diye okutturuyor onu bizlere.

SA486/ÂA25: 21. Yüzyıl Kart Dağılımında Barzani Etkisi

“Barzani, bölgedeki ve P5+1’deki bütün liderlerden çok daha fazla deneyime sahip ve bu yüzden aldığı kararlar çok derin nedenlere dayanıyor.”


Tedirgin zamanların arttığı, zirveye ulaştığı bir çağdayız. ABD’nin ‘Yık ve yeniden düzenle ve dilediğin gibi inşa et’ mottosu, 1989’dan sonra partnerleri İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail ve Rusya tarafından ilkesel olarak kabul edildi ve uygulandı. Kukuletalı câniler dünyayı çeyrek asırdır kanla yıkıyorlar. Anlaşılmaz görünen karmaşık ilişkiler ağının belirgin ana damarlarında akan vahşi kan 1919’da Paris’te Avrupa’da, Afrika’da ve Ortadoğuda çizilen sınırların, 2019’da dağıtılmış ve yeniden çizilmiş olarak haritalarda yer almasını istiyor.

Yaşanılan hiçbir şey tesadüf değil. Avrupa basını Ortadoğudaki sınırlarla ilgili kaygılarını sık sık dile getirse de, Avrupalıların kaygıları sınırların değişmesinden değil, değişen sınırların kendi istekleri doğrultusunda yeniden çizilip çizilmemesinden kaynaklı. Suriye, Irak, Lübnan, Arabistan, Ürdün ve Türkiye sınır değişimleri için çalışılan Ortadoğu organları.  Ve kavganın tarafları belli; Türkiye ve P5+1. Daha doğrusu Türkiye ve ABD.

24 Kasım 2013 Pazar

SA485/MEY26: “Tahtayı Açtınız mı Çocuklar?”

“Hiç dinlediniz mi, sevgiyle çağlayan yağmurun sesine karışmış olan, sevgiyle ışıldayan bir insan sesini?”


Dışarıda güzel bir yağmur var. Neredeyse iki aydır sesini duymamıştık, özlemişiz. Ve ben oturmuş yağmurun sesini dinleyen ve bir yazı yazan bir öğretmen olarak, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü masalına dair yazmak istemiyorum. Yağmurun tadı, karşılığı ödenerek çıkarılır diye düşünüyorum. Yağmura ondan hoşnut olduğumuzu belli edersek karşılığını öderiz, diyorum. Rahmettir çünkü… Hem bedenimize hem ruhumuza.

Yağmur yağar, hiç kimse karışmasa bile yağdığı yere bereket verir, dirlik verir, hayat verir. Ama karışır insanlar, onu yönetmeye kalkarlar. Onun Allah tarafından üretildiğini ve yağdırıldığını unutarak, diledikleri zaman yağdırmak ve durdurmak üzere onu terbiye etmek isterler. Başarabilirler mi? Hayır; tabi ki başaramazlar. Çünkü yağmur, insanın hükmedebileceği bir tıynette değildir. Barajlar bile ona hükmedemezler.

23 Kasım 2013 Cumartesi

SA484/SD80: Seçkin Deniz Twitter Günlükleri 14 (21-25 Temmuz 2011)

“Tarih, yazanların değil yorumlayanların toprağıdır.” 

(Lütfen Twitter tweet akış grafiğine göre, aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz)

21-25 Temmuz 2011 (652 Tweet)

25 Temmuz 2011
3407. @_sabbah kafanız karıştığında iblis sizi kışkırtıyordur: "Euzubillahimineşşeytanirracim" deyin. Allah'ın emri bu. Bu en büyük özgürlüktür.

25 Temmuz 2011
3406. @_sabbah Allah'a karşı küstah çocuklarımın olmaması bu hayatta yapabileceğim en onurlu şeydir:)

25 Temmuz 2011
3405. @_sabbah Kaynağım sadece Kur'andır ve sadece Kur'an olmaya devam edecektir!:)

22 Kasım 2013 Cuma

SA483/AŞ28: Kim Kandırdı Seni Ey Cemaat?

“Hem öyle kararlılar ki, hem öyle haklılar ki; sanırsın gökten İsa inmiş; inmiş de onlara görünmüş.”


Türkiye, ‘Minyatür Dünya’ sanki; dünyada olup biten her şeyi Türkiye’nin bir günlük gündeminde bulabiliriz. Elbette bir fark var; her şey anakronik bizde. Siyasetten felsefeye, bilimden filme, ekonomiden ırkçılığa, savaştan barışa, aşktan nefrete, dinden ateizme kadar her şey süzgeçsiz, limitsiz bir acullukla beynimize saldırıyor ya da beynimiz bütün bunların hepsinin aynı anda ana kaynağı. Ve tabi günün sonunda da sırtlan suratlı bir şey olup çıkıyoruz her birimiz.

Bir yığın psikososyolojik analiz yapmaya gerek yok; bu bir toplumsal şizofreni değil, bastırılmış duygular sosyolojisi. Biriktirmişiz, içimizde didik didik etmişiz, biraz özgürlük alanı bulunca da hep bir ağızdan konuşup içimizi döküyoruz ve sonunda sıkıntılarımızı çözüyoruz. Evet; çözüyoruz… Çünkü konuştuktan sonra içimiz rahatlamış bir halde arkamızı dönüp gidiyoruz.

SA482/KY7-NY5: Hayâl ve Gerçek Arasında

“Toprağa yayılmış her çiçeğin rengarenk resmini çizelim evrendeki tüm boşluklara...”


İnsanoğlu diğer tüm canlılar gibi bir yolcu…

Bu yolculuğunun sonsuzluğa uzanan dünya hayatı menzilinde ise bazen bir oyuncu, bazense bir yönetmen… Yaratıcı tarafından kendisine bahşedilen iki temel özelliği var, yolculuk seyrini belirleyen...

Bunlardan  aklıma ilk evvelde gelen; iradesini ve yetilerini kullanabilme hâizliği, bir diğeri ise hayal  gücü kapasitesi...

Hayat sahnesinin rasyonel sandığımız gerçeklikler içinde değişkenlik gösteren bu rollerde, özellikle hayal gücü önemli bir derinliğe sahip…

20 Kasım 2013 Çarşamba

SA481/SD79: "dünün eskiyen içi" /20.05.2007/ 592. patika


...güneş batıp doğuyor ya, dün hiçbir şey olmamış gibi...
...yeniden ışıyor, yerin yüzü...
...canlanıyor, uykuya emanet eller...
...ve sen yeni bir günde, dünkü kadar eksiksiz sanıyorsun her yerini...
...dün yitirdiğin bir parçan yoksa, eğer...
...sürüp gidiyor güneşin dansı, seni rahatsız etmeden...
...bir de, yitirdiklerin varsa, dünde...
...parçan kalmışsa, dünün eskiyen içi'nde...
...yani; dün varken bugün yerinde olmayan parçan varsa, dün yokken bugün var olan derdin var; bilesin...
...çünkü; onlar yer değiştiler...
...sende hiçbir şey eksildiğinde yerini boş bırakmıyor...
...yürüdüğünde itip yerine geçtiğin hava bile, eskisi gitmeden yenisinin gelmeyeceğini fısıldıyor...

18 Kasım 2013 Pazartesi

SA480/AS44: Hikmet ve Sanal-Mekanik Hayatlar

"Perdeleri örenleri suçlamakla varacağımız bir yer yok. Bizi inkârcılardan ayıran çok az şeyimiz var."


New York’ta Kasırga-Hortum Terörü - NYC: Tornado Terror- filmini izlerken zihnimde önceki zamanlardan ve deneyimlerden biriken düşüncelerin birdenbire yumrulaştığını fark ettim. Film, küresel ısınmadan kaynaklanan tepkimeler sonucunda atmosferin çift katmanlı bir konuma geçişi ve bu geçişin New York şehri üzerinde oluşturduğu hortum-kasırga etkileri ile mücadele konsepti içinde kurgulanmış mekanik, kuru bir film. Birkaç kahramanlık ve babalık duygusu dışında hiçbir mekanik olmayan örgüsü bulunmayan bu film’in düşüncelerimde neleri yumrulaştırdığını anlatacağım. Zihnim bu yumru’yu hazmedemedi . Anlatma sebebim belki de bu hazımsızlığın bulaşıcı olmasını istememdi. Ki; bu inanmış bir insan için hazmedilebilecek bir şey değildi; olmamalıydı.
***
Gece’nin dinlenmeye ayrılan kısmından gündüzün çalışmak/öğrenci olmak için parsellenen bölümlerine kadar, yaşayan insanın bir bütün olarak yirmi dört saati vardır. Bu yirmi dört saat -uyumanın bazen ne kadar müşkil bir durum olduğunu düşünürseniz- uyuyan insanı da kapsar. İşte bu yirmi dört saatin tamamında büyük bir ihtimalle hepimiz sanal-mekanik bir gereklilikler zincirinin kurbanları olarak yaşıyoruz. Hayatlarımız işimizle, eğlencemizle ve diğer kaydı sabit isteklerimizle sürüp gidiyor. Günler birbirine ekleniyor ve sanal-mekanik gereklilikler(!) sonucunda doğduğumuz zamandan çok sonra aynı sanal-mekanik gereklilikler koşusunda ölüp gidiyoruz.

SA479/KY7-NY4: Çeçen Fatıma’ya…

“Sahi iki nefeste aynı yakınlıktayken öte âleme, birine bu denli uzak kalmak niye?”


Hayatın bütün sahnelerinde her birimizin ayrı hikâyeleri vardır.

Bu hikâyelerimiz içinde de ayrı duruşlarımız, ayrı tavırlarımız, ayrı mesajlarımız iz bırakırlar geriye.
Zamanın izafiliği içinde salınan sınırlarda kendini bulmuş bu izlerde, hep bir parça kalmıştır yüreklerde, bizden geriye.

Kimimiz hüznün derin sarmalında kalplerde yer edinmiştir; tıpkı her mevsim açan nazenin bir çiçek gibi, kimimiz şen kahkahaların boşluğunda almıştır hiçliklerde yerini.

17 Kasım 2013 Pazar

SA478/AŞ27: Arınç, Rapsodia ve Diyarbakır Düğünü

“Koruma içgüdüsü dedelikten, benlik kaygısı da bencillikten değil dedelikten, onanma ihtiyacı romantikliğinden. Açıklamalar çok canlı ve hareketli, ancak…”

Bülent Arınç’ı ‘Diyarbakır Düğünü’nde canlı yayınlarla izledim. Nikahlar kıyılırken oturduğu koltuktan şahitlerin konuşmalarını dinliyordu. Kamera ekrana onu getiriyordu sık sık. Gözlerinin içi gülüyordu Arınç’ın, dudakları ayrıktı konuşmacıları izlerken. Başbakan Erdoğan konuşurken, Barzani konuşurken hep aynı ‘hoş simâ’ ile ekranda durdu. Mehdi Eker son şahit olarak mikrofonu eline alarak Başbakan’a barış için teşekkür ettiğinde, Arınç’ın gözleri bir anda anlamak için odaklandığı sahneden çekildi, kafasının içinde bir şey ararmış gibi bir sağa, bir sola baktı; sonra ‘hoş sima’sına geri döndü.

Ne olursa olsun nev-i şahsına mahsus biri Bülent Arınç; duygusal, teskin edici ve bu yüzden de biraz ben merkezinden bakmayı seven biri… Elinde değil başka türlü olmak, başlıktaki Rapsodia’nın nedeni de bu. Rapsodia, Antik Yunan’dan, Homeros’tan gelme; klasik ve romantik müzik çağında halk melodi ve motiflerinin etkisiyle bestelenen, hareketli, parlak, canlı, belirli bir karakteri olmayan yapıtlara deniyor. Yani; hareketli, parlak, canlı ve romantik olması onu stabil karakterlere benzetmemize izin vermiyor. Doğal olarak da cezalandırmamıza.

16 Kasım 2013 Cumartesi

SA477/SD78: Bir Vak’â Analizi/ Çözüm Sürecinde İki Rakip; Ak Parti ve Fethullah Gülen Cemaati

“Barışın bedeli ABD’nin ya da bölge ülkelerinin Petrodoları, İngiliz Sterlini, AB Eurosu, Rus Rublesi, İran Riyali ile değil, Müslümanların kanı ile ödendi… artık hesap kapandı.”

Bütün savaşlar yorar; ancak elde edilen zaferler yorgunların kişisel hırsları üzerinden büyümez. Bir zaferin büyümesi için yorgun gâliplerin erdemli ve dirayetli olması vazgeçilmez birer şarttır. Tıpkı mağlupların parçalanmadan yeniden güçlenmeleri için erdemli ve dirayetli olmaları gerektiği gibi. Bugün bana hiç de şaşkınlık vermeyen şeyler yaşanıyor Türkiye’de.

Bir zamanlar Ergenekon Terör Örgütü’nce, asırlık varlıklarına ve egemenliklerine tehdit olarak görülen Ak Parti ve Gülen Cemaati, süreç boyunca yok edilme planlarına ve çabalarına rağmen dağılmadılar, birbirlerine düşmediler ve Ergenekonu çökerttiler, ama şu anda şimdi hiçbir şekilde reddedilemeyecek derecede kavgalılar.

15 Kasım 2013 Cuma

SA476/ KY5-PT8: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/8: Yaralı Kurt

-8-
Şeref yarenleriyle iyiden iyiye sahoş olmuş, bir yandan kucağına aldığı kadınla oynaşıyor, bir yandan da çengilerin oyunlarına tempo tutuyordu. Sağında kendinden biraz daha ayık olan kadınsı tavırlarıyla dikkat çeken bir oğlan yaldız işlemeli kupayı doldurup Şeref’e uzattı.

Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çadırın zeminini acem halıları süslüyordu. Rengarenk fanuslar içinde yanan mumlar şehvet duygularını kabartıyor, su gibi akan üzüm sularının verdiği güven duygusuyla coşkuları artıyordu. Çadırın önünde ayakta zor duran iki asker güvenliği sağlıyordu güya. Subaşını karşılarında görünce kendilerini toparlamaya çalıştılar. Yılışık tavırlarla selamladılar Subaşı Macit’i.

13 Kasım 2013 Çarşamba

SA475/ME25: “İçimde Şeytan Geziyor”

“Kırmızı maskenin altına düşülmüş bir çift kırmızı dudak, şehvetin siyaseti değil mi?”



Onu dertkesen masasının arkasında yazarken yakaladım. Çokça zamandır, zihninin arka sokaklarında devinen şüpheyi irdeliyordu. Gözlerden ırak bir masal kahramanı gibi, delinmez dağları delmeye çalışıyor, insan ruhunun bilinmeyenleri ile ilgili araştırmalar yapıyordu.

Gölgelerin tam tepesine kondum. Yazısını henüz bitirmişti ve gövdesini geriye doğru sarkıtmıştı; yorgunluktan uyuyakalmış gibiydi. Yazdıklarını okudum. Yazısı eksiksiz olarak şöyleydi:

“Kırmızı parti maskesinin altından görünen kırmızıya boyanmış dudaklar bir kadın kokusunun çarpık ruhuna dokunduğumu anlatıyor. Maskenin gözlerindeki gölgelere dikkat kesiliyorum. Kırmızı bir bolluk ruhun hangi çıkışlarında durur? Neden kızgın kahverengi olmaz maskeler? Neden öyle bakıyor gölgelerdeki renkleri belirsiz gözler? Neden maskeler ve neden kırmızı?

SA474/SD77: "kaçışsız süreç" /30.05.2007/ 593. patika



...düşüncelerin o ser'de durmayan genlerinde ne varsa, onların tümü, insan için alışılmış olan şeyleri daimî kılmayı gerektirecek figürlerle zorlanır...
...hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilen bir göz bile, alışılmış gündeliklerin sürmesini ister, ya...
...gerisi boş...
...insan, bedeninin doğayla ve zamanla girdiği senli benli ilişkilerine söz geçiremeyeceğini biliyor; ama kendine dair şeylerin, çok fazla ve hızla değişmesini istemiyor...
...ruhundaki aynılıkların değişmesine hazırlıklı olsa bile, bedenindeki aynılıkların değişmesine alışamıyor, alışmak istemiyor; daha fazla şeyin, eskidiği için eksileceğinin farkında...

12 Kasım 2013 Salı

SA473/KY7-NY3: İstanbul

“Külliyenin tam göbeğindeki şadırvanın fıskiyesinden dökülen suyun huzur verici sesi alıp götürüyor beni…”


Birazdan akacağım,  İstanbul'a hayat veren, kalbinin attığı en güzide merkezine. Laleli'den başlayan bu kısa yolculuğumda, renk cümbüşü insanlar mozaiğinde bir parça olmaya… Süleymaniye'den seyrine doyumsuz kalacağım güzelliklerini temaşada kaybolmaya.

Karışıyorum ben de turistlerin özgün bakışları arasından Beyazıt’ın cazibeli çekimine. Kayboluyorum aniden, Arnavut kaldırımlı taşları üzerinden, insan çeşitlemelerinin her türünü seyreylediğim Sultanahmet’in tarih kokan camileri, medreseleri, müzeleri, taş binaları ve cumbalı ahşap evlerinin içinden.

11 Kasım 2013 Pazartesi

SA472/PZ19: Sonradan Öğrendim Babasızlığın Ne Olduğunu

“Öyleydi işte o zaman; geçti, geçti, ama deldi de geçti.”


Babamın arkadaşıydı, dükkana gelmişti; onu oturtmuş, ondan bana babamı anlatmasını istemiştim. “Baban rahmetlik mertti, ağzındaki lokmayı çıkarır, dostuna yedirirdi; ceketin yoksa sırtındaki ceketi çıkarır giydirirdi.” demişti. Babamı hayâl meyal hatırlıyordum. Şöyle başını hafifçe sağa yatırarak yürürdü. O da yetim büyümüştü, sahipsizdi. Bir kız kardeşi vardı sadece, yani halam; benim fazladan anam vardı. Seferberliğe gitmiş Ali dedem, sonra haber alınamamış. O yüzden babamı tanıyan kim varsa, onlardan bana babamı anlatmalarını isterdim.

Kebap ikram ettim, çay sonra… bir de gazoz açtım, karşısına oturdum, onu dinledim. Gülümseyerek anlattı, ben de gülümseyerek, özlemle dinledim. Onu uğurlarken bir de yeni bir ceket hediye etmiştim. Yüreğim ferahlamıştı. 70’li seneler.

SA471/SD76: Seçkin Deniz Twitter Günlükleri 13 (16-20 Temmuz 2011)

“Tarih, yazanların değil yorumlayanların toprağıdır.” 

(Lütfen Twitter tweet akış grafiğine göre, aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz)

16-20 Temmuz 2011 ( 276 Tweet)

20 Temmuz 2011
2755. @ersinsaglamer Hakikatle fikir arasında bir ilişki yok muymuş?

20 Temmuz 2011
2754. @nazende_ pek toplum içine çıkmaz:)

20 Temmuz 2011
2753. @nazende_ söylerim:) yahut tanıyorsanız siz söylesenize??

20 Temmuz 2011
2752. @nazende_ a.s bir gün sahnelere çıkacaktır muhtemelen:)

10 Kasım 2013 Pazar

SA470/SD75: Ankara ‘Özel’

“Binaların dili var gerçekten.”


Bir ‘şey’in öncesi olduğu gibi sonrası da var. Ankara’ya gitmeden önce, Ankara’yla ve bu ziyaretle ilgili bir şey yazmak aklıma gelmemişti. Günü birlik bir ziyaretti. Fakat, bu ziyareti ‘özel’ kılan şeyler sığdı yirmi dört saate… Öncesini anlatmayacağım bu ziyaretin, sonrasını da anlatmayacağım; anlatacağım bu ‘özel’ sıfatını hâiz olan şeyler olacak.


Yine otobüs yolculuğu ile giriş yapmalıyım yazıya. On iki saat süren İstanbul yolculuklarım, uzun olsa da bu kadar yorucu olmadı hiçbir zaman. Kitap okudum otobüste, film izledim ve uyudum; ama bu kez altı saatlik bir yolculuktu önümde duran problem; paylaşım sorunu yaşadığım kısacık altı saat.

5 Kasım 2013 Salı

SA469/AŞ26: Zaman Gazetesi’nin Sarı Çiçeği

Bakalım Zaman Gazetesi kendini aşabilecek mi, yoksa reklamla mı yetinecek?


Biraz uzuncaydı reklam; ilk kez izliyordum. Yemyeşil bir bahçede iki adam birer sandalyeye oturmuş ‘Gazete’ başlıklı iki cansız gazete okuyorlar, az sonra bir çiçek çıkıyor aralarında, sarı bir çiçek. Çiçeği paylaşamıyorlar, çit çekiyorlar aralarına, anlaşamıyorlar çiçeğe sahip çıkamadıkça. Kavga ediyorlar, birbirlerine  saldırıyorlar ve nihayetinde sarı çiçek ayaklarının altında ezilip gidiyor. Sonra aynı sahne aynı adamlar, ellerinde birer Zaman Gazetesi, sarı çiçek az geride sapasağlam, mutlu mutlu gülümsüyor, çit yok, kavga yok ve fonda bir Mahsun Kırmızıgül repliği ‘Hepimiz kardeşiz!”; ne güzel.

‘Zaman 27 Yaşında'. İlk çıktığı gün para verip satın aldığım Zaman Gazetesi için bugün bu yazıyı yazıyor olacağım aklıma gelmezdi. Ama yazıyorum; yazmam lâzım diyorum. Reklamın ruhuna aykırı bir ruh geziniyor Zaman Gazetesi’nde. Sarı Çiçek, Zaman’ın çektiği çitin içine almaya çalıştığı bir vesayet hakkı. İktidar üzerinde yürüttüğü mücadele de bu.

Seçkin Deniz Twitter Akışı