8 Mart 2026 Pazar

SA11891/SD3748: Sıkıntı (Roman); 14. Bölüm-Su 12

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Yetim bir çocukken, 1940’ların ortasında yaşadıklarını anlatmıştı Babam. Kur’an öğretmek yasaktı İsmet İnönü’nün yönettiği Cumhuriyet’te. Köyde hocasının kendisine Elif-Ba öğrettiği zamanları özlemle ve sitemle hatırlıyordu."


Belirsizliğin ürettiği umutsuzluk hayat hakkı tanımıyordu insanlara; babalarla oğullar, annelerle kızlar birbirlerine düşmüşlerdi. Din adamı kılığındaki uyuşturulmuş, ‘efendileri tarafından kabul edilerek rüştlerini ispat ettiklerini düşünen önderler’ dergahlarda ve akademilerden hiçbir çözüm bulamıyorlardı. 

Çözüm yok muydu? Çözüm dedikleri neydi ki Batı’nın tanrısız dünyasından doğurttukları ve bütün dünyaya yaydıkları psikiyatrlara, psikologlara ve psiko-terapistlere devrettikleri rutin ruhsal arızalar diyagramında?

Şaşkındı insanlık; nereye döneceğini artık bilemez durumdaydı.

“Doğu da, Batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (yönü) oradadır. Şüphesiz Allah, geniştir, bilendir.” diyordu Kur’an, Bakara Suresinin 115. ayetinde.

‘Su Yazarı’ tam da bu noktadan sürdürüyordu zihnindeki akışı:

“Doğu da Batı da Allah’a aittir ve Allah’a ait olan her yerde Şeytan'ın çocukları insana ve insanlığa kaybettirdiler; fakat siz hep size gösterildiği, işaret edildiği gibi Şeytan’ın çocuklarını değil, doğudakileri ve batıdakileri suçladınız; onların doğmadan öldürülen çocuklarını, birer fahişeye dönüştürülen kadınlarını ve erkekliğin yiğitliğini, şerefini ve izzetini unutan erkeklerini gördüğünüz halde.

Şimdi dünyanın her yeri Batı; dünyanın her yerinde çocuklar doğmadan ya da doğduktan hemen sonra öldürülüyor, kadınlar Uzak Doğu’dan Uzak Batı’ya kadar her yerde çıplak dolaşan birer fahişeye dönüştürülmeye çalışılıyor; erkek bu cehennemde yiğitliğini, şerefini ve izzetini kaybetmiş bir zavallı, bir korkak, bir edilgen nesne.

Suçlayabileceğiniz hiçbir coğrafya yok; doğrudan suçlayabileceğiniz bir kurum ya da kavram yok. Şeytan’ın çocukları, Şeytan’ı ve onun kavramlarını da bilmenizi istemediler. Din, size Şeytan’ı anlatıyordu, dinsizlik size Şeytan'ı bilerek ve isteyerek yok ettirdi.

Ve şimdi suçlayacak kimseyi bulamadığınız için kendinizi aklayamıyorsunuz ve yine aldanarak herhangi bir coğrafyada yaşayan kimliği belirsiz suçluları arıyor gözleriniz. Batı’nın insanlığa neler kaybettirdiğini düşünmeye devam ettiğiniz sürece Batı ile birlikte sürüklenmeye devam edeceksiniz.”

Yetim bir çocukken, 1940’ların ortasında yaşadıklarını anlatmıştı Babam. Kur’an öğretmek yasaktı İsmet İnönü’nün yönettiği Cumhuriyet’te. Köyde, hocasının kendisine Elif-Ba öğrettiği zamanları özlemle ve sitemle hatırlıyordu. 

‘Bir arkadaşım vardı beraber ders aldığımız!’ demişti. ‘Onun babası vardı ve Hocam’a bazı hediyeler veriyordu. Benim babam yoktu. Hocam, o arkadaşıma ben yokken anlattığı şeyleri ikimiz ders alırken soruyordu, arkadaşım bildiği için hemen cevapları söylüyordu, ben ise bilmediğim için susuyordum. Hocam da bilmediğim için beni tokatlıyordu!’

Çocuktum onu dinlediğimde ve hiç unutmamıştım bu anlattıklarını. Hocasının ona haksızlık yaptığını söylüyordu Babam; ben de bu haksızlığa itiraz ederek, ‘Sana niye öğretmediği şeyleri soruyordu ki?’ diyerek tepki göstermiştim. Üstelik babası ölmüş olan bir çocuğu tokatlayarak ne yapmak istiyordu?

Kopmamıştı Babam Kur’an’dan, kalbi kırık da olsa yine ‘Allah razı olsun Hocam’dan!’ diyordu o kadar yıl geçtikten sonra bile. Kendisine Kur’an okumayı öğretmişti çünkü, sonra da yeni yazıyı kendi kendine öğrenmesine vesile olmuştu.

Köylülerin ‘Hoca’ dedikleri bir insan nasıl haksızlık yapabilirdi? Bunu aklım almamıştı ve o günden sonra da hep şüphe ile bakmıştım Hocalara.

‘Bekçi’nin cümleleri zihnimin zamansız akışlarında bana çok şey hatırlatıyorlardı böyle. 

“Şeytan’ın çocuklarını tanımıyor musunuz, yoksa?” soruyordu tekrar tekrar. 

Ve dosdoğru bir şekilde cevaplıyordu sorusunu:

“Onlar birer mason olarak, her ulustan ve her kılıkta her yerdeler; gölgelerde, aydınlıklarda, sahnelerde, tapınaklarda ve aklınıza gelmeyen her yerde.

Fakat biliniz ki onların çoğu, Allah’a inanan Yahudileri de öldüren, Şeytan’ın sadık çocukları olan Yahudiler’dir ve onların birer kukla gibi eğittiği, yönettiği diğer insanların çocuklarıdır. Onlar hem Doğu’da hem de Batı’dadırlar, ruhunuzun içindedirler çoğu zaman; izlediğiniz filmlerde, dizilerde, dinlediğiniz şarkılarda, okuduğunuz kitaplarda, ettiğiniz dualarda, giydiğiniz kıyafetlerde gizlenmiş birer şeytan yatağı olarak döl vermeye devam ediyorlar.

Yoksa, Şeytan’ın çocuklarını tanımıyor musunuz? ‘Vahşi Doğu’nun yerini ‘Vahşi Batı’ aldı ve şimdi dünyanın her yeri ‘Vahşi Batı’ mı diyorsunuz? Değil, vahşi olanlar sadece Şeytan'ın çocukları. Bir zamanlar Doğu’da olduğu gibi Batı’nın da bir kurban olduğunu ve insanlıkla birlikte kaybettiğini şimdi daha iyi anlıyor musunuz?”

Başkalarının sordukları sorular, onların hazırladığı cevapları içerecek şekilde hazırlanmıştı; hangi dinden olurlarsa olsunlar kendilerini 'aydın' diye tanıtarak insanların önüne sürenlerin soruları da onlara ait değildi. Çünkü yüzlerce yıldır düşünmüyorduk, Sufizm’in önümüze sürdüğü raylarda debelenirken yüceldiğimizi zannediyorduk. 

Oysa onlar kendilerini Allah’a ortak koşmuyorlardı sadece; kendi varlıklarını büyütüyor ve Allah’ı yok ediyorlardı şeytanın sorularını ve cevaplarını tekrarlayarak. Babamın hocası gibi, öğretmedikleri şeylerle ilgili sorular sorarak istedikleri cevapları veremeyen yetim insanlığı tokatlıyorlardı.

‘Su Yazarı’nın yumuşayan sesi, insanlığın derin acılarının köklendiği yere doğru uzatıyordu aklın parmaklarını:

“Sorularınıza sahip çıkınız, başkalarının sorularını sorup cevap aradığınızda da onların cevaplarını bulacağınızı unutmayınız. Olmaz mı?”

Yolculuğun bittiğini anlatıyordu anonslar, ben bilgisayarımı kapatırken. Zihnim, insanlık tarihi kadar eski zamanın kısa aralıklarına sızarak çekip aldığı şeyleri karşılaştırıyor ve bakışlarıma binen ağır yükü nasıl taşıyacağımı sorgulatıyordu bana. 

Şeytan'ın insanın zihninde ürettiği sistem arızası, ilk günahtan sonra genişleyerek insanı yaratılış amacından uzaklaştıran başka bir sistemin inşasına neden olmuştu. Eğer dünyadaki mevcut sistemi bir iş olarak teklif etselerdi, ilk raporumda kesinlikle konkordato tavsiye edeceğim bir yapıyla karşılaştığımı not edebilirdim. 

Ne yazık ki bu yapıyı optimize etmek mümkün değildi; insan kıyamete kadar yaşayacaktı, bundan dolayı da çocuklarımız bu şeytanî sistemin farkında olarak yaratılış amaçlarına uygun yeni sistemler tasarlama imkanına sahip olmalılardı.

Uçak indiğinde, Fırtına’nın mesajı düşmüştü uçak modundan çıkardığım telefonuma: ‘Abi, seni bekliyorum, inince haber ver!’

Gece yarısına az bir zaman kalmıştı. Ondan beni havaalanında karşılamasını istememiştim; ama o hiç sormadan, üşenmeden gelmişti ve beni bekliyordu. Uçuşlarımı o planlıyordu ve karıma beni alması için haber vermediğimi de biliyordu. 


<<Önceki                      Sonraki>>


 [06.03.2026, 14/25 (1060))]


Seçkin Deniz, 08.03.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı