30 Eylül 2012 Pazar

SA70/ME7: Psikoanalitik Çözümleme: Sen/Siz

"Samimiyetlerin içbükey mekânlarına bak. Entelektüel mekânlar, içe bükülen, içte düğümlenen samimiyetlerin yeridir. Sen oradaysan, sana sen denmesinden rahatsız olmuyorsun."


Sana sen mi desek, siz mi? Sen bir tek kişi olduğuna göre, sana, sen dememiz kadar olağan bir şey olamaz. Ama olmuyor. Egolar hareketleniyor. Kasıntı hareketler başlıyor. İşler karışıyor. Dünya’nın sekizinci harikâsı olan sen, kendine siz denmediğinden hareketle kaprisler yapıyorsun. Yap! Sorun değil, problem değil, mesele hiç değil. Kendinle baş başa bırakılacağını da unutma, ama. Sana seni çoğaltarak saygı göstermeyeceğiz. Sana sen diyerek saygı göstereceğiz. Bütünlüğünle var olduğunda seni karşımızda görmek isteyeceğiz. Sen, sana siz denmesini istedikçe sana sen diyeceğiz. Sen denmesini istedikçe de siz. Sen bir tanesin. Biriciksin bak. Sen, sadece sensin.

SA69/AS7: Kitaplar ve Çerçeveler- Çerçeve Savaşları



Raflarında dizili kitaplardan, içlerine türlü türlü desenler, resimler ve insan portreleri sığdırılan metal, ahşap ve plastik çerçevelerden değil, her türden iç içe çerçevenin içine yerleştirilmiş çeşit çeşit kitaplardan bahsedeceğiz. O resmi çizelim önce. İç içe çerçeveler hayal edin ve en içteki küçük çerçeveden başlayarak birer kitap yerleştirin sonraki her büyük çerçevenin boşluklarına. Resminizden hoşnut olduğunuz anda da bu çerçeveleri sona erdirin ve eserinizi inceleyin.

***
Eserinize bakarak, çizdiğiniz kitapların sizin sistem ve düzen algınıza göre ya rastgele ya da hesaplanmış ölçüm aralıklarına göre yerleştirildiğini söyleyeceğim. Bunu siz resminizi çizdikten sonra, onu diğer türdeş resimlerle mukayese ettiğinizde hiç zorlanmadan fark edeceksinizdir eminim. Aynen düşüncelerinizi, işinizi, kıyafetlerinizi, eşinizi, işinizi ve çocuğunuzu mukayese ettiğiniz gibi. İşte bu meselden de görebileceğimiz gibi, çizdiğimiz iç içe çerçevelerin içine yerleştirdiğimiz kitaplar bu çerçeve anlayışına göre yazılmışlardır ve amaçları sizin kafanızdaki çerçevelerin çizilmesini sağlamak, o çerçeveleri bânilerin keyfi kadarınca genişletmek veya daraltmaktır. Birbirini çizen ellerdeki paradoks gibi, siz kitapları çerçeveler içine alırken kitaplarda sizi çerçevelerle sarmalarlar. Adem-Havva ve İblis’ten, Hâbil ve Kabil’den bu yana insanın o kocaman ve derin zihninde, o zihnin sınırlarının çizilmesi ve bu sınırların zabt-u rabt altına alınması için yapılan savaşlar çerçeve savaşlarıdırlar.

29 Eylül 2012 Cumartesi

SA68/MEY6: Gavur'dan Farkımızı da Söylemeli Çağan Irmak


Anneler ve babalar ne kadar büyük bir yük altında ömür tükettiklerini biliyorlar mı acaba? Bugünlerde sık sık bunu düşünüyorum. Yükün farkında olsalar, dünya, daha güzel şeylere şahitlik edecek gibi geliyor bana. Talim ve terbiye ailenin çocuğuna verebileceği en büyük hediyedir.

Çağan Irmak'ın dedesinin gerçek hayat hikayesinden senaryolaştırıp çektiği filmi izledik az evvel. Dedemin İnsanları. Garip bir akış içinde sıcak, sahici ve biraz da soğuk. Göçmen soğuğu bu. Çocukken biz de hissettik. Rakı masaları bize hep uzak göründü. Gerçek hayat hikayelerinin, diyalogların, ilişkilerin insanı derinden çeken tarafı var; hayâli karakterlere benzemeyen her bir karakter insanı alıp çekiyor kendine; tanıdık geldiği için. Tanıdık geldiği için, gözlerimizi günden geriye çekip ıslatıyor.

26 Eylül 2012 Çarşamba

SA67/PZ5: Yarın. Biz Yarın'ı Bilmezdik ki!


Biz, "Yarına Allah kerim!" diyen bir devrin evlâdıyız. Niye demişiz, nasıl demişiz, 21. asrın insanı pek bilmez. Bizim sebeplerimiz vardı; belki de ondandır. Yokluk çektik, günlük ne varsa elimizde onunla idare etmek mecburiyetindeydik. Yarın. Biz yarını bilmezdik ki...

Bir tane ayakkabımız, gömleğimiz, ceketimiz, şalvarımız vardı. Kundura giyen adam zengin adamdı. Kösele taban dediler mi akan sular dururdu. Cuma günleri Çınar'ın altında toplanırdı tüm köylüler. Herkes en yeni ayakkabısını, kıyafetini giyer gelirdi. Kösele taban kundura giyen varsa, kundura ayağından çıkarttırılır; meraklılar tek tek ellerine alır bakar ve ayaklarına giyer denerlerdi. Herkes alamazdı. Halbuki kösele taban ayakkabı salon ayakkabısıymış, yağmurda, karda giyilmezmiş.  Biz ne bilirdik ki.. Köyün çamurunda, taşında delinir giderdi altı; lastik çaktırırdık. Bilenler bilir, tahta topuğunun dört bir yanı, tabanı erimiş ayakkabıların altına  sürekli yeni lastikler çakılır, köşkerler bu işten iyi para kazanırlardı. Zamanla  kıt aklımız gelişince kösele kundurayı alır almaz köşkere götürür,  altına lastik taban taktırırdık.

24 Eylül 2012 Pazartesi

SA66/SD13: Sistem, Kırılmalar, Ayrışma, Yeniden Yapılanma(*)

"Sistemlerin insan nüvesi geliştirilmedikçe, iyileşmeden söz edilemez. Ve hiçbir iyileşme kendi evriminin merdivenlerini basamak basamak tırmanmadan gerçekleşmez."


Kuşlar, Kanatlar ve Özgürlük

Gelişme dikey yukarı ilerlerken yatay tüm doğrusal çizgileri beslemek zorundadır. İnsan unsuru, bu besleme mekanizmasının en önemli değişkenidir. Yatay çizgiler sistemin kılcal damarlarını temsil ederler ve sistemin işleyişi ve geliştirilmesi bu çizgilerdeki verimlilikle doğru orantılı olarak artar.

Sistem yapılanmalarının tümünde piramit yapılanması olduğu varsayılır. Bu yapılanma görsel olarak doğru kabul ediliyor olmasına rağmen, gerçekleşmelere bakıldığında tek tip piramit yapılanmasının insanların ve toplumların doğal yapılarına uygun bir yapılanma olmadığını görmek mümkündür.

22 Eylül 2012 Cumartesi

SA65/ÂA6: Emperyal Ölümün Soğuk Nefesi ABD'nin Ensesinde

Roma İmparatorluğunun bölünmesinin nedenleri arasında sayılan ve aynı zamanda geçmiş tüm imparatorlukların hepsinin sonunu getiren temel nedenler, 2012 yılında geçmiş tüm imparatorluklardan daha güçlü ve hakimiyet alanı en geniş tek imparatorluk olan Amerika Birleşik Devletleri için de geçerli. Paralı askerlerin ayaklanması, valilerin ayaklanması, ekonomik sıkıntılar, savaşların uzaması, Hıristiyan halkın ayaklanması, kavimler göçünden gelen kavimlerin Roma savunmasını çökertmeleri...

ABD'nin bölünme ve yıkılma nedenlerini güncellersek görebileceğiz;
 Filipinler'den Özbekistan'a, Türkiye'den Basra Körfezi'ne, Kuzey denizlerinden Akdeniz'e, Pasifikten, Hint ve Atlantik Okyanusu'na kadar dünyanın 70'ten fazla yerinde askeri üsleri, karakolları bulunan ABD'nin Kore, Vietnam, Irak ve Afganistan savaşlarında öldürülen maaşlı askerlerinin ailelerinin sessiz ve derinden gelen ayaklanmaları, Birleşik Devletler'i oluşturan eyalet valilerinin diğer eyaletlere karşılık borç batağındaki bütçeleri için ayrıcalık istemeleri, 2008'de ağırlaşmaya başlayan ve 2012'de zirveye çıkarak  iki trilyon dolara kadar karşılıksız para basmak zorunda kalan batık ekonomisi ve milyonlarca işsizin Wall Street'i işgal edecek derecede öfkelenmeleri, Afganistan'daki vahşi işgalin uzaması ve artan sayıda ABD askerinin öldürülmesi, Irak'taki rezaletin etkilerinin sürmesi, Müslüman Arapların ayaklanmaları ve göçmen sorunlarının artarak tehlikeli boyutlara ulaşması.

SA64/MA6: Önermeler Mantığı; Akıl Yürütme’de İlkel Zamanlar/ YazıDers 6

Merhaba,

İlginç, tuhaf konsantrasyon yöntemleri vardır. Bazı insanlar, konsantrasyon (Yoğunlaşma, diğer etkenlerden arınarak belirlenmiş olan hedefe bilişsel odaklanma) sorunun çözümünde kendilerine özgü bazı yöntemler bulduklarını düşünürler. Oysa bilinenlerin aksine bulunan yöntem ne kadar kişiye özgü olursa olsun, kişi genel insan formasyonu içerisinde yeni ve farklı bir yöntem geliştirmiş olmaz.


Neden? Her insan farklı olduğu halde neden kendine özgü konsantrasyon yöntemleri geliştiremez? Bu her insanın beslenme-sindirim-boşaltım zinciri gibi temel işlerlik ilkelerine bağlılıkla ilgili basit bir durumdur. Yöntem farklılıkları, kişiye özel genetik yapı ile yine kişiye özel psişik metamorfozlardan doğarlar, ancak yine de kişiye özgülüğün sınırları, genel insan mekaniğinin sınırları ile örtüşmek dışında başka bir durumla/olasılıkla karşılaşamazlar.

19 Eylül 2012 Çarşamba

SA63/IE2: Budala Portakal

"Baharlar kokusuna tutsaktır; yazlar ayrık, yazlar vahşi, yazlar ölüsünü ekşitir... "


Kış günü parlak, ıslak içine rağmen kalın kabuklarıyla iştah açıcı. Sarışın gölgesine değmiş yemyeşil yapraklarının dudakları kıvrık; alay eder gibi eğilmiş başıyla sarkık ve kıkırdak ve neşeli... budala portakal.

Budaladır portakal; portakal budala olamaz diyenlere inat, yüz kez bin kez on bin kez budaladır portakal. Şirin rengine sinen, eskimemiş, dalındaki kokusuna dem konmuş gibi görününce ağız şapırdattıran ekşi limona terstir tabiatı; uysaldır... uzanan her ele limon kadar direnmez; düşüverir... bu yüzden budaladır portakal.

Çürür dalında; koklanmayınca, koparılıp soyulmayınca, soyulup yenilmeyince, sulu tadından tat alınmayınca... ne nar gibi bereketli, dirençli ne de limon gibi kokutmadan çürür yerinde... yaygaraları kapı kapı öteden duyulur, portakal kokusuna hasret kulaklar için. Budaladır portakal; sarışın, kabuklu ve sulu...

16 Eylül 2012 Pazar

SA62/AÇ2: Dershanelerin Eğitsel, Ekonomik, İdeolojik Boyutları ve Toplum

"Dershaneler, ideolojik anlamda merdiven altı enjeksiyon işlemlerinin yapılacağı yerler olmaktan; ancak okulların eğitim kalitesi arttırılarak kurtarılabilir. "



Eğitim, aile, okul ve toplum trigonunda ömür boyu devinen ve içerik olarak çeşitlenen, bireyleri olumlu ya da olumsuz zihinsel dönüşümlerle yoğuran bir süreçtir. Eğitim'in temel amacı da, kurgulanmış sistem algısına göre, bireylerin zihinlerinin nasıl şekilleneceğini planlamak; nesillerin düşünme biçemlerini oluşturmak, neyi, nasıl düşüneceklerini onlara öğreterek müdahale etmektir. Doğal olarak zihinsel müdahalenin gerçekleşmesi için tasarlanmış bir ideolojiye ve realizasyon için de paraya ihtiyaç duyulur.

Resmi ya da özel eğitim kurumlarının örgün/örgün olmayan okul ve dershane olarak tanımlandığı ülkemizde geçmişte yaşanmış olan ve hâlen de devam ettiği açıkça anlaşılan ideolojik çatışmaların, eğitimin eğitsel ve ekonomik profilini olumsuz etkilediğini biliyoruz.

13 Eylül 2012 Perşembe

SA61/AS6: Septisizme Çarşaf Dolayan Menfaatperest Düşünce Haini


Canımı en çok sıkan konulardan biri, herhangi bir düşünce eylemcisinin doğal/organik septisist burnuna insanın asla aslını öğrenemeyeceği konuları dayatmak, bu konulara dair soruları sordurmaktır; sormaya zorlamaktır. Yanlış anlaşılmasın, bilimsel septisizme karşı değilim, kesin bilgiye ulaşana dek şüphe etmeyi aklın işleyişinin bir gereği olarak görmekten vazgeçemem.  Ancak şüphe ederken de, şüphecinin zekâya saygı duymasını beklemek en doğal hakkım.

***
Şüpheci neyi kavrayıp kavrayamayacağını belirleyebilecek bir zekâya sahip olmalıdır, kendi zekâsını aşan konulara dalış takımları olmadan girmemelidir ve girilmesini teşvik etmemelidir. Ben çıkamadım, “hadi buyur sen çık”, diye gencecik şüpheci burunları derin karanlıklara salmamalıdır. Bunu yapıyorsa, onun ruhsal dengesi bozuk bir şaşkın olduğunu söyler ve diğerlerini kışkırtarak, kendisi gibi şaşkınların sayısını taammüden arttırmak ve onların arasında saygın bir yer edinmeye çalışmakla suçlar; onu menfaatperest bir düşünce haini olarak ilan ederim. Bunları söylerken Dogmatizmi savunmuyorum, hatta Dogmatizmin sınırlarını Allah’ın emirlerine/bildirilerine kadar uzatan hastalıklı kafaları da tel’in ediyorum.

Konuk Yazarlık'la İlgili Zarurî Bir Açıklama

Bir süre önce Sonsuz Ark'ta 'Konuk Yazarlık'la ilgili bir duyuru yapmıştık. Duyuru'nun yanlış anlaşılmalara neden olduğunu fark ettik.

Sonsuz Ark'ın 'Konuk Yazarlık' konsepti, kendiliğinden oluşan, katkıda bulunmayı amaçlayan dostça taleplere binaen ortaya konan bir çözüm şekliydi. Sonsuz Ark'ın  'Konuk Yazarlar' konsepti, hiç kimseden yazı talep etmemiştir, etmeyecektir; Sonsuz Ark, kendi bildiği yolda ilerlemeye devam edecektir.

SA60/SD12: Eleştiri ve Siyâsî İktidar


Eleştiri, bir katkıdır; onun olumlu ya da olumsuz olması katkı olması gerçeğini değiştirmez. Olumsuz, yıkıcı/dışlayıcı eleştirinin akla getirdiği hususların tümü karşı değerlendirme ve yeni yorumlarla usta ellerde olumlu bir eleştiri olarak dönüştürülebilir.


Akıllı bir düşmanın eleştirilerinin açıkça "olumsuz" olmaması ile niyetinin olumsuz olması arasında bu tarz bir katkıda bulunmamak ilişkisi vardır. Yine bu tür eleştirilerin de ters determinist yaklaşımlarla olumlu katkıya dönüştürülmesi mümkün olabilir. "Düşmanının övdüğüne dikkat et, yerdiğini yap" anlayışı ile "düşmanın seni övse de-övmese de, yerse de-yermese de onun sözlerini duy; inanma, ama sakladıklarını anlamaya gayret et, hamleler yap" anlayışı arasında çok büyük derinlik farklılıkları vardır. İlki sıradan ve kolayca yönlendirilebilen bir anlayıştır, ikincisi ise her türlü manevra ve niyeti 'fayda'ya eviren, yönlendiren bir anlayıştır.

10 Eylül 2012 Pazartesi

SA59/MEY5: Batı'nın Biraz Üstü: FATİH Projesi(*)

"Yarınımızı Bugünden Fethetmeye Evet ya da Boğaz Köprüsü'ne Hayır!"



İnsan, ülkesini, ülkesinin insanlarını en iyi şekilde yetiştirerek yüceltir, muasır ileri medeniyetlerin de üstüne çıkarır, yoksa her muasır medeniyet ileri medeniyet demek değildir. İleri demek, silahı güçlü, öldürme kapasitesi yüksek, insanları sömürerek zenginleşmek demek hiç değildir; aksine elindeki gücü, teknolojiyi dünyadaki her insanın hayat kalitesini arttırmaya yönelik olarak kullanmak demektir.

Bizim geçmişimiz  güzel ülkemizi 'ileri, çağdaş' diye hipnozlayarak daima geride bırakmaya çalışan bazı karışık adamlarla dolu bir geçmiş.  Gayeleri açıktı, belliydi; hep horlanacak, uşak niyetine kullanılacak sürü halinde insanlar yetiştirmek ve kendi saltanatlarını ilelebet sürdürmek.

9 Eylül 2012 Pazar

SA58/KhB4: Ölüyor Bak; Ölüyor Mülteci!/ Mırênô Bêwnı; Mırênô Mülteciyô! (*)

(Ölüyor insanlık/ Mırênâ insâneyâ)
(Ölüyor mültecinin göğüs kafesinde/ Mırênâ sinêycıdı mülteciy)
(Boğuluyor nefessiz/ Fatesyenâ bênefes...)

(...)

Sağırlaştığında göğüs kafesi/ Bı karr se sinêycı
                         paramparça haykırışlara/ kgiyrayışânra ê kı per-u pârçe
mermilere, uçuşan vücut parçalarına tutunmuş/ tepişyâyeyo gûrşunânrâ, pârçey gânıyô kı havârâ
                                       ıslak, toz, toprak kıvılcımları/ hîy, âdırê toziy ê hârı
serpilir gözlerine insanın/ erziyenô çımandê insâniy
                         serpilir dudaklarına ıssız, yabancıl.../erziyenô lewândêcı bewenq, yabanî

8 Eylül 2012 Cumartesi

SA57/ME6: Mücevhere Dokunmak

"Gide gide elinin beyazlığı azalıyor. Sen de diğerleri gibi oluyorsun."

Dolanır dururuz evlenene kadar. Biz erkeklerin çoğu. Yani çoğunlukla biz erkek milleti. Yani içimizden adam olmayıp da adam kılığında görünenler. Kapı kapı gezeriz. Çaldığımızda açılan kapılardan içer girer, o gece kalırız. Gece dediğime bakmayın, günahın karanlığıdır, bazen bir saat sürer bazen de bir kaç vakit. O kapılardan her içeri girişimizde gözü dönmüş bir cengaveriz. Her çıkışımızda süklüm püklüm olmuş, sinmiş bir kedi. Günahın, çirkefin kokularını sürünmüşüzdür. Sonra çıkar ak pak olmuş hâlimizle adam gibi toplumda gezeriz. Fısıltılarla anlatırız kapıların ardındakileri. Hava atarız dostlarımıza. Her hava atışımızda suç ortağı edinmeyi hedefleriz. Yediğimiz herzeden herkes tadarsa kimse ses etmez diye hesap ederiz. Biz de böyle düşmüşüzdür tuzağa.

7 Eylül 2012 Cuma

SA56/DT4: Babam ve Ulu Câmi; Benim Câmim


Ulu Câmi'nin minberini, mihrabını, kürsüsünü, asmakatını, kubbelerini, sütunlarını, tüm iç mekânlarını fotoğraflarken bir zaman tünelinde olduğumu hissettim. 1975 sanıyorum, ulu câmiye ilk girdiğim yıl; küçücük bir çocuktum. Şimdi kocaman bir adamken fotoğrafladığım bu minbere Abbas Hoca hutbe irad ederken ne kadar çok baktığımı hatırlıyorum derin bir hüzünle.

Ulu Câmi ne kadar büyük görünürdü gözüme. Yüksekçe bir ana kubbesi vardı; kafamı kaldırırır tam yukarıya kadar bakardım. Ortada mihrap vardı, solda da kürsü. Bazen Abbas Hoca, kürsüde vaaz verirdi, bazen de müftü. Cemaleddin Kaplan'ı da hatırlıyor gibiyim. Askerî Darbe'nin Orgenerali Kenan Evren'le ters düştükten sonra Kara Ses'e dönüştürülüp Almanya'ya sürülmeden önce.. Henüz darbe yokken devletin resmî bir memuru olan müftü, darbeden sonra birdenbire sistem düşmanı olmuştu.

SA55/MA5: Mantık; Siyah, Beyaz ve Gri/ YazıDers 5



Merhaba,

İnsanların birbirlerini aşırı mantıklı veya aşırı duygusal gibi sınıflandırıcı ve dışlayıcı eleştirilerle suçladıklarını duyduğumda şaşırıyorum. Ve merak ediyorum; bu suçlamada eleştiri okları ‘aşırı’ ek sıfatına mı yapılmakta, yoksa mantıklı, duygusal sıfatlarına mı? Eğer eleştiriler ‘aşırı’ ek sıfatına yönelikse ve bu ‘aşırılık’ suç ise; insanlar ‘aşırı olmayan’ mantıklılığı veya duygusallığı eleştirerek birbirlerini suçlamıyorlar, demek gerekecektir. Yani; bir insan mantıklı iken, diğer bir insan duygusal olabilir ve bu durum eleştirilmez; bu durumdan suç üretilmez/üretilemez, öyle mi?


Gerçekten ilginç bir durum. Fakat büyük bir sorununuz daha çıkıyor ortaya; bir insan sadece ‘aşırı olmayan’ mantıkla veya sadece ‘aşırı olmayan ‘ duygusallıkla davranış formlarını düzenliyor olabilir mi? Önünüze ek bir sıkıntı daha çıkacak; ‘aşırı’lığın görelilik açılarına göre sınırlarını da belirleyemeyeceğinizi fark edeceksiniz.

6 Eylül 2012 Perşembe

Konuk Yazarlık İçin Bir Açıklama

Sonsuz Ark'ın sorgulayıcı ruhuna uygun perspektifler geliştiren dostlara bir köşemiz olsun; Kur'an'ı ve aklı merkeze alma özgürlüğü ile analitik sorgulama yapan  çalışmalar Sonsuz Ark'ta yer bulsun, istedik.

Sevgili dostlarımız, çok katı kriterlerimiz yok aslında, ancak takdir edersiniz ki; taklitle, batılı bilgiyle, tasavvufla kirlenmiş zihinlerin arınmadan yeni  bir düşünce ikliminde nefes alması zaman geçtikçe zorlaşır ve çatışmalar başlar. Konuk Yazarlık bu türden çatışmaları, ön yargıları bir kenarda tutabilecek bir seçenek...

Katkıda bulunmak isteyen Sonsuz Ark dostlarını şartlarımızla bekliyoruz...

5 Eylül 2012 Çarşamba

SA54/PZ4: Zulüm ya Vardır ya Yoktur; 58'de Falaka Vardı


Bizler Jandarma görünce, polis görünce korkan bir milletiz. Bu bize mahsus bir korkaklık değildir. Zaptiye ile terbiye edilen her millet öyledir. Halbuki
jandarmadan, adaletten, hâkimden kaçan suçlunun korkması lazım gelir.

Bizim köyde hakim de, savcı da jandarma idi... Savcı ve muhbir kimi zaman köyün muhtarı idi. O suçlar, jandarma yakalar, dipçikle, falakayla işkence yapardı. Bizim köy sekiz-on köyün nahiyesi idi; okul, cami, dükkanlar ve karakol vardı köyümüzde. Her cuma çınar altında bütün köylerin erkekleri toplanır, çay içer, cuma namazını kılar, alışverişini yapar, köylerine dönerlerdi. Kimi zaman vakitsiz gelip gidemeyenleri evlerimizde ağırlardık.

4 Eylül 2012 Salı

SA53/ME5: Makasların İzi

"Kırlangıçlar bir kez daha haykırdılar. Bir kez daha deliştiler gökle. Hiç kimse duymadı adamın, kadının ve çocuğun söylediklerini. Sekiz insan gördüm ben."


Dört insan gördüm önce. Sonra iki insan daha. Bir kadını düşünen bir adam. Bir adamı düşünen bir kadın. Sonra bir çocuk. Çocuğunu düşünen bir çocuk…Oturmadım bir bulutun pamuk kanatlarına. Görmedim yukarıdan, kımıl kımıl kımıldayan insanları. Yürüdüm. Rengârenk parke taşlarıyla döşeli yolda yürürken gördüm. Şekiller, makasların kurbanı süs bitkileri, cetvellerle çizilmemiş yapraklar. Kimisi kendi hâlinde, kimisi makasların kurbanı. Rengârenk insan bahçesinde. Tokuşan hüzünler, kabarıp kabarıp duran makasların izi. Gök dalgalanıyor, ağaçlar kazık çakmış kökleriyle; yeni, eski. Alev saçlı kadınlar, parlak kafalı adamlar. Ve çocuklar; tümü birden/hepsi çocuktular. Yürüdüm. Yürüdüm bulutlu yollardan. Ve gördüm.

Bir kadını düşünen bir adamla bir adamı düşünen bir kadın, oturuyorlardı. Oturuyorlardı kısa kesilmiş saçlarıyla yemyeşil çimlerin kucağında. Dudakları gevrekti kadının; kaşları kalkık. Genzi delik. Zihni kevgir gibi. Hâr kavuruyordu gözlerini. Derin derin bakıyordu karşısındaki adama. Karşısındaki adama bakmıyordu; karşısındaki adamın gözlerinden bakıyordu. Gözlerinden başka bir adama bakıyordu.

SA52/RK1: Siyonistik Ekonomi: Birkaç Kişinin Birçok Kişiyi Soyması


İdeolojik Felsefe, Eleştirel Edebiyat, Teoloji ve Bilim tartışmaları gibi Ekonomi (İktisat) de toplumların uzmanların anlayabileceği bir alan olarak zihinlerinden uzağa ittikleri bir konu.

Ne yazık ki; toplumlar diğer uzmanlık alanları gibi Ekonomi'nin de uzmanları konuşturan birilerinin doğrudan kendi hayatları üzerindeki tasarrufların planlanması demek olduğunu bilmiyorlar. Buna rağmen, bütün toplumlar siyaset tartışmalarına büyük ilgi gösteriyorlar. Bir çelişki gibi görünse de bu tipik televizyon ya da tiyatro seyretme kolaycılığı ya da bir lokantada yemek yemek ile tıpatıp eş bir tepki. Halk mutfağı pek önemsemiyor, sofranın dizaynına, takdim edilenin çeşitliliğine ve tat kombinasyonunun zenginliğine değer veriyor. Spor'dan belediyeciliğe, kentleşmeye kadar bütün alanlarda her toplumda rastlanan olgu bu.

1 Eylül 2012 Cumartesi

SA51/IE1: Aşk ısırır... dişlerinin izi derin kalır!

"Aşk ısırır ötekinin dudaklarından uzanarak... aşk ısırır gözlerinden ötekini... aşk karanlığını serper gökyüzüne, karanlıkta izlerini bırakmak için saplar sivri dişlerini..."


Aşk'ın parlak, cezbedici dişlerine takılır insanın aklı... ruhuna insin ister parlak sivri dişler, uysal ve ihtiraslı. Neredeyse sonsuzca kez dişlesin ruhundaki özlemi, ötekini dişleyerek birleştirsin kendisiyle.

Mavi gök sıyrılır sayrılarla, sağır, kör ve dilsiz iniltilerle tepesine iner insanın, aşk deyince... bir kuytu köşede dişlenmek için, hazzın karanlık ışıldaklarında raksetmek için.

İçin için erimek için bir umutsuz derinlikte... çağıldamak ya da bir bütünün eş iki parçası gibi yalvarmak bir ötekine... bir öteki yangın yeridir ulaşılmayan, ötekinin içinden çıkıp kendine yansıyan... aşk.

SA50/AÇ1: İç Politika'da Neler, Kimler ve Çıkar Grupları

"Kimler, neleri konuşacak? Türkiye, bunları tartışacak, kararlaştıracak yetkinliğe ulaşmış görünmüyor.  Düşünürlerin ve uzmanların yetkin olmaması, sorunu daha da uzun ömürlü kılıyor."


'İç Politika'nın konuları nelerdir ve bu konuları kimler konuşabilir, kimler konuşmalıdır, kimler konuşmamalıdır, kimler konuşmaktadır, kimler konuşamamaktadır?

Cümlede nesneye sorduğum bir tane 'Neler', yükleme sorduğum beş tane 'Kimler' var. Neler'i ve 'Kimler'i herkes çok iyi biliyor. Herkesin bildiği, ancak neredeyse hiç kimsenin önemsemediği bu cevapları tartışalım ve durumu netleştirelim.

İç Politika'nın temel konuları, eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, enerji, medya, ekonomi, güvenlik , kentleşme ve bu konuların ürettiği sorunlara yönelik çözüm perspektifleridir ve bu konularla arz-talep ilişkisi olan herkes konuşabilir.

Seçkin Deniz Twitter Akışı