14 Ekim 2019 Pazartesi

SA8053/SD1507: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 2

"Muhtaç olduğumuz üstün buyrukları kendimiz uyduruyorduk ya da daha becerikli olanların uydurduklarını hayatımızın merkezine yerleştirerek yaşıyorduk."


Daha önce yaşadığım binlerce geceden biri değildi bu gece. Bulvar boyunca dizilmiş ışıklardan, sağlı sollu yerleştirilmiş binalardan ve trafik ışıklarının arasından zihnime doluşan her şey yavaşça zihnimin derinliklerinde kayboluyor, ne yapabileceğime dair fikirler uçuşup duruyordu arabanın ön camında.

Mekanize bir sistemdi insanın zihnindeki sistem. Çok hızlı çalışıyor, zamandan ve mekandan bağımsız olabiliyor, aynı anda tarihin bilinen bütün verilerini, şimdiki zamana dek izliyor ve önüme birçok seçenek çıkarıyordu. Seçim yapmalıydım, seçimim bugüne dek denenmemiş olanlarla ilgili olmalıydı; âcil sonuçlar elde edebilmeliydi.

'Âcil sonuçlar' Birdenbire durdurulmuş bir araba gibi durdu zihnim. Bu gerçekten 'âcil sonuçlar' gerektiren bir durumdu. Çünkü her şey birdenbire olmuştu. 2000'li yılların başlangıcından itibaren bir virüs gibi yayılmıştı değersizlik ve her geçen gün artarak bugüne gelmiştik. Belki yirmi yıl belki de yirmi beş yıl. Milyonlarca yıllık insanlık tarihinde bu sadece çok küçük bir ândı, ancak korkunç bir ândı. Ama yüzlerce yıl süren bir mücadele vardı bu 'ân'ın gerisinde. Şeytan ve onun uşakları olanlar, insanlar ve cinlerden münkir olanlar her işi inceden inceye planlamışlar ve adım adım uygulamışlardı. Bugün kendi başına oluşmamıştı, birdenbire gelmemişti.

İzlediğimiz filmlerden, televizyon dizilerinden, belgesellerden, okuduğumuz kitaplardan, okul müfredâtlarına dahil edilen şeylerden, moda dünyasının etkilerinden, reklamlardan ve paranın ve makamların ana hedef haline getirildiği iş, ticaret, siyaset, bilim, eğitim, sanat ve din alemlerinde olup bitenlerden, savaşlardan, yoksulluktan ve nefsimizin dizginlenemez isteklerinden etkilenerek bugüne gelmiştik; bütün bu etkilenmeleri tasarlayanlar çok sabırlıydı, yüzlerce yıl çalışmışlardı.

Nuh Tufanı'ndan az önceye kadar olan biten şeyleri bilebiliyor olsaydı insanlar keşke; çünkü bütünüyle yok edilmeyi hak edecek kadar büyük bir kötülük ürettikleri kesindi. Sonsuz merhamet sahibi olan Allah, Nuh'un duasını kabul etmiş, yeryüzünde yaşayan bütün canlılardan birer çift, insanlardan ise sadece Nuh'u ve ailesini kurtarmıştı, yeryüzünü suya boğarken.

Nûh Suresi 26, 27 ve 28. ayetlerde anlatıldığı üzere şöyle dua etmişti: 'Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler. Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.”

Mü'min Suresi'nin 4, 5 ve 6. ayetleri olguyu doğrudan haber veriyordu: "Allah’ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaya girişmez. Onların şehirlerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın. Onlardan önce Nûh’un kavmi ve onlardan sonra gelen topluluklar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış, (gördüler)!  Böylece Rabbinin, inkâr edenler hakkındaki, “Onlar cehennemliklerdir” sözü gerçekleşmiş oldu."

İnsanlık yok olmuştu ve insanlığın tarihi Nuh'un çocukları ile devam etmişti. Şuâ'râ Suresi 116, 117 ve 118. ayetlerde  anlatıldığı gibi Allah hükmünü vermişti: 'Dediler ki: “Ey Nûh! (Bu işten) vazgeçmezsen mutlaka taşlananlardan olacaksın! Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Artık onlarla benim aramda sen hükmet. Beni ve benimle birlikte olan mü’minleri kurtar."'

Ben bir peygamber değildim, ancak Allah'ın Kur'an'da bahsettiği üzere Kur'an'dan hesaba çekilecek olan ve aklını kullanmakla emrolunan bir insandım. Kuşkusuz herhangi bir insanın ürettiği fikirlerle yolumu bulacak değildim. Herhangi bir edebi, felsefî ya da bilimsel bir metinde sık kullanılan 'alıntılar', kullananların seçkin, aydın ya da 'çok bilmiş' sınıfına dahil edilmesini sağlıyorlardı, insanlar birbirlerini referans olarak gösterir iken itibar elde edebiliyorlardı, ama Allah'ın insanlığa gönderdiği son mesajı, Kur'an'ı referans olarak kullanıp düşünenler aynı şekilde itibar elde etmiyorlardı. Bu ilginçti ve şaşırtıcıydı.

İnsanlar birbirlerini 'tanrı'  ya da 'peygamber' ediniyorlardı ve birbirlerinin düşünceleri üzerinden yeni düşünme biçimleri ve hayat algıları üretiyorlardı. Ve sonra bunu bir moda halinde yayıyor, bazen de siyasi akımlar olarak dünyayı etkiliyorlar, devletleri ele geçirip kendi düşüncelerini 'Tek Hâkikât-Tek Doğru' diye dayatıyorlardı. Buna karşılık Allah'ın ayetlerini yüceltenler ve bu ayetleri esas alarak düşünenler ve hayatlarını bu düşüncelere göre düzenleyenler dışlanıyor ve aşağılanıyorlardı.

Oysa insanın şerefi sadece Kur'an'daydı, Nisâ Suresi 139. ayette okuyabiliyorduk: 'Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah’a aittir.' ve Fatır Suresi 10. ayet insanı bütün huzur noktalarından yakalıyordu: 'İzzet ve şeref isteyen, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır.'

Ancak Şeytan her zamanki gibi insanı Kur'an'dan uzaklaştırmakta usta idi. Herhangi bir şekilde diğer insanları referans olarak kullanan ve itibar elde etmek için bu sisteme mecbur edilen insan Kur'an'dan ne kadar uzaklaşıyorsa câri sistemde o kadar itibarlı hale geliyordu. Bundan daha büyük aldanmışlık ve daha büyük kötülük var mıydı?

İnsanı bir başkasını haksız yere öldürmekten alıkoyacak olan ne olabilirdi? Bir 'şey'in iyi ya da kötü olduğunu söyleyebilmek nasıl mümkün olurdu? Bugün artan kötülüklerden şikâyetçi olan insanlar, yaşadıkları şeyleri nasıl kötülük olarak tanımlayabiliyorlardı? 

Bugün herkes, kendisine göre doğru diye uydurduğu şeyleri öne çıkararak diğerlerini dışlıyordu; çocuk anne ve babasını, kadın kocasını, erkek karısını, arkadaş arkadaşı, dost dostu, insanın bizzat kendisi kendi düşüncelerini öne çıkararak bencilce bir din inşâ ediyordu ya da benzer istekleri olanlar bir araya gelerek zorbalıkla ya da zorbalığın modern kılıklarından birine bürünerek diğerlerine kendi dilediklerini dayatıyorlardı.

Adalet'ten bahsedilemiyordu, çünkü güçlülerin istediği her şey yerine gelirken bu adalet olarak tanıtılıyor, güçsüzler herhangi bir şey elde ederken adaletsizlik yapıldığı iddia ediliyordu. Aksi halde dünya bu kadar gelişmiş iken kendini ve ailesini koruyamayan birini bombalarla ya da yağmur gibi yağan mermilerle, kimyasal silahlarla öldürmek nasıl adalet anlamına gelecekti ki?

İnsanlar zıt düşünceler arasına sıkıştırılıyor, bir şey aynı anda hem iyi hem de kötü olabiliyordu. Bunu ancak Şeytan ve ona uyan insanlar yapabilirdi, Allah yapmazdı. Peki biz bunu bildiğimiz halde Allah'ın âdil olarak yarattığı evrende, Allah'ın hükümlerini bilmekten ve Allah'ın adaleti ile hükmetmekten neden kaçınıyorduk? Allah'a ve onun elçilerine ve kitabına inanıyorsak nasıl oluyordu da o kitapta yazılı olanları hayatımızın temel esasları olarak kabul ederken rahatsız oluyorduk? Bu husustan bahsedenleri sevimsiz bir dille ya da karşılamayla kendimizden uzağa itebiliyorduk?

İnsanların çoğunluğu olarak riyâkâr olduğumuz kesindi; birbirimizi tanrılar olarak kabul eden müşriklerdik, çünkü Allah'ın hükümlerine karşı hüküm çıkarıyor, Allah'a inandığımız halde onun adaletini uygulamıyorduk, onun ayetlerini okumaktan titizlikle kaçınıyorduk. Muhtaç olduğumuz üstün buyrukları kendimiz uyduruyorduk ya da daha becerikli olanların uydurduklarını hayatımızın merkezine yerleştirerek yaşıyorduk.

Ben bunu titizlikle sorgulamalıydım ve bu sorgulamanın sonuçlarını insanlarla paylaşmalıydım. Artık körelmiş, kendi içine saplanmış beşerî ideolojilere karşı 'âcil sonuçlar' elde etmek için en az onlar kadar titizlikle çalışmamız gerekiyordu. Muhtemelen bu yirmi iki insanın benden beklediği de buydu, çalışmalarını bana teslim etmelerinin tek sebebi de belki buydu.

Arabayı Seyhan Baraj Gölü'nün kenarındaki bir mekanın otoparkına park ederken, zihnim biraz sakinleşmişti. Saat 23:10'du. Mekan'ın Göl'ün üzerine doğru sarkan balkonunda çayımı içerken karanlığı izliyordum; karanlığı yarıp geçen ışıkla meşgul olmak istiyordum bir süre... Hafif esintilerle dalgalanan suyun kıyıya çarparken çıkardığı sesler benim adıma sıcağın karşısına dikilirken, ben çok daha derin bir zihinsel devinime dalıyordum. Bu gece sabah çok geç gelecekti.



<<Önceki                              Sonraki>>





[1/5 (29)]


Seçkin Deniz, 14.10.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman


Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı