4 Eylül 2012 Salı

SA53/ME5: Makasların İzi

"Kırlangıçlar bir kez daha haykırdılar. Bir kez daha deliştiler gökle. Hiç kimse duymadı adamın, kadının ve çocuğun söylediklerini. Sekiz insan gördüm ben."


Dört insan gördüm önce. Sonra iki insan daha. Bir kadını düşünen bir adam. Bir adamı düşünen bir kadın. Sonra bir çocuk. Çocuğunu düşünen bir çocuk…Oturmadım bir bulutun pamuk kanatlarına. Görmedim yukarıdan, kımıl kımıl kımıldayan insanları. Yürüdüm. Rengârenk parke taşlarıyla döşeli yolda yürürken gördüm. Şekiller, makasların kurbanı süs bitkileri, cetvellerle çizilmemiş yapraklar. Kimisi kendi hâlinde, kimisi makasların kurbanı. Rengârenk insan bahçesinde. Tokuşan hüzünler, kabarıp kabarıp duran makasların izi. Gök dalgalanıyor, ağaçlar kazık çakmış kökleriyle; yeni, eski. Alev saçlı kadınlar, parlak kafalı adamlar. Ve çocuklar; tümü birden/hepsi çocuktular. Yürüdüm. Yürüdüm bulutlu yollardan. Ve gördüm.

Bir kadını düşünen bir adamla bir adamı düşünen bir kadın, oturuyorlardı. Oturuyorlardı kısa kesilmiş saçlarıyla yemyeşil çimlerin kucağında. Dudakları gevrekti kadının; kaşları kalkık. Genzi delik. Zihni kevgir gibi. Hâr kavuruyordu gözlerini. Derin derin bakıyordu karşısındaki adama. Karşısındaki adama bakmıyordu; karşısındaki adamın gözlerinden bakıyordu. Gözlerinden başka bir adama bakıyordu.

Adam, oturuyordu oturan kadının tam karşısında. Oturan kadının gözlerine bakıyordu; gözlerinden baktığı kadına bakmıyordu. Baktığı kadın, gördüğü kadının gözlerinden görünen kadındı. Kaçırmadı kahverengi bakışlarını adam. Yutkundu. Yutkunduğu yerde buz kesti nefesi. Nefesi buz kesti. Çöl kasırgaları savurdu bakışlarını; gözlerini gezdirdi kabarıp duran, dalgalanan gökyüzünde.

Bir şarkı kesti bakışlarını birdenbire kadının ve adamın. Kadın ve adam susturdular gözlerini. Bağdaş kurdukları yerde, kısa saçlarıyla çimler, gülleri kurumuş dikenler vardı. Şarkı kuşların şarkısıydı. Kuşlar, kabarıp duran gökyüzüne şarkı söylüyorlardı. Binlerce yılın şarkısıydı bu. Durup dinlediler ikisi birden. Kadın kaldırdı başını. Erkek onun baktığı yere baktı. Kırlangıçlar çığlık çığlıya söylüyorlardı şarkılarını. Kanatlarını kısarak delişiyorlardı gökle. Gök onları okşuyor, onlar göğe şarkı söylüyorlardı. Yapraklar kıpırdadılar. Makasların izlerinden artakalan yapraklar kıpırdadılar. Sadece kıpırdadılar. Dalga dalga salınamadılar dallarında süs bitkilerinin, ağaçların. Çakılıp kaldıkları yerde makasların izi vardı.

Adam konuştu önce. Ne çirkindi ne de yakışıklı. Ne sesi güzeldi ne de saçları. Yanıktı nefesi. Kadına konuşuyordu. Karşısında duran kadına. Bağdaş kurmuş bacaklarına bağdaş kurmuş bacakları değecek kadar yakın olan kadına. Kadına konuşuyordu. Ben, diyordu makasların izinden artakalan kendisinden bahsederken. Ben, gecelerin karnıma değdiği zamanları hatırlıyorum. Geceler karnıma değiyordu. Hiç unutmuyorum. Kıvrılıp uyurken. Kıvrılıp uyumaya çalışırken gece karnıma değiyordu. Karnımda ağrılar vardı. Ben henüz çocuktum. Henüz bir çocuk. Masallar anlattılar bana. Masallar okudum ben. Prenstim, şehzadeydim. Keloğlandım ben; saçlarım şimdi o yüzden çirkin. Karnıma değen gecelerin saçlarımdan alıp veremediği ne vardı? Bilmiyordum. O makasların saçlarımdaki izinin bu kadar kalacağını nasıl bilebilirdim ki? O masalların karnıma soktuğu acıyı anlatamam. Prensesim vardı. Yalınayak kül kedilerim. Bir erkektim ben. Kafası koynunda koşan bir erkek. Koşarken koynundaki kafasını prensesi için fırlatıp atacak bir erkek. Kafam koynumdaydı. Kafama kalbin, diyorlardı. Anlamıyordum. Kafamdı ama koynumdaki. Karnım acıdığı zaman kafam da acıyordu. Kalbin, yüreğin dedikleri yerde ne vardı bilmiyordum. Daralıyordu nefesim. Nefesim daralıyor, koynumdaki patırtılar sıklaşıyordu. Kafam mı acıyordu, kalbim mi? Bilmiyordum. Gece karnıma değdikçe, ben prenses aradım. Gündüzler, prenseslerin saklandığı gecelerdi. Geceler, gündüzleri bulduğumu sandığım prenseslerimi düşlediğim gündüzler. Ben bir prenstim. Annem, babam öyle söylediler. Şehzadeydim. Fakir bir keloğlandım. Ama güçlüydüm, ama yakışıklıydım, ama aşkı için ölümü göze alacak kadar fedâkârdım. Fedâkârdım. Fedâkâr. Hayatımı seve seve verebilirdim sevdiğim kız yaşasın diye. Mutlu olsun diye, mutsuz olmayı göze alabilirdim. Beni sevmiyorsa bile bunu bana söylesin isterdim. Söylesin bir tek. Çekip giderdim koynumdaki kafamla birlikte. Karnıma değen geceleri içime çekerek. Ama ben bir prenstim. Bana öyle anlatmışlardı. Dedemin masallarındaki tüm şehzadelerden daha güçlüydüm ben. Hiçbir canavar alamazdı sevdiğim kızı elimden. Sevdiğim kızın sevgisini sevgimden. Asla terk etmeyendim ben. Asla terk etmeyen. Biliyor musun güzel kadın. Karşımda bağdaş kurmuş beni dinleyen güzel kadın, sen! Biliyor musun sana bunları neden anlattığımı? Karnım ağrıyor hâlâ. Geceler karnıma değiyor hâlâ. Geceler çocukluğumdaki gibi ağrıtıyor karnımı. Ben kafası koynunda bir adam değilim artık. Masalların içimde çizdiği prens de değilim. Şehzade de. Keloğlan da. Ben tüm kadınların prenses olmadığını anlayan adamım. Ben artık kafası koynunda olmayan adam. Ben artık kafasını koynuna alacak kadar masallarda kalamayan adam. Masalların izi karnımı acıtıyor sadece. Sana anlatıyorum. Sana anlatıyorum, çünkü; karnım ağrımaya devam ediyor. Uğruna kafamı koynunda taşıyacağım bir kadın yoktu. Yoktu. Bana anlatılmış masallarını anlatanlar, masallarındaki prenseslere de bana anlattıkları masalları anlattılar. Masallardaki prensesler, hep prenslerden, keloğlanlardan, şehzadelerden beklediler. Hep beklediler. Bolcaydılar. Yanlış anlama. Sevdiklerini söylediler her seferinde ve ben inandım. İlk irkilmelerinde kaçıp gittiler. İrkildiler sadece. Bir prens olduğumu öğrendiklerinde. Bir şehzade beklediler. Şehzade oldum sonra. Keloğlan beklediler. Keloğlan oldum sonra. Bir prens beklediler. Ya ben hiçbiri değildim ya onlar prenses değildi. Ya ben hiçbiri değildim ya onlar külkedisi değildi. Öğrendim. Koyunlarında taşıyacakları kafası yoktu onların. Biliyorum artık. Öğrendim ben. Ama geceler yine karnıma değip yine acıtıyorlar beni. Bir kadını düşünüyorum yine ben.

Güzel gözlerine bulutlar inmişti kadının. Güzeldi. Gevrekti dudakları; kaşları kalkık. Bağdaş kurduğu bacakları kalın kumaştan bir pantolonla sarılıydı. Pantolonla sarılı. Pantolon. Ben, dedi kadın. Erkekleşmiş kadınlardan biriyim. Bak pantolon giyiyorum. Bir prenses pantolon giymez. Güzel gözlerime bak. Gevrek dudaklarıma da bak! Kaçırma gözlerini, bak! Hep baktılar çünkü. Ben de sana anlatılan masallarla büyüdüm. Prens bekledim bende. Şehzade ya da keloğlan. Dokundurtmadım kendime. Bana dokunamazlardı. Canını feda edecek kadar âşık olmayan bana dokunamaz. Bana dokunamazdı. Dokunamadılar. Dokunmak istediler. Hep yüzüme baktılar, hep gözlerime baktılar; sonra dudaklarıma. Kafamın içine bakmadılar. Gözlerime indirmiştim kafamı. Gözlerimden kafamı görmek istemediler. Yüreğim de, gözlerimdeydi. Masallarda şehvet yoktu. Şehvet. Gözlerimden dudaklarıma inen her göz midemde hâr’a dönüştü. Gözlerimde kalamadılar prensler, şehzadeler, keloğlanlar. Hiçbiri prens değildi. Hiçbiri şehzade değildi. Hiçbiri keloğlan değildi. Hepsi harem meraklısı budalalardı. Makasların izi onların zihinlerini iğdiş etmişti. Makaslar güzel kadın gömleği dikiyorlardı kadınlara. Güzel kadın, elde edilecek kadındı. Elde edilip sahip olunacak ve eskitilecek bir pantolon. Çirkin kadınların eskimelerini umursamadıklarını gördüm. Çirkin ya da güzel olmayan kadının prenses olmadığını gördüm. Külkedisi de olamadılar. Güzel kadın da prenses değildi. Hiçbirimiz aslında prenses değildik. Hepimiz kadındık. Kandırıldık; prenses sandık kendimizi. Kandırılmaktan hoşlandık. Makasların izi böyle kesmişti saçlarımızı. Naz yapmayı öğrenmiştik. Dudaklarımıza baktırmayı. Gerdanımızda eriyip biten yiğitler besledik nazlarımızla. Biz kaçtıkça onlar peşimizden gelecek sandık. Kafası koynunda adam aradık aslında. Belki vardı onlar. Ama biz nazlarımıza boğduk onları. Öğrendim. Öğrendiğim günden beri acır gözlerim. Bakamam erkeklere. Ve kadınlara. Dokunamadı bana hiç kimse. Dokunamıyorum hiç kimseye. Erkekleştim bende. Pantolon giydim. Gözlerime bakan bir tek adam gördüm. Bir tek adam; onu düşünüyorum ben de. Beni pantolon giymekten vazgeçirecek o adamı düşünüyorum.

Geçip gittim. Daha kaç kez dinleyecekti yeryüzü bu hikâyeleri? Biraz ilerden geriye dönüp onlara baktım. Susmuşlardı. Gerçekten susmuşlardı. Birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Birbirlerinin gözlerinden başka birilerine bakıyorlardı. Ama birbirlerini görmüyorlardı. Makasların izi gözlerini kör etmişti. Ağlıyordu gök.

Bir çocuk gördüm rengârenk parke taşlarıyla döşeli yolun sonunda. Kocaman bir çocuktu bu çocuk. Çocuğunu düşünüyordu. Çocuğunu düşünüyordu bu çocuk. Ben, diyordu. Bütün bunları çocuğuma nasıl anlatabilirim? Sana bütün bu olanları anlatamayacağım için senin doğmanı istemedim, diyebilir miyim? Erkek olarak mı doğacaksın? Yoksa kız olarak mı? Bir keresinde erkek olduğunu düşündüm. Babam gibi düşündüm. Babamın düşündüğü gibi düşündüm. Babamın babasının yaptıklarını yapacağını düşündüm. Bütün olmuş olanları öğrendiğini düşündüm. Bir erkek olmanı istemedim. Bir keresinde de kız olacağını düşündüm. Annem gibi düşündüm. Annemin düşündüğü gibi düşündüm. Annemin annesinin yaptıklarını yapacağını düşündüm. Bütün olmuş olanları öğrendiğini düşündüm. Bir kız olmanı istemedim. Ben senin doğmanı istemedim. Ben senin yalanlarla büyümeni istemedim. Ben senin doğmaman için evlenmedim.

Kırlangıçlar bir kez daha haykırdılar. Bir kez daha deliştiler gökle. Hiç kimse duymadı adamın, kadının ve çocuğun söylediklerini. Sekiz insan gördüm ben. Yürüdüm gittim bulutlu yollardan. Parktan çıktım. Gök serinledi. Dinginleşti. Mavileşti. Yer kaynaştı, yalanlar doğdukları gibi büyüdüler. Serpildiler. Makaslar işledi. Makas izleri kaldı. Makasların izi kaldı. Buna hayat dediler.


Mustafa Ege - Paz, 26/12/2010 - 01:34, İz-Etki Ekinoksları 9

Seçkin Deniz Twitter Akışı