21 Ekim 2019 Pazartesi

SA8071/SD1513: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 3

"O halde 'şey'e ve 'şeyler'e gereken önemi vermeliydim. Düşünmeliydim. Göl sularında yansıyan insan eseri ışıkların zihnimi dağıtmasına, şeylerle ilişkimi etkilemesine izin vermeden ve bu sorunu bu gece yarısı olmadan çözmem ve eve gitmem gerekiyordu."


Sahildeki mekanlardan göle yansıyan rengarenk ışıklar, karanlığın sessiz derinliğini bozuyordu; her zamanki yanılgılardan biriydi bu insanlar için. Işıklı geceler dinlendirici değildi asla; ışık zihnin dinlenmesinin önündeki en büyük engeldi. Gecenin asaleti karanlıktaydı; ışıkların gündüzü geceye taşıması gerçek bir haddini aşma girişimiydi ve insan bunu hep yapıyordu. 

Oysa şu anda oturduğum mekanda ve gölü çevreleyen kıyıların tümündeki ışıklar olmasa, insan ışığın yansıyarak hatırlattığı her nesneyi ve o nesnelere bağlı ardışık yansımalarla hatırladığı sonsuz nesnenin etkisiyle zihninin derinliklerinde yol almak zorunda kalmayacak, zihninden sadece kendi seçtiği şeyleri dikkatine alacak ve karmaşayı sağaltacaktı. Dinlenmek böyle bir şeydi. İnsanın yaktığı ışık, gerçek amacı bu olmasa bile körleştirebiliyordu.

Zihnimi toparlamam gerekiyordu. Şimdilik buradaydım ve ışıkların varlığını engelleyemezdim. Çayımı içecek, bugün olanı, ama bitmeyeni zihnimde ölçüp biçecek ve hayatımın normal akışına dâhil edecektim. Bunu yapmak zorundaydım, yoksa hayatımın akışındaki denge bozulacaktı ve hiçbir şey yapamaz hâle gelecektim. Yirmi üç flashdiski okumak ve kararlar almak için başka türlü hazır olamayacağımı biliyordum. Şeylerin şeylerle ilişkisi zihnimde o an ilgilendiğim şeyi geçici merkez alarak sonsuz yönlü sonsuz tane zincir oluşturuyordu. Bu zincirlerin sonsuzluğunda kaybolmamak için, kontrolü kaybetmemek için zihnimi sakinleştirmeliydim.

Şey neydi? Zihnim şeylerle ve şeylerin diğer şeylerle ilişkilerinde ortaya çıkan yeni şeylerle meşguldü hep; diğer yaratılmış ve yaratılacak olan tüm insanlarda olduğu gibi... Şeyler'den sorumluyduk, Şeyler'in asıl kimliklerini bilmekle mükelleftik, çünkü bize öğretilmişti... 

Bakara Suresi 31, 32, 33 ve 34. ayetlerde meleklere bile öğretilmeyen şeylerin bize öğretildiğini biliyorduk: 

'Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi. Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler. Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi. Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.'

Biz Allah'ın bize öğrettiği isimleri, yani kavramları, yani yaratılmış olan şeylerin en temel, çarpıtılmamış ve saf halleriyle isimlerini biliyorduk, ama Adem'den bu yana bu bilgimiz ilk günkü gibi saf kalamamıştı. Şeytan, bilgiyi tahrif edecekti en akıllıca düşmanlık tekniği ile... Zaten yaşadığımız en büyük sorun, kavramlar ve onlara yüklenen anlamlar değil miydi? Biz ki meleklere bile öğretilmeyenleri bilenler olarak Şeytan'ın çarpıttığı kavramlara ait bilgilerimizi Kur'an'dan başka bir doğrulayıcı-yanlışlayıcı olmadan nasıl arındıracaktık ki? 

Nesillerin aklına girmişti Şeytan, Allah'ın bize öğrettiği isimlerin neyi temsil ettiğine dair kanaatlerimizi, anlam bozunmaları ve anlam kaymaları oluşturarak yok etmeye çalışmış ve her seferinde başarılı olmuş, Allah yeni peygamberler ve kitaplarla isimlere, kavramlara dair karmaşayı ortadan kaldırmıştı. Son müdahale de Kur'an ve Allah'ın elçisi Muhammed'le olmuştu ve bu bizim için, insanlık için son şanstı. Aksi halde birbirimize zulmedecek, birbirimizi öldürecek ve bunu da iyilik olarak tanımlayacaktık. 

Şu hâlde, şu anda ABD, Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan, İsrail, İran dünyadaki bütün kötülüklerden ve katliamlardan sorumlu oldukları halde, demokrasi ve insan hakları adına çalıştıklarını yüzsüzce söylerken, onlara inanan insanlar neyin doğru ve iyi olduğunu ya da yanlış ve kötü olduğunu, öldürülürken yahut yaşarken ancak tek tek ruh hastaları haline gelince anlayabiliyorlardı. Çünkü kavramlarla bağı bozulan insanın zihninde asla bir dinginlik oluşmamıştı ve cehennem alevleri zihnin her yerini saracak şekilde yayılmışlardı.  

Şimdi de öyleydi insanlar. Meditasyon, yoga gibi döngüsel boşluklar üreten binlerce yıllık Budist ritüelleri ile huzur ve dinginlik arayanlar, kavramlarla, şeylerle ilişkilerini kaybedenler kaybedenler veya hiç bu tür ilişkileri bulamamış ve kuramamış olanlardı. Allah Ra'd Suresi 28. ayette anlattığı temel çözümden habersiz olarak kendilerini merkeze alan aldanmışlardı: "Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur."

Allah'ı anmak; ancak Allah'ın bize öğrettiği şekilde düşünerek ve zikrederek mümkün olurdu. Binlerce kez Allah diyerek, Allah'ı anmış olur muyduk? Yoksa Allah'ın her şeyin sahibi olduğunu düşünerek, hayatımızın bütün ayrıntılarını onun emrettiği şekilde düzenleyerek ve sadece onu ve onun adını yücelterek yaşayarak Allah'ı anmış olmaz mıydık? 

Binlerce kez Allah'ın adını anan ve hiçbir şey yapmayan miskinlerin, bu dini ve bu dine inanmış olanları dünyanın en mazlumları olmalarından ve gadre uğramış olmalarından sorumlu olduklarını hepimiz biliyorduk, Sufizm, yani Tasavvuf  adlı gölge bir din üreterek müslümanları aldatanlar, her şeyin iki yüzü olduğunu iddia ederek şeyleri temel alanlarından ve köklerinden kopardılar, insanları boşluğa sürüklediler, oysa Allah'ı andıklarını ileri sürüyorlardı. Kur'an'ın anlattığı her şeyin Zâhir (görünen)ve Batın (görünmeyen) olmak üzere iki anlamı olduğunu ve kendilerinin görünmeyen anlamı bildiklerini iddia ederek şeylerin ismini ve anlamını Şeytan'ın istediği yere taşıdılar.  

Sahip oldukları hangi özellikleriyle Bâtın'ı biliyorlardı? Bâtın neydi? Bunu bize açıklayamadıkları için yalanlar uydurdular; Allah'tan doğrudan bilgi aldıklarını iddia ettiler. Oysa peygamberler bile bu imkana sahip değildi. Tasavvuf'un şeyhleri binlerce yıl önceden gelen Firavun'un büyücü rahiplerinin uydurmalarını, gizemli felsefelerini İslam veya Kur'an'ın özü diyerek müslümanlara anlattılar. Oysa her şeyin Zâhir'ini de Bâtın'ını da bilen sadece Allah'tı. Bugün yaşadığımız derin kaosun temel ve en önemli sebeplerinden biri buydu. Sufizm Dini'nin çarpıttığı ayetlerden biri de Hadîd Suresi 3. ayetti: "O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir." Onlar yalan söylüyorlardı, onlar Zâhir ve Bâtın olan Allah'ı bilmiyorlardı.

O halde 'şey'e ve 'şeyler'e gereken önemi vermeliydim. Düşünmeliydim. Göl sularında yansıyan insan eseri ışıkların zihnimi dağıtmasına, şeylerle ilişkimi etkilemesine izin vermeden ve bu sorunu bu gece yarısı olmadan çözmem ve eve gitmem gerekiyordu. Çayımı tazeledim ve zihnimin akışını zamanın dışına bıraktım.


<<Önceki                              Sonraki>>


[1/6 (30)]


Seçkin Deniz, 21.10.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman


Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı