28 Ekim 2019 Pazartesi

SA8087/SD1520: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 4

"Bu tutumun sürekliliğini de kaosla doldurulan dünya hayatını anlayarak, anlam kaymalarını belirginleştirip göstererek ve şeytanlar tarafından tanımlanmış ve işaret edilerek gösterilmiş olanlardan başka farklı çıkışların olduğunu göstererek sağlayabilirdik."


'Şey', madde, ruh, eşya, söz, olay, iş, durum, duygu veya kastedilen yönelinmiş olgu ya da düşünce yerine kullanılan bir sözcüktü. Aynı anda kapsamı, sınırları daraltılarak belirlenmiş her şeyi temsilen kullanılabileceği gibi, kimliği dolayısıyla kapsamı, sınırları yoğaltıldıkça belirsizliği de doğuran bir sözcük. 

Eğer, evrenin (kâinâtın) şeylerden oluştuğuna dair tezlere kuantum fiziğini dikkate alarak bakarsak, geçmişte atom olan şey, şimdi parçacıkları temsil edecek ve çıplak bir gerçekle karşılaşacaktık; küçük şeylerin küçüklüğünün alt sınırına ulaşamayacağımız gibi büyük şeylerin üst sınırına da ulaşamayacaktık, ancak mümkün olduğu kadar küçük şeylerin bileşikler oluşturarak daha büyük şeylere dönüştüğünü görecektik. Şeylerin küçükten büyüğe doğru form değişimleri ile elde edilen bileşikler farklılaştıkça da onlara verilmiş adları görecektik.

Yani şeyler diğer şeylerle bileşik oluşturduklarında kapsamları ve sınırları belirginleşiyor ve böylece farklı anlamlara karşılık geliyorlardı. O halde şeylerin diğer şeylerle ilişkisi biz 'şeyler bileşimi' olan insan için anlam taşıyordu. Şeylerin maddî-somut-fiziksel nitelikleri ile değerlendikleri alanlar ile manevî-soyut-metafizik nitelikleri ile değerlendikleri alanlar da birbirinden bağımsız değildi. 

Şeylerin somut-soyut ayrımına tabi tutulması anlam kaymalarında bir tür düşünebilme zemini bulmak için üretilmiştir diye düşünüyordum. İyi tanımlanmamış somut veya soyut şeylerin, dünya ve insan var oldukça insan tarafından daha iyi tanımlanabileceği zaman aralıkları da var olacağı için, şeyler bileşiği olan yeni formuyla şeylere verilen adlarla birlikte yapılan somut-soyut ayrımı da geçiciydi, ayrım çizgisi de soyut aleyhine sürekli değişmekte ve ölçülebilen niteliği ile şeyler hızla soyut alandan somut alana kaydırılmakta idi.

Geçmişten bugüne soyut olarak tanımlanan birçok şeyin artık somut olarak tanımlanmaya başladığı fiziksel alanda üretilen kuantum teorilerinin gelecekte yine değişecek olan geçici olarak kanıtlanmış birer teoreme dönüşüyor olması şeylerin sağlam anlam zeminini yeniden kaydırıyordu ve bu durum yine yeni bir tür belirsizlik oluşturuyordu. Binlerce yıllık mazisi ile insan, fiziğin sınırlarını metafiziğe doğru genişletmenin ıstırabını, bulunduğu ve sağlam zannettiği anlam zeminini, bilimde ilerledikçe, zihinsel olarak geliştiğini düşündükçe belirsizliğe kaybederek çekiyordu. Aklın oluşturduğu geçici güven alanlarının kaybı, bu alanlara sabitlenmiş her türlü düşünceyi zeminini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakıyordu. 

Şeyler arasındaki ilişkilerin çözülmesi ya da bu ilişkilerin çözüldüğünün zannedilmesi kaskatı kesin gerçekliğin, bugüne kadar olduğu gibi, yine bilinebilir olduğu yanılgısına taşıyordu insanı. Yanılgılarını sevmekle mutlu olabilen insanın sonraya dair korkuları da bildiği şeylerin gerçekte kesin bilgi denemeyecek şeyler olmasından ürüyordu. Bilmek gibi büyük bir iddia böylece kendi varlık değerini koruyamaz hâle geliyordu. Bilenin gerçek karşısındaki tutumu korkuyla giydirilmiş olduğu içindir ki bilmeyenin bu korkudan bağımsız yaşayabilmesi mümkün olabiliyordu. 

Doğal olarak şeyler arasındaki ilişki dikkate alındığında, bilenle bilmeyen 'bir' olmuyordu. Bilenin aslında bildiğini sandığı şeyden bilmeyen haberdâr bile değil iken, gerçek karşısında ikisi arasındaki fark sıfıra yakın oluyor; bununla birlikte bildiğini zanneden 'korkuyor'du.

"Şeyler arasındaki ilişki kaç katmandı? Kaç bin yıl sonra çözebileceğiz? Ya da çözebilecek miyiz?" gibi soruları soran bir insanın korkmaması düşünülemezdi, bu soruları sorabiliyor olması onun bildiği şeyler karşısında güvensiz hissettiğini de kanıtlıyordu. 

Şeyler arasındaki ilişkilere karşı tutumu anlam zeminini kaybetme, zannettiğini bilme, güvensiz hissetme ve korkma gibi sınırlarla çevrili karanlık bir kuyuya düştüğünü bilen insanın ihtiyaç duyduğu tek şey, bana göre inanmaktı, büyük küçük her şeyi yaratan ve bilen ve şeyler arasındaki ilişkilerin tümünü bilen Allah'a eksiksiz olarak inanmaktı. Başka türlü bu karanlık kuyudan kurtulabileceğini umması bile imkansızdı, tuhaftır ki insan ummadan da yaşayabilen bir varlık değildi. İşte insan geçmişi boyunca 'umabilmek' için zihinsel arayışlara girmişti, oturduğu yerde kıpırdamadan düşünmüş ve aramıştı. 

Tabi her arayış, insanın geçmişteki gömülere de uğraması ihtimalini doğurmuştu; insan sırf insan olduğu için, kendisinden önceki insan gibi şeyler arasındaki ilişkileri benzer şekilde düşündüğü için tekrarlanabilir yanılgılara rastlayarak yanılgıların öğrenilmiş olma günahını da yaşadığı güne taşımıştı. İnsan insanı bu şekilde, yanılgılarını da miras bırakarak yanıltmaktaydı. Bu anlam zemininde de görülebilen şey, şeyler arasındaki ilişkilere dair bilinen şeylerin zannedilmiş şeyler olmaması gerektiğiydi. En'âm Suresi 116. ayet bu anlamda çok çarpıcı ve açıktı: "Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar."

Bu yüzden de Allah'ın şeyler arasındaki ilişkilere dair kesin, değişmemiş bildirilerinin var olması zorunluydu. İnsanın belirsizlik karşısında umduğu dinginliğin başka türlü olması da zaten mümkün değildi.

"Şeyler arasındaki ilişki kaç katmandır?" sorusunun, şeylerin ve şeyler bileşiği olan şeylerin insan tarafından tasnif edildiği her alanda geçici olarak cevaplanması insana yaşadığı dünya hayatını tanımlama kolaylığı sağlayacaktı; bu tamamen ve sadece bu anlamı taşıyordu, şeyler arasındaki ilişkilere dair gerçeğin tam olarak bilinememesi karşısında dünya hayatını tanımlama kolaylığı insan için en huzur verici çıkıştı. 

Ve tabi dünya hayatını tanımlamak, dünya hayatında hayatî derecede önemli şeylerin de tanımlanması gerektiği hissini doğuruyordu, tanım yapana göre tanım değer ve anlam taşıyacağı için, tanım yapma gücüne sahip olmak öncelik değeri de taşıyordu. Şeytan'ın, Allah'ın yaptığı tanımlara yönelik kasıtlı faaliyetleri, insana Allah tarafından öğretilmiş tanımların anlam zeminlerini kaydırmak maksadına matuftu. İnsanın zannettiği şeylere dair tanım yapma güdüsü de, şeytanın, kazandığı zaferi insana aitmiş gibi hissettirebilmesinden kaynaklanıyordu. Bu böyle bir döngüydü ve şeylerin birbirleri ile ilişkisi bu döngünün savaş alanında anlam kazanıyordu.

İnandığımız Allah, ‘şeyler’le ilgili bütün belirsizleştirme çabalarına karşılık her şeyi biliyordu. Hucurât Suresi'nin 16. ayeti kuşkuları giderici gücünü sarih bir şekilde ortaya koymaktaydı: ‘
De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”’

Allah'a inanan bir 'şeyler arasındaki ilişki meraklısı' için her şey şeffaftı, tanımlıydı; hangi şeylerin hangi şeylerle ne tür bir ilişki ile başka şeylere dönüştüğü ya da dönüşeceği kesin olarak belirlenmişti. Şeylerin maddi formda birbirleri ile kurduğu ilişkilerin yapısına dair araştırmaların bu zihinsel aralıkta yapılması insanda korku uyandırmayacaktı; insan bu aralıkta bildiği şeylerin sınırlarını doğru tanımlanmış diğer şeylerle aklını kullanarak belirleyecekti. 

Maalesef dünya hayatı tanım yapma gücünü elde etmek için çabalayan insanlar tarafından kaosa sürüklenmişti. Bu insanları kışkırtan elbette şeytandı ve insandan, cinden devşirilmiş şeytanlardı. Bu şeytanların şeyler arasındaki ilişkilere dair bilinebilir olanları bilinemez hâle getirme çabası içine girmeleri ve bilinenleri kendilerine hasredip diğerlerinden, ötekilerden saklaması, sonrasında da kendilerine ayrıcalık tanıyarak ötekileri bilinemezlik yanılgısı içerisinde karanlık kuyulara itmesi yaşadığımız kaosun nasıl bir belirsizlik ve korku iklimi inşâ ettiğini net bir şekilde göstermekteydi.

Bakara Suresi 77, 78 ve 79. ayetler, kaos, belirsizlik ve korku ikliminden doğan kuruntuların kaynağına işaret ediyordu: 'Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da bilir, açığa vurduklarını da. Bunların bir de ümmî takımı vardır; Kitab (Tevrat)’ı bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar. Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!' 

Bilim, felsefe, psikoloji, edebiyat, siyaset, ekonomi, din, sinema, tv gibi alanlara binlerce veri sokuşturan İbranileri hatırlamamak mümkün değildi.

Biz, şeytanlar tarafından dışlanmış ve kaosa itilmiş ötekilerden birazı olarak, belirsizlik ve korku iklimine karşı direniş bilinci oluşturuyor ve geliştiriyorduk. Direniş bilincinin var olması ve gelişebilmesi için de 'şeyler arasındaki ilişkileri' kendimize özgü bir zihinsel aralıkta yeniden, kirlerinden arındırarak oluşturacaktık, edindiğimiz tutum bu anlam zemininde karşı tutumdu ve kaynağını, gerekçesini kesin olan ilâhî bilgiye dayandıracaktı. Bu tutumun sürekliliğini de kaosla doldurulan dünya hayatını anlayarak, anlam kaymalarını belirginleştirip göstererek ve şeytanlar tarafından tanımlanmış ve işaret edilerek gösterilmiş olanlardan başka farklı çıkışların olduğunu göstererek sağlayabilirdik.

O halde şeyler arasındaki ilişkiye dair sorularımızın gerçek bir zemini vardı, dünya hayatını kesin olan bilgiye dayanarak yaşanabilir bir çerçeveye, kapsama ve sınırlara ulaştırmak istiyorduk. Yaşadığımız mekandan yola çıkarak, ev-sokak- mahalle-köy-kent-ülke-kıta ve dünya zemininde, insanların birbirleri ile ilişkilerinde şeylerin gücünü ve şeyler arasındaki ilişkilerin ürettiği her şeyi sorgulayabilirdik. Güvenilir olanla olmayanı ayırt edebilir, doğru tutumu berrak bir şekilde tanımlayabilirdik.

Kesin olarak biliyordum... Başka çıkış yolumuz yoktu. Şeylerin diğer şeylerle ilişkisi tamamen zihinsel çabalarımızla bir anlam taşıdığı için insanların zihinlerinde gezinen şeylere dair yeni tanımlar yapabilir, şeylerin diğer şeylerle ilişkisini insan için her an her gün yaşanan şeylerle ilişkilendirerek algılanabilir düzeye indirebilirdik. 




<<Önceki                              Sonraki>>


[1/9 (33)]


Seçkin Deniz, 28.10.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman


Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı