29 Kasım 2013 Cuma

SA490/DT22: İçimde Haykıran Kırlangıçlar

“İçim haykıran kırlangıç kuşlarıyla dolu. Karanlık, gri gökte, fırtınada savrulan kırlangıçlardı onlar.”


Çâresiz kalmak nasıl bir şey, çâresiz kalmayan bunu anlamaz. Seçeneksiz olmak, kurumuş imkânlarla baş başa kalmak; duvarlara, gökyüzüne, ağaçlara ve insanlara umutla bakmak demek.  Parktaki çeşmenin yalağına bakıp duran ve bir ileri bir geri yürüyen, ama çeşmeden uzaklaşamayan dişi köpeği gördüğümde, susadığını ve yalakta su kalmadığını anlamıştım; galiba hamileydi ya da enikleri vardı ki sütle ağırlaşmıştı memeleri.


Bizim evin Küçük Bey’i de yanımdaydı, yürüyorduk. Ona köpeği gösterdim, susamış olduğunu anlattım. Çeşmeye doğru yürüdük, musluğu açacaktık. Parkta bizden başka kimse de yoktu. Çeşmenin yanına vardığımızda bir de erkek köpek gördük; yere uzanmış bir halde bekliyordu, dişi köpeğin biraz uzağında.

SA489/SD81: "en çelik asker" /11.05.2007/ 591. patika


...insanın en iyi bildiği kişi, kendisidir...
...bunda kuşku yok...
...zaten sorun, bu kesinlikten kaynaklanıyor...
...insan, kendisini iyi tanıdığı için başkalarını gördüğünde hemen mukayese yapabiliyor...
...ancak heyhat; karşısındakini tanımadığını unuttuğu için, onu kendisi gibi sanıp sınıyor...
...sonra, o kaçınılası vahim vakalar zinciri boşanıyor, birden...
...başkasını sınaya sınaya, sandıklarının hayâl olduğunu fark ediyor...
...içindeki gece, korkunç bir hızla bastırıyor...
...karanlıklarda fırtınalar kopuyor ve...
...ve kişi, başkasının kendisinden farklı olduğunu fark ediyor...
...kişilikler ve karakterler ile bilgi ve bilgi izdüşümleri arasındaki farkların, basamaklarla ayrıldığını öğreniyor...
...ona aşağıdan baktığını anlıyor...

28 Kasım 2013 Perşembe

SA488/ KY5-PT9: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman-1/9: Keyif Kahvesi

-9-
Çopur, sabahın ilk ışıklarıyla kan revan içinde Bey'in konağına varmıştı. Sağ gözü kapanmış sol gözü de kanla dolmuştu. Etrafı zar zor seçiyordu. Maiyetindeki diğer kişiler de kendisi gibiydi. Onlar evlerine gitmiş, Çopur olan biteni anlatmak için konağa gelmişti. Şeref Bey’in gözdesi ödlek oğlan korkudan ödü patlamış boylu boyunca dereye uzanmıştı.

Eşkıya onlar toparlanırken aniden bastırmıştı. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Sarhoş iki asker tepelerine binen adamlara ana-avrat küfretmiş dayağı yiyince ancak uyanıp sus-pus olmuşlardı. Subaşı kendisine hamle eden cılız birini altına almış bu zaferle de bir nara atmıştı. Hatasını geç fark etmişti.

27 Kasım 2013 Çarşamba

SA487KY7-NY6: Yalnızlık

“Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın.”
İsra/22


Sözlükte; kimsesizlik, kimsenin bulunmama durumu, ıssızlık, tenhalık diye geçiştirilmiş olsa da aslında her birimizin farklı tanımlar yüklediği bu kelimeye farklı anlamlar da veririz zihinlerimizde. Her birimizin yüklemiş olduğu bu anlamlar yaşamdan gelen kalıntıların bıraktığı izlerle şekillenir yüreklerde. Gayet sığ bir şekilde hem de...

Sığ diyorum, çünkü yalnızlığı tanımlayan tüm  tarifleri  kısırlaştırdığı yerden açıklayan bir kelime bana göre. Peki sığ ne demekti? Bu kelimenin sözlükteki tarifi üzerinden baktığımızda, kaynaklar ‘derinliği az, dibi yüzeye yakın’ diye okutturuyor onu bizlere.

SA486/ÂA25: 21. Yüzyıl Kart Dağılımında Barzani Etkisi

“Barzani, bölgedeki ve P5+1’deki bütün liderlerden çok daha fazla deneyime sahip ve bu yüzden aldığı kararlar çok derin nedenlere dayanıyor.”


Tedirgin zamanların arttığı, zirveye ulaştığı bir çağdayız. ABD’nin ‘Yık ve yeniden düzenle ve dilediğin gibi inşa et’ mottosu, 1989’dan sonra partnerleri İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail ve Rusya tarafından ilkesel olarak kabul edildi ve uygulandı. Kukuletalı câniler dünyayı çeyrek asırdır kanla yıkıyorlar. Anlaşılmaz görünen karmaşık ilişkiler ağının belirgin ana damarlarında akan vahşi kan 1919’da Paris’te Avrupa’da, Afrika’da ve Ortadoğuda çizilen sınırların, 2019’da dağıtılmış ve yeniden çizilmiş olarak haritalarda yer almasını istiyor.

Yaşanılan hiçbir şey tesadüf değil. Avrupa basını Ortadoğudaki sınırlarla ilgili kaygılarını sık sık dile getirse de, Avrupalıların kaygıları sınırların değişmesinden değil, değişen sınırların kendi istekleri doğrultusunda yeniden çizilip çizilmemesinden kaynaklı. Suriye, Irak, Lübnan, Arabistan, Ürdün ve Türkiye sınır değişimleri için çalışılan Ortadoğu organları.  Ve kavganın tarafları belli; Türkiye ve P5+1. Daha doğrusu Türkiye ve ABD.

24 Kasım 2013 Pazar

SA485/MEY26: “Tahtayı Açtınız mı Çocuklar?”

“Hiç dinlediniz mi, sevgiyle çağlayan yağmurun sesine karışmış olan, sevgiyle ışıldayan bir insan sesini?”


Dışarıda güzel bir yağmur var. Neredeyse iki aydır sesini duymamıştık, özlemişiz. Ve ben oturmuş yağmurun sesini dinleyen ve bir yazı yazan bir öğretmen olarak, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü masalına dair yazmak istemiyorum. Yağmurun tadı, karşılığı ödenerek çıkarılır diye düşünüyorum. Yağmura ondan hoşnut olduğumuzu belli edersek karşılığını öderiz, diyorum. Rahmettir çünkü… Hem bedenimize hem ruhumuza.

Yağmur yağar, hiç kimse karışmasa bile yağdığı yere bereket verir, dirlik verir, hayat verir. Ama karışır insanlar, onu yönetmeye kalkarlar. Onun Allah tarafından üretildiğini ve yağdırıldığını unutarak, diledikleri zaman yağdırmak ve durdurmak üzere onu terbiye etmek isterler. Başarabilirler mi? Hayır; tabi ki başaramazlar. Çünkü yağmur, insanın hükmedebileceği bir tıynette değildir. Barajlar bile ona hükmedemezler.

23 Kasım 2013 Cumartesi

SA484/SD80: Seçkin Deniz Twitter Günlükleri 14 (21-25 Temmuz 2011)

“Tarih, yazanların değil yorumlayanların toprağıdır.” 

(Lütfen Twitter tweet akış grafiğine göre, aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz)

21-25 Temmuz 2011 (652 Tweet)

25 Temmuz 2011
3407. @_sabbah kafanız karıştığında iblis sizi kışkırtıyordur: "Euzubillahimineşşeytanirracim" deyin. Allah'ın emri bu. Bu en büyük özgürlüktür.

25 Temmuz 2011
3406. @_sabbah Allah'a karşı küstah çocuklarımın olmaması bu hayatta yapabileceğim en onurlu şeydir:)

25 Temmuz 2011
3405. @_sabbah Kaynağım sadece Kur'andır ve sadece Kur'an olmaya devam edecektir!:)

22 Kasım 2013 Cuma

SA483/AŞ28: Kim Kandırdı Seni Ey Cemaat?

“Hem öyle kararlılar ki, hem öyle haklılar ki; sanırsın gökten İsa inmiş; inmiş de onlara görünmüş.”


Türkiye, ‘Minyatür Dünya’ sanki; dünyada olup biten her şeyi Türkiye’nin bir günlük gündeminde bulabiliriz. Elbette bir fark var; her şey anakronik bizde. Siyasetten felsefeye, bilimden filme, ekonomiden ırkçılığa, savaştan barışa, aşktan nefrete, dinden ateizme kadar her şey süzgeçsiz, limitsiz bir acullukla beynimize saldırıyor ya da beynimiz bütün bunların hepsinin aynı anda ana kaynağı. Ve tabi günün sonunda da sırtlan suratlı bir şey olup çıkıyoruz her birimiz.

Bir yığın psikososyolojik analiz yapmaya gerek yok; bu bir toplumsal şizofreni değil, bastırılmış duygular sosyolojisi. Biriktirmişiz, içimizde didik didik etmişiz, biraz özgürlük alanı bulunca da hep bir ağızdan konuşup içimizi döküyoruz ve sonunda sıkıntılarımızı çözüyoruz. Evet; çözüyoruz… Çünkü konuştuktan sonra içimiz rahatlamış bir halde arkamızı dönüp gidiyoruz.

SA482/KY7-NY5: Hayâl ve Gerçek Arasında

“Toprağa yayılmış her çiçeğin rengarenk resmini çizelim evrendeki tüm boşluklara...”


İnsanoğlu diğer tüm canlılar gibi bir yolcu…

Bu yolculuğunun sonsuzluğa uzanan dünya hayatı menzilinde ise bazen bir oyuncu, bazense bir yönetmen… Yaratıcı tarafından kendisine bahşedilen iki temel özelliği var, yolculuk seyrini belirleyen...

Bunlardan  aklıma ilk evvelde gelen; iradesini ve yetilerini kullanabilme hâizliği, bir diğeri ise hayal  gücü kapasitesi...

Hayat sahnesinin rasyonel sandığımız gerçeklikler içinde değişkenlik gösteren bu rollerde, özellikle hayal gücü önemli bir derinliğe sahip…

20 Kasım 2013 Çarşamba

SA481/SD79: "dünün eskiyen içi" /20.05.2007/ 592. patika


...güneş batıp doğuyor ya, dün hiçbir şey olmamış gibi...
...yeniden ışıyor, yerin yüzü...
...canlanıyor, uykuya emanet eller...
...ve sen yeni bir günde, dünkü kadar eksiksiz sanıyorsun her yerini...
...dün yitirdiğin bir parçan yoksa, eğer...
...sürüp gidiyor güneşin dansı, seni rahatsız etmeden...
...bir de, yitirdiklerin varsa, dünde...
...parçan kalmışsa, dünün eskiyen içi'nde...
...yani; dün varken bugün yerinde olmayan parçan varsa, dün yokken bugün var olan derdin var; bilesin...
...çünkü; onlar yer değiştiler...
...sende hiçbir şey eksildiğinde yerini boş bırakmıyor...
...yürüdüğünde itip yerine geçtiğin hava bile, eskisi gitmeden yenisinin gelmeyeceğini fısıldıyor...

18 Kasım 2013 Pazartesi

SA480/AS44: Hikmet ve Sanal-Mekanik Hayatlar

"Perdeleri örenleri suçlamakla varacağımız bir yer yok. Bizi inkârcılardan ayıran çok az şeyimiz var."


New York’ta Kasırga-Hortum Terörü - NYC: Tornado Terror- filmini izlerken zihnimde önceki zamanlardan ve deneyimlerden biriken düşüncelerin birdenbire yumrulaştığını fark ettim. Film, küresel ısınmadan kaynaklanan tepkimeler sonucunda atmosferin çift katmanlı bir konuma geçişi ve bu geçişin New York şehri üzerinde oluşturduğu hortum-kasırga etkileri ile mücadele konsepti içinde kurgulanmış mekanik, kuru bir film. Birkaç kahramanlık ve babalık duygusu dışında hiçbir mekanik olmayan örgüsü bulunmayan bu film’in düşüncelerimde neleri yumrulaştırdığını anlatacağım. Zihnim bu yumru’yu hazmedemedi . Anlatma sebebim belki de bu hazımsızlığın bulaşıcı olmasını istememdi. Ki; bu inanmış bir insan için hazmedilebilecek bir şey değildi; olmamalıydı.
***
Gece’nin dinlenmeye ayrılan kısmından gündüzün çalışmak/öğrenci olmak için parsellenen bölümlerine kadar, yaşayan insanın bir bütün olarak yirmi dört saati vardır. Bu yirmi dört saat -uyumanın bazen ne kadar müşkil bir durum olduğunu düşünürseniz- uyuyan insanı da kapsar. İşte bu yirmi dört saatin tamamında büyük bir ihtimalle hepimiz sanal-mekanik bir gereklilikler zincirinin kurbanları olarak yaşıyoruz. Hayatlarımız işimizle, eğlencemizle ve diğer kaydı sabit isteklerimizle sürüp gidiyor. Günler birbirine ekleniyor ve sanal-mekanik gereklilikler(!) sonucunda doğduğumuz zamandan çok sonra aynı sanal-mekanik gereklilikler koşusunda ölüp gidiyoruz.

SA479/KY7-NY4: Çeçen Fatıma’ya…

“Sahi iki nefeste aynı yakınlıktayken öte âleme, birine bu denli uzak kalmak niye?”


Hayatın bütün sahnelerinde her birimizin ayrı hikâyeleri vardır.

Bu hikâyelerimiz içinde de ayrı duruşlarımız, ayrı tavırlarımız, ayrı mesajlarımız iz bırakırlar geriye.
Zamanın izafiliği içinde salınan sınırlarda kendini bulmuş bu izlerde, hep bir parça kalmıştır yüreklerde, bizden geriye.

Kimimiz hüznün derin sarmalında kalplerde yer edinmiştir; tıpkı her mevsim açan nazenin bir çiçek gibi, kimimiz şen kahkahaların boşluğunda almıştır hiçliklerde yerini.

17 Kasım 2013 Pazar

SA478/AŞ27: Arınç, Rapsodia ve Diyarbakır Düğünü

“Koruma içgüdüsü dedelikten, benlik kaygısı da bencillikten değil dedelikten, onanma ihtiyacı romantikliğinden. Açıklamalar çok canlı ve hareketli, ancak…”

Bülent Arınç’ı ‘Diyarbakır Düğünü’nde canlı yayınlarla izledim. Nikahlar kıyılırken oturduğu koltuktan şahitlerin konuşmalarını dinliyordu. Kamera ekrana onu getiriyordu sık sık. Gözlerinin içi gülüyordu Arınç’ın, dudakları ayrıktı konuşmacıları izlerken. Başbakan Erdoğan konuşurken, Barzani konuşurken hep aynı ‘hoş simâ’ ile ekranda durdu. Mehdi Eker son şahit olarak mikrofonu eline alarak Başbakan’a barış için teşekkür ettiğinde, Arınç’ın gözleri bir anda anlamak için odaklandığı sahneden çekildi, kafasının içinde bir şey ararmış gibi bir sağa, bir sola baktı; sonra ‘hoş sima’sına geri döndü.

Ne olursa olsun nev-i şahsına mahsus biri Bülent Arınç; duygusal, teskin edici ve bu yüzden de biraz ben merkezinden bakmayı seven biri… Elinde değil başka türlü olmak, başlıktaki Rapsodia’nın nedeni de bu. Rapsodia, Antik Yunan’dan, Homeros’tan gelme; klasik ve romantik müzik çağında halk melodi ve motiflerinin etkisiyle bestelenen, hareketli, parlak, canlı, belirli bir karakteri olmayan yapıtlara deniyor. Yani; hareketli, parlak, canlı ve romantik olması onu stabil karakterlere benzetmemize izin vermiyor. Doğal olarak da cezalandırmamıza.

16 Kasım 2013 Cumartesi

SA477/SD78: Bir Vak’â Analizi/ Çözüm Sürecinde İki Rakip; Ak Parti ve Fethullah Gülen Cemaati

“Barışın bedeli ABD’nin ya da bölge ülkelerinin Petrodoları, İngiliz Sterlini, AB Eurosu, Rus Rublesi, İran Riyali ile değil, Müslümanların kanı ile ödendi… artık hesap kapandı.”

Bütün savaşlar yorar; ancak elde edilen zaferler yorgunların kişisel hırsları üzerinden büyümez. Bir zaferin büyümesi için yorgun gâliplerin erdemli ve dirayetli olması vazgeçilmez birer şarttır. Tıpkı mağlupların parçalanmadan yeniden güçlenmeleri için erdemli ve dirayetli olmaları gerektiği gibi. Bugün bana hiç de şaşkınlık vermeyen şeyler yaşanıyor Türkiye’de.

Bir zamanlar Ergenekon Terör Örgütü’nce, asırlık varlıklarına ve egemenliklerine tehdit olarak görülen Ak Parti ve Gülen Cemaati, süreç boyunca yok edilme planlarına ve çabalarına rağmen dağılmadılar, birbirlerine düşmediler ve Ergenekonu çökerttiler, ama şu anda şimdi hiçbir şekilde reddedilemeyecek derecede kavgalılar.

15 Kasım 2013 Cuma

SA476/ KY5-PT8: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/8: Yaralı Kurt

-8-
Şeref yarenleriyle iyiden iyiye sahoş olmuş, bir yandan kucağına aldığı kadınla oynaşıyor, bir yandan da çengilerin oyunlarına tempo tutuyordu. Sağında kendinden biraz daha ayık olan kadınsı tavırlarıyla dikkat çeken bir oğlan yaldız işlemeli kupayı doldurup Şeref’e uzattı.

Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çadırın zeminini acem halıları süslüyordu. Rengarenk fanuslar içinde yanan mumlar şehvet duygularını kabartıyor, su gibi akan üzüm sularının verdiği güven duygusuyla coşkuları artıyordu. Çadırın önünde ayakta zor duran iki asker güvenliği sağlıyordu güya. Subaşını karşılarında görünce kendilerini toparlamaya çalıştılar. Yılışık tavırlarla selamladılar Subaşı Macit’i.

13 Kasım 2013 Çarşamba

SA475/ME25: “İçimde Şeytan Geziyor”

“Kırmızı maskenin altına düşülmüş bir çift kırmızı dudak, şehvetin siyaseti değil mi?”



Onu dertkesen masasının arkasında yazarken yakaladım. Çokça zamandır, zihninin arka sokaklarında devinen şüpheyi irdeliyordu. Gözlerden ırak bir masal kahramanı gibi, delinmez dağları delmeye çalışıyor, insan ruhunun bilinmeyenleri ile ilgili araştırmalar yapıyordu.

Gölgelerin tam tepesine kondum. Yazısını henüz bitirmişti ve gövdesini geriye doğru sarkıtmıştı; yorgunluktan uyuyakalmış gibiydi. Yazdıklarını okudum. Yazısı eksiksiz olarak şöyleydi:

“Kırmızı parti maskesinin altından görünen kırmızıya boyanmış dudaklar bir kadın kokusunun çarpık ruhuna dokunduğumu anlatıyor. Maskenin gözlerindeki gölgelere dikkat kesiliyorum. Kırmızı bir bolluk ruhun hangi çıkışlarında durur? Neden kızgın kahverengi olmaz maskeler? Neden öyle bakıyor gölgelerdeki renkleri belirsiz gözler? Neden maskeler ve neden kırmızı?

SA474/SD77: "kaçışsız süreç" /30.05.2007/ 593. patika



...düşüncelerin o ser'de durmayan genlerinde ne varsa, onların tümü, insan için alışılmış olan şeyleri daimî kılmayı gerektirecek figürlerle zorlanır...
...hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilen bir göz bile, alışılmış gündeliklerin sürmesini ister, ya...
...gerisi boş...
...insan, bedeninin doğayla ve zamanla girdiği senli benli ilişkilerine söz geçiremeyeceğini biliyor; ama kendine dair şeylerin, çok fazla ve hızla değişmesini istemiyor...
...ruhundaki aynılıkların değişmesine hazırlıklı olsa bile, bedenindeki aynılıkların değişmesine alışamıyor, alışmak istemiyor; daha fazla şeyin, eskidiği için eksileceğinin farkında...

12 Kasım 2013 Salı

SA473/KY7-NY3: İstanbul

“Külliyenin tam göbeğindeki şadırvanın fıskiyesinden dökülen suyun huzur verici sesi alıp götürüyor beni…”


Birazdan akacağım,  İstanbul'a hayat veren, kalbinin attığı en güzide merkezine. Laleli'den başlayan bu kısa yolculuğumda, renk cümbüşü insanlar mozaiğinde bir parça olmaya… Süleymaniye'den seyrine doyumsuz kalacağım güzelliklerini temaşada kaybolmaya.

Karışıyorum ben de turistlerin özgün bakışları arasından Beyazıt’ın cazibeli çekimine. Kayboluyorum aniden, Arnavut kaldırımlı taşları üzerinden, insan çeşitlemelerinin her türünü seyreylediğim Sultanahmet’in tarih kokan camileri, medreseleri, müzeleri, taş binaları ve cumbalı ahşap evlerinin içinden.

11 Kasım 2013 Pazartesi

SA472/PZ19: Sonradan Öğrendim Babasızlığın Ne Olduğunu

“Öyleydi işte o zaman; geçti, geçti, ama deldi de geçti.”


Babamın arkadaşıydı, dükkana gelmişti; onu oturtmuş, ondan bana babamı anlatmasını istemiştim. “Baban rahmetlik mertti, ağzındaki lokmayı çıkarır, dostuna yedirirdi; ceketin yoksa sırtındaki ceketi çıkarır giydirirdi.” demişti. Babamı hayâl meyal hatırlıyordum. Şöyle başını hafifçe sağa yatırarak yürürdü. O da yetim büyümüştü, sahipsizdi. Bir kız kardeşi vardı sadece, yani halam; benim fazladan anam vardı. Seferberliğe gitmiş Ali dedem, sonra haber alınamamış. O yüzden babamı tanıyan kim varsa, onlardan bana babamı anlatmalarını isterdim.

Kebap ikram ettim, çay sonra… bir de gazoz açtım, karşısına oturdum, onu dinledim. Gülümseyerek anlattı, ben de gülümseyerek, özlemle dinledim. Onu uğurlarken bir de yeni bir ceket hediye etmiştim. Yüreğim ferahlamıştı. 70’li seneler.

SA471/SD76: Seçkin Deniz Twitter Günlükleri 13 (16-20 Temmuz 2011)

“Tarih, yazanların değil yorumlayanların toprağıdır.” 

(Lütfen Twitter tweet akış grafiğine göre, aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz)

16-20 Temmuz 2011 ( 276 Tweet)

20 Temmuz 2011
2755. @ersinsaglamer Hakikatle fikir arasında bir ilişki yok muymuş?

20 Temmuz 2011
2754. @nazende_ pek toplum içine çıkmaz:)

20 Temmuz 2011
2753. @nazende_ söylerim:) yahut tanıyorsanız siz söylesenize??

20 Temmuz 2011
2752. @nazende_ a.s bir gün sahnelere çıkacaktır muhtemelen:)

10 Kasım 2013 Pazar

SA470/SD75: Ankara ‘Özel’

“Binaların dili var gerçekten.”


Bir ‘şey’in öncesi olduğu gibi sonrası da var. Ankara’ya gitmeden önce, Ankara’yla ve bu ziyaretle ilgili bir şey yazmak aklıma gelmemişti. Günü birlik bir ziyaretti. Fakat, bu ziyareti ‘özel’ kılan şeyler sığdı yirmi dört saate… Öncesini anlatmayacağım bu ziyaretin, sonrasını da anlatmayacağım; anlatacağım bu ‘özel’ sıfatını hâiz olan şeyler olacak.


Yine otobüs yolculuğu ile giriş yapmalıyım yazıya. On iki saat süren İstanbul yolculuklarım, uzun olsa da bu kadar yorucu olmadı hiçbir zaman. Kitap okudum otobüste, film izledim ve uyudum; ama bu kez altı saatlik bir yolculuktu önümde duran problem; paylaşım sorunu yaşadığım kısacık altı saat.

5 Kasım 2013 Salı

SA469/AŞ26: Zaman Gazetesi’nin Sarı Çiçeği

Bakalım Zaman Gazetesi kendini aşabilecek mi, yoksa reklamla mı yetinecek?


Biraz uzuncaydı reklam; ilk kez izliyordum. Yemyeşil bir bahçede iki adam birer sandalyeye oturmuş ‘Gazete’ başlıklı iki cansız gazete okuyorlar, az sonra bir çiçek çıkıyor aralarında, sarı bir çiçek. Çiçeği paylaşamıyorlar, çit çekiyorlar aralarına, anlaşamıyorlar çiçeğe sahip çıkamadıkça. Kavga ediyorlar, birbirlerine  saldırıyorlar ve nihayetinde sarı çiçek ayaklarının altında ezilip gidiyor. Sonra aynı sahne aynı adamlar, ellerinde birer Zaman Gazetesi, sarı çiçek az geride sapasağlam, mutlu mutlu gülümsüyor, çit yok, kavga yok ve fonda bir Mahsun Kırmızıgül repliği ‘Hepimiz kardeşiz!”; ne güzel.

‘Zaman 27 Yaşında'. İlk çıktığı gün para verip satın aldığım Zaman Gazetesi için bugün bu yazıyı yazıyor olacağım aklıma gelmezdi. Ama yazıyorum; yazmam lâzım diyorum. Reklamın ruhuna aykırı bir ruh geziniyor Zaman Gazetesi’nde. Sarı Çiçek, Zaman’ın çektiği çitin içine almaya çalıştığı bir vesayet hakkı. İktidar üzerinde yürüttüğü mücadele de bu.

4 Kasım 2013 Pazartesi

SA468/KY7-NY2: Çirkin Fotoğraf

“İşte; bu onların fotoğrafı idi.”


Eski günlerden, lakin insanlık seyrinde hiç eskimeyecek olan günlerden bir anım geldi aklıma ve o anın, günlüklerimin satır aralarında canlandırdığı bir sahne, bir fotoğraf.

Bugünlerden yarınlara ortak iyilikten beslenen umutların, doğruların ve insana dair tüm güzelliklerin herkesçe sahiplenebilmesi adına paylaşmak istedim ben de..

O gün hava bir  başka güzeldi… Sabahın selamını güne yaydığı saatlerden, çıkış saatimize kadar laboratuvarda deney yaptım gün boyu. Tüm derslerimiz laboratuvarda geçse ne güzel olurdu. Ezberlemem gereken bir yığın reaksiyon formülünü düşündükçe laboratuvar dersleri ayrı bir keyif veriyordu bana.

3 Kasım 2013 Pazar

SA467/YB15: Sınanmış Olmanın Onuru / Sınanmış Renkler 15

“Kötü ve çirkin, tüm mevsimlerde nasıl öyleyse, olduğu gibiyse, iyi ve güzel de tüm mevsimlerde, gecede ve gündüzde hep öyledir, olduğu gibidir.”


Gün göğün tepesinden son ışıklarını çekip aldıktan hemen sonra başlayan gece, sabahın ilk ışıklarına yol verene kadar yoruyor insanı. Uzun upuzun bir vakit kalıyor, düşüncelere. Hızla kısalan gündüzler, biraz daha yük hafifletmiş olarak yorgun zamanlardan kaçarcasına çabucak geceye devrediyorlar insanı. Her iyi ve güzel şey gibi, her kötü ve çirkin şey kendi vaktini aşmıyor; ama kendi vaktinin de kıymetini biliyor. Tıpkı gece gibi, tıpkı gündüz gibi…

Uzayan geceler, kısa yaz gecelerinden tahsil edecekleri şeyleri tahsil ediyorlar ve bizler sohbetlerimizi de en çok uzun kış gecelerinde yapıyoruz. Sonbaharın son ayında, biraz daha ağırlaşıyoruz, biraz daha olgunlaşıyoruz. Zaman geçtikçe kendi hazırlıklarını yapan gelecek zaman, acımızı da sevincimizi de taksim taksim içimize işliyor, yine aynı şekilde içimizden çıkarıyor.

SA466/SD74: "boşluk sızlanmaları" /04.06.2007/ 594. patika


...hayat yokuşunu tırmanıp, kendi özgül tepelerine ne zaman vardıklarını fark edemeyenlerin -birden bire girdikleri iniş yolunda- dillerinden fırlayan, ilk anda herkesin hemfikir olup 'kafa sallayacağı 'eylemsizlik ön koşulu olabilecek birçok cümle vardır...
...meselâ, "hayat boş, ne yapsan nâfile!" girizgâhlı cümleleri sarf edenler, bunu duyan yeni yetmelerin ilerideki hayatlarına dair eylemlerin tümünün dibine kibrit suyu döküyorlar...
...onların kulaklarına binen bu mânâsız yük, sıkıştıkları ve ümitlerini yitirdikleri vakitlerde, dillerinden fırlayıp diğer yeni yetmelerin kulaklarına biniyor...
...beceriksizliklerin, yokuş aşağı inenlerin dillerinde sızlanmaya dönüştüğü bu durumda gözlenen düpedüz zavallılıktır...

2 Kasım 2013 Cumartesi

SA465/AS43: Kavramlardaki Şirk/ Örtük Tanrılık İddiası; Yaratmak

Yaratılmış ölümlü, sen yaratamazsın! Kendini Allah'a ortak koşamazsın!


Yaratılmış ölümlü, yaratabilir misin? Buna gücün yeter mi? Ne kadar saygısızca bir iddia! Yaratmak ne, sen nesin? Anlatsana! Nasıl anlatacaksın yaratabileceğini? Yarattığını iddia ettiğin şeyleri mi örnekleyeceksin? “Yarattıklarım, yaratacaklarımın kanıtıdır” mı diyeceksin? Hadi bana bir masal daha anlat, ucu açık kibrinle süslediğin. Hadi gülümset beni, bir grip virüsüne yenilip yataklara düşen sen! Nâz yapmadan anlat, nasıl yaratacaksın?
***
Resimlerinden mi bahsedeceksin? Bahset hadi; bekliyorum. Resimlerindeki en küçük detayı, nasıl oluşturduğunu anlat. Evet, sen tuvaline resmetmeden önce o detay yoktu. Sen çizdin fırçanla; oldu. Yoktu daha önce. Sen tüm detaylarıyla resmini tamamladığında, resim önceden yokken sonradan var oldu. Şimdi sen onu yoktan var etmiş mi oldun? Sen onu yaratmış mı oldun?

1 Kasım 2013 Cuma

SA464/AŞ25: Orta Kast Kavgaları; CHP, Ak Parti, Zafer, Mağlubiyet, Falan…

Yeni Türkiye, eski Türkiye’den çok fazla, taşınmayacak derecede fazla günah yüküyle yaşamak zorunda değil.”


İnsan kalitesinin ne dinden ne de baskın batı kültüründen beslendiği bir toplumda ne olabilir ki? Camilerden derme çatma edinilmiş dinî bilgi, yedeğine atalardan öğrenilmiş ritüelleri alarak ilerliyor, biraz ötede devrik bilgi katarına biraz örgün eğitim kalıntısı, biraz da özentiyle gelen entelektüel kitap, dergi, gazete, televizyon, internet artığı bilgi ekliyor ve böylece orta kast insan tipi çıkıyor ortaya. Türkiye’miz uzunca süredir böyle. Türkiye’mizin ürettiği kurumlar da elbette böyle olacak.

Partileri, siyasetçileri eleştiriyoruz ya; aslında çoğumuz bu orta kast insan tiplerinden oluşmuş yapıları eleştirdiğimizin farkında değiliz. Üst kastın bize benzer hiçbir şeyi yok; dinleri, dilleri, alışkanlıkları bambaşka. Biz ayranla meşgulken, onlar her türlü içkiye dair uzmanlık geliştiriyorlar. Nasıl aynı bakabiliriz ki? Alt kastı da pek umursayan yok. O halde orta kastın birbirine benzeyen karakterleri/tipleri arasındaki kavgaya da alışkın olmamız bundan.

Seçkin Deniz Twitter Akışı