7 Ekim 2019 Pazartesi

SA8033/SD1500: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 1

"Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar." Kur'an-Yunus 66

1. Bölüm-Gök 1

Kabasakal Mezarlığı'nın ana kapısından çıkarken gecenin sıcak yüzü karanlığın içinden akan rüzgarın omzundan görünmüştü birdenbire. Araba'nın camlarını kapatıp klimayı açmak zorunda kalmıştım. Adana'nın Temmuz gecelerinin nemli yüzüne alışmak, bin yıl geçse de mümkün değildi; hem şikayet ediyor hem de kışı bahar gibi geçen bu şehrin bereketli topraklarından vazgeçemiyorduk. Bu kez güneşin battığı yere sırtımı dönmüştüm, farların ve aydınlatma lambalarının ışığında yol alıyordum. 

Saat 22:55'ti. Zihnim geldiğim zamandan daha az karmaşık değildi. Merak yerini kaygıya bırakmıştı. Ve gerçekten ağır bir yükle geri dönüyordum. Vites değiştirdiğim zamanlar dışında arabayı kendi hâline bırakmıştım. Ne yapmalıydım? Yirmi iki insanın ömürlerinin büyük bir kısmı boyunca yaşadığı, gördüğü, araştırdığı ve analiz ettiği şeyler, insanlara anlatılmak üzere bana teslim edilmişti. Emanet yerini ulaştırılmalıydı, ama nasıl?

Elbette, hazırlanan dosyaları tek tek okuyacaktım, peki ya sonra? Ülke ülke, şehir şehir, ilçe ilçe, mahalle mahalle, ev ev dolaşarak insanlara bu değerli tecrübeleri aktaramazdım. Bu binlerce yıl önce filozofların ve peygamberlerin izlediği bir yöntemdi. Filozoflar kıyasıya bir rekabet ve geçim hırsıyla gidebildikleri her yere gidiyorlardı, peygamberler ise Allah'tan aldıkları vahyi insanlara anlatmak üzere sorumlulukla yüklenmişlerdi. Bu yöntemle iletişim ve ulaşım hızının saniyelerle ve dakikalarla hesaplandığı yirmi birinci yüzyılda sonuç alınabilir miydi?

Geçmişte sonuç alınabildiğini biliyordum; aksi halde bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış dinler olmazdı; düşünceler bu kadar farklı bir hale gelmezdi. Bu yöntemi deneyebilirdim, ancak muhtemelen kısa bir süre sonra yaptığım yolculuklar veya görüşmeler sosyal medya aracılığı ile medyaya yansıyacak ve artık nasıl yansıtılacaksa yansıtılan o şekle mahkum olacaktım. Bir şizofren, bir deli, bir budala, bir dolandırıcı, bir mesih, bir mehdi ya da sahte bir peygamber; en iyimser bir yaklaşımla belki de bir 'Veli' olarak anlatılacaktım. Ki bu da bu çağda 'inanılacak' bir hurafe değildi.

Entelektüel ya da aydın denen kesimde daha da kalıtsal hale gelen yeni bir davranış modu daha vardı; 'Komplo Teorisyeni' olarak suçlanmak. Ki bu; emanetin kendisinden çok bana yönelecek olan dikkatlerin üreteceği bir katliam demekti. Bir sistem mühendisi olarak bu çağda böyle bir yola başvurmak akıllıca gelmiyordu bana. 

Yaşadığımız çağ, insanlara doğrudan ulaşma çabanızın ters tepeceği bir çağdı. Çünkü vaatler artık inandırıcı gelmiyordu ve insanlar kendileri arayarak buldukları şeylerden etkileniyorlardı. Ava çıkıyorlardı bir nevi; avlarını elde ettiklerinde de, o avların kendileri için özel olarak tasarlanmış tuzaklar olduğunu düşünmeden kolayca sahipleniyorlardı, çünkü kendilerine ulaştırılan her şeyin gerçeği tersyüz ettiğine çokça şahit olmuş insanlarla doluydu dünya. Kolayca aldanmadıklarını sansalar da, iyiliklerle süslenerek uzanmış ellerin ailelerden çocuklarını ve paralarını çaldıklarını görmüştü insanlar. 

Katolik kiliselerinin taciz-tecavüz skandallarından Siyonizm'in ürettiği kötülüklere, FETÖ, DAEŞ, Vahhabilik gibi sünni, Velayet, Haşdi Şabi gibi şii müslüman kisvelere bürünmüş şeytanlara kadar her yer insanların bağışlarını ya da paralarını ve çocuklarını ellerinden alarak sapkın amaçlarını gerçekleştirmek üzere kurgulanan ve kurulan iki yüzlü yapılarla doluydu. Kuşkusuz Budizm'in, Hinduizm'in  ya da diğer dinlerin derinliklerinde mayalanmış olan kötülüklerin, Komünizm veya Sosyalizm gibi ateizmle donanmış ideolojilerle çok sıkı ilişkilerinden de bahsedilebilirdi. 

Bu karanlık yapıların hepsi insanı ve çocuklarını hedef alıyordu; üremeye devam etmek ve inançlarının ya da ideolojilerinin kalıcılığını sağlamak için inanmış müminler üretiyorlardı. Kendilerine itiraz edenleri diledikleri gibi tanımlıyorlar ve yargılıyorlardı; ya idam ediyorlar ya da terörist ilan ederek kullanılmak üzere yedekte tutuluyorlardı. Daha büyük itirazlar için de iç savaşlar ya da işgal girişimleri gerçekleşiyordu. 

Bir cehennem gibiydi dünya. Ülkeleri bombalanmış, evleri yıkılmış milyonlarca insan yer kürede barınacak, sığınacak, karnını doyuracak bir yer bulma ümidiyle mülteci olmak zorunda kalmıştı ve bu insanların büyük çoğunluğu da dünyayı cehenneme çevirenler için gelecekte tehdit olarak tanımlanmış olan müslümanlardı. Çünkü İslam, mahfuz Kur'an'dan aldığı güçle her an yeniden tazelenme özelliğine sahipti. 

İnsan aklı binlerce yıldır gelişmişti ve her şeyi çok daha iyi anlıyordu. Maddeyi daha iyi tanıyan insan için kuantum farklı bir aydınlanma sağlıyordu; binlerce yıldır insan aklını hareketsiz bırakan Fizik-Metafizik sınırları kaybolmak üzereydi. Her şey bu kadar anlaşılabilir halde iken kimdi dünyayı cehenneme çeviren bu karanlık güçler? 

'Gerçekte böyle bir yapı var mı?', diye sormak anlamsızdı. Çünkü bu yapıya mensup insanların ürettikleri kaos, insanlar için mümkün olan iyilikleri yok etmek üzere, astronomik miktardaki paraların, nükleer silahların ve hangi amaçla çıkarıldıkları gizlenen yasaların zoruyla genişliyordu. 

Anneler kocalarını ve doğmamış çocuklarını, babalar karılarını ve çocuklarını, çocuklar anne ve babalarını öldürüyordu. İnsanlık bu kadar alçak bir düzeye inmemişti. Anne ve babası için canını feda eden insan, onları öldürebilir bir kimliğe bürünmüştü. Doğurduğu çocuğu için ateşe göğüs geren kadın, daha doğmadan kendi çocuğunu karnında öldürmek için çabalıyordu. Karılarını ve çocuklarını korumak için savaşan erkekler şimdi onları acımaksızın öldürebiliyordu.

Birileri, dinlerin iyilik-kötülük ayrımını yok etmek üzere çalışıyordu ve biz bütün her şeyi gözlerimizle görüyorduk. En büyük avantajım buydu belki de. İnsanlık bütünüyle şizofreniye kapılmış, paranoyalarla dolu gecelerle ve gündüzlerle karanlığa saplanmış olabilirdi, ama iyiliğin çevresinden yavaş yavaş eksildiğini, onun yerine kötülüğün hızla dolduğunu görebiliyordu.

Turgut Özal Bulvarı'na girdiğimde, düşüncelerimi sakinleştirmek zorunda kalmıştım, trafik yoğundu; Ruh sağlığı hastanesinin bulunduğu tepeye tırmanıp inerken de dikkatliydim. Dinlenmemiş bir kafayla eve gitmek istemiyordum. Kurttepe'den aşağıya doğru inecek ve Seyhan Baraj Gölü'nün kenarına dizilmiş mekanlardan birinde oturacak ve düşünecektim.




<<Önceki                              Sonraki>>


[1/3 (27)]



Seçkin Deniz, 07.10.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman


Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı