“Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?”
(Duha; 7)
-3-
“Git!” diyordu içinden bir ses. “Git!”
Bütün benliğini kaplıyordu, kaplamıştı bu ses. Bu ses
öyle candan, öyle içten, öyle samimi bir sesti ki; ürkmemişti. Hem kendi
sesinden farklıydı bu ses, hem farksızdı kendi sesinden. Farklıydı içinin
derinliklerinden kopup bütün benliğini saran bu ses. Kendi sesini hiç bu denli
ateşli, bu denli hevesli, bu denli şedit görmemişti, duymamıştı. Sanki bu ses
sabırsızdı. Sabırsızlık pınarından beslenmiş gibiydi bu ses.
Yok! Hayır! Bu ses kendi sesiydi. Sabırla beslenmiş
bir sesti. Sabır pınarından kana kana içmiş olan kendi sesiydi. Evet kendi sesiydi, kendi sesinden öte bir şey
değildi bu ses. Aşinaydı bu sese. Bu sesle hasbıhal etmişti kendini bildi
bileli. Bu sesle büyümüştü. Bu sesten emmişti gıdasını. Derinliklerinden
kaynayan, coşan bir sesti bu. Kendi sesiydi. Hem kendi sesiydi hem değil. Tüm
çaresizlerin sesiydi bu yüzden garipsememişti sabırsız gibi gelişini. Sabırsızlığı
andırışı bu yüzdendi, bu nedenle garipsememişti. Tüm öksüzlerin, tüm yetimlerin
sesiydi bu yüzden ürkmemişti.







