15 Ekim 2012 Pazartesi

SA80/PZ6: Menderes’in Yakası/ Askerlik Hatırâlarım



Sene 60’da askerdim. Adapazarı’nda. Levazım Bölüğü’ndeydim. Levazım astsubayının tayini çıktığından beri depoların anahtarlarını bana teslim etmişlerdi. Erbaş da değildim; ama bölük komutanım beni bütün depoların sorumlusu yapmıştı. On tane erim vardı; dışarıdan hamal getirirlerdi, çuval çuval mercimek, fasulye, pirinç, top top kumaşlar, ayakkabılar gelirdi. Hamallar , malzemeyi indirir, paralarını alır giderlerdi.

Bir gün erlerim bana, “Hamal getirmesinler biz taşırız, harçlığımız yok!“ dediler. Bölük komutanına söyledim, “Tamam!” dedi.  O kadar dua ettiler ki bana. Memleketten para gönderecek kimsesi olmayanlar, parası olmayanlar, öksüzler, yetimler. Depoları kitap gibi yapardık; kısım kısım ayırmıştım her şeyi. Çuvalların köşeleri bir hizada olurdu.


Milliyet Gazetesi okurdum. Her sabah nizamiyeye bırakırlardı, benden önce bölük komutanı okurdu benim gazetemi. İşte Deniz Baykal’ın Menderes’in yakasını tuttuğu fotoğrafı o zaman gördüm. Ankara Kızılay’da olmuş  o mesele. Menderes, Deniz Baykal’a sormuştu: “Ne istiyorsunuz?” Baykal cevap vermişti: “Özgürlük istiyoruz!” demişti de, Menderes, “Başbakan’ın yakasını tutuyorsun, bundan âlâ özgürlük mü olur?” diye cevap vermişti. Baykal bu ayıbı sonradan inkâr etti, ama ben okudum, gördüm. Şahitlik ediyorum şimdi de.

Bu memleket gavurun elinde olsaydı bu kadar zulüm görmezdi. Herkes bugünlerin kıymetini bilsin, bugünlere gelininceye kadar kim ne emek sarf etti ise, o takdirle yâd edilsin. Annemin babası da babamın babası da seferberliğe gitmiş dönmemişler; babam, anam kundaktaymış. Yetim büyümüşler. Dedelerim ne için öldüler? Vatan için, Din için, Namus için. Geçmiş zaman başkaydı; şimdi her şey daha başka…

60’da askeriye de namazımıza, orucumuza karışan, katışan olmazdı. Bazı uyanıklar oruç tutuyoruz diye sahura kalkar, gündüz de gider yemek yerlerdi. Bölük Komutanı, “Sahurda yemek çıkmayacak” dedi birgün. Biz oruç tutanlar kalktık, baktık ki yemek çıkmış; uyanıklar kalkmadı tabi.. O günden sonra da bizim sayımız kadar yemek çıktı, komutan denemiş hepimizi…

Teravih’e giderdik. Tel örgülerde bir delik vardı. Oradan çıkar, teravihi kılar, gelirdim. Hatta bir gün, bir arkadaşım da benimle gelmişti. Göçmen mahallesinden geçiyoruz; baktım arkadaşımın gözü balkonlarda. Göçmen kızlarına bakıyor. “ Eğer bir daha böyle yaparsan benle gelme, biz namaz kılmaya gidiyoruz, elin namusuna bakmaya değiil!” dedim. Bir daha da benle gelmedi. Bir kez bile sıkıntı çekmedim Ramazan boyu.

Eskiler bir hikaye anlatırlar; duymuştum. Bir asker bir gün bir balkona bakıyor. Balkondaki kızla işaretleşiyorlar. Asker gece kışladan çıkıyor ve o eve doğru yürüyor… Yarı yolda aklına karısı geliyor ve geri dönüyor. Gel geç zaman askerlik bitiyor, evine dönüyor. Anası hal hatırdan sonra soruyor,”Şu vakitte sen ne yaptın?” Asker korkuyor, ama olan biteni anlatıyor. Anası, “Eğer sen o eve girseydin senin de evine gireceklerdi!” diyor. “O gece kar yağmıştı, sabah baktım dış kapıya kadar bir ayak izi var, biri gelmiş geri dönmüş!”

Biz, analarımızın nasihatleri ile büyüdük. Depodaki kumaşları, ayakkabıları istihkakı gelmemiş olanlara vermezdim. Subaylar, astsubaylar bana kızarlardı. Hatta bölük komutanı ağzımı da aramıştı bir gün… “Bana elbiselik kumaş ver, kendine de bir potin al!” diye. Kabul etmemiştim.

Tüccar gelir giderdi, fakat ben her şeyi tek tek sayar, tartardım. Kantarın üstüne çıkmamış bir tek çuval yoktu. Kumaş toplarının ölçüsü belliydi. Geçmiş zaman…

Gençlik güzeldir; dosdoğru olur insan  genç iken. O zaman yakasını nefsin eline verdi mi bir daha kurtarması zor olur. Allah’tan utanmayı da insana anası, babası öğretir; mektepler değil. Şimdiki mektepler de terbiye verilmiyor zaten. Analar babalar akşama kadar çalışıp geliyorlar çocuklar kendi başlarına büyüyor.  Çocuklar terbiyeyi televizyondan alıyorlar. Yazık, bu memleketin pırıl pırıl evladına, yazık.

Menderes’i, Polatkan’ı Zorlu’yu astılar, haksızlık ettiler; iftiralar attılar, şerefleriyle oynadılar. Bu memleket 50 sene geriye gitti. Her tank sesi bu memlekete kan kusturdu. 71’deki hadi neyse, fakat 80 darbesi benim belimi kırdı. Darbeden  sonra Astsubayın bile altında sıfır reno vardı. Karnı zor doyuyordu subayın, astsubayın. Nereden getirdiler o kadar parayı? Yetimin, yoksulun hakkı kimsede kalmaz.

Esnaftım; Adana’nın yakın bütün köyleri, haftada bir sabah erkenden dolmuşla gelir, alış veriş listelerini bırakır, ikindiye kadar resmi dairede, çarşıda ne işleri varsa görür gelirlerdi. Çuval çuval zahire hazırlardım. Parasını ya buğdaya ya da pamuğa alırdık; enflasyon yoktu. Şükür, işimiz iyiydi. Darbe olunca, Bir subayı belediye başkanı birini de vali yaptılar; köy arabalarını şehre sokmadılar. 50 bin lira da her esnafa vergi yazdılar.

Biz götürü usûlduk. 50 bin lira büyük paraydı, dükkanda o kadar mal yoktu. Birçok esnaf bu parayı veremediği için dükkanını kapattı. Biz devlet dedik, tuttuk  parayı borç harç denkleştirdik, ödedik; lakin gel gör ki, artık köylü gelmez oldu. Biz ekmek, kibrit satar olduk, kirayı ödeyemez olduk, battık gittik.

80 öncesi günler… Allah bu millete bir daha o günleri yaşatacaklara fırsat vermesin… O zamanları da anlatırım bir gün, Allah dilerse…


Piro Zaza, Sonsuz Ark, 14.10.2012



Menderes'in Avukatı: Baykal Menderes'in yakasına yapıştı

Seçkin Deniz Twitter Akışı