31 Mayıs 2026 Pazar

SA12010/SD3810: Sıkıntı (Roman); 15. Bölüm-Hava 6

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Hiçbir gelişmiş Avrupa ülkesi bu saldırılardan sağ kurtulamazdı; ama Türkiye ayakta kalmayı başarmıştı, şirketler de önce ayakta kalmayı başaracaklardı. Olağanüstü haller olağanüstü çaba ve fedakarlık gerektirirdi."


Kim ne derse desin, insan kendi hayatını dış etkenlerin müdahalesinden bağımsız bir şekilde sürdürebilme kapasitesine sahip değildi. Bir günü bile planladığımız bir şekilde tamamlama olasılığımız çok düşüktü. Ankara’daki şirketin yöneticisi için hazırladığım brifingde kullanacağı sunumu gönderdikten sonra öğle namazı için odamdan ayrılmak üzereydim ki telefonumun sesi tekrar yükseldi.

Arayan Cevval’di; hafta sonu arabayla Adana’ya geleceklerdi. Sabır Taşı, Adana’yı ve eşimi çok merak ettiğini söylemiş ve gitmek için ısrar etmiş, yoksa kendisi bu sıcakta Adana’ya gelmezmiş. Ona Sabır Taşı’nı uçakla göndermesini, kendisinin gelmesine gerek olmadığını söyleyerek cevap vermiştim. O ise kahkahalarla gülerek telefonu kapatmıştı. Keyfi yerindeydi.

Telefon trafiği günün nasıl geçeceğini artık net olarak belirlemiş gibiydi. Ben Cevval’le görüşürken Fırtına aramıştı. Onu aradığımda sesi gergindi; İzmir’deki şirketin mâliyet-kâr ile ilgili sorunlarının çözümünde sıkıntılar yaşandığını söylemişti.

Enflasyon canlarını sıkıyormuş; kira, ulaşım, işçilik, ham madde maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı, ABD Başkanı Trump’ın 2018 yazında Türkiye ekonomisine yaptığı saldırı sonrası yükselen doların kazandırdığı faydaları her gün kaybettiklerinden şikayet ediyormuş şirket yöneticileri. İhracata odaklı bir pazarlama konsepti yürüttükleri için de dolar bazlı artışlar yapamıyorlarmış. Kendisinin şirketin raporlarını baz alarak ürettiği teklifleri ‘kâr yetersiz’ diye kabul etmek istemiyorlarmış, şirketi Avrupa Birliği ülkelerinden birine taşımayı değerlendiriyorlarmış.

Fırtına’ya, onları hiç kimsenin ikna edemeyeceğini, fazla ısrar etmemesini, şirketimizin çözüm tekliflerinin net ve nesnel olduğunu ifade etmesinin yeterli olacağını söylemiştim. Onların iş stratejilerini belirlemek gibi bir görevimiz yoktu. Aşırı kâr hırsı geçiş dönemlerinin en tehlikeli şirket iç güdülerinden biriydi. Birçok şirket bu yüzden iflas başvurusunda bulunmuştu. Sadece 2018’de bin beş yüzden fazla şirket konkordato ilan etmişti, ilk yedi ayında yaptığımız gözlemlere göre 2019’da, 2018’in iki katına yakın bir başvuru gerçekleşmiş olacaktı.

Bir ABD-NATO askerî darbesini durdurmuştu Türkiye; arkasından küresel finans kuruluşlarının uyguladığı finansal ambargo, kasıtlı olarak yükseltilen ülke risk puanı ve nihayet ABD Başkanının dünyanın tek mübadele aracı olan dolarla yaptığı doğrudan saldırı...

Hiçbir gelişmiş Avrupa ülkesi bu saldırılardan sağ kurtulamazdı; ama Türkiye ayakta kalmayı başarmıştı, şirketler de önce ayakta kalmayı başaracaklardı. Olağanüstü haller olağanüstü çaba ve fedakarlık gerektirirdi.

Fırtına bu konuda biraz kibar ve çekinik kalıyordu, daha açık sözlü olması gerektiğini vurgulamıştım. Bu onun ilk bağımsız görüşmesiydi ve zamanla şirket yöneticilerinin değişmez hırslarını kontrol altına almalarına yardım etmeye alışacaktı; bizim raporlarımızın ve tekliflerimizin şirketlerin nezdinde neredeyse kanun hükmünde olduğunu da görecekti. 

İtiraz edebilirlerdi, ret edebilirlerdi, ama sonuçta raporların ve sonuçların soğuk yüzü ile karşılaştıklarında çaresiz kabul ediyorlardı tekliflerimizi. Şirketlerini onların hırslarından koruyorduk, onlar da bunun farkına vardıkları zaman işimiz kolaylaşıyordu.

Fırtına ile görüşmem bittikten sonra öğle namazı için mescide yönelmiştim; abdestim vardı, ancak abdestimi tazelemek istemiş ve önce abdesthaneye uğramaya karar vermiştim. Duymaya alışkın olmadığımız bir şekilde çocuk sesleri geliyordu abdesthaneden. Birazdan günün en büyük sürprizi ile karşılaşacağımdan habersizdim.

Bizim iki delikanlı annelerinin koordinasyonunda abdest alıyorlardı; bana haber vermeden gelmişlerdi. Küçük oğlum abisine avuç avuç su fırlatıyordu. Karım beni şaşkınlıkla onlara bakar vaziyette görünce gülümsedi:

‘Babamı özledim, dedi küçük oğlun!’ dedi canlı bir sesle. ‘Büyük oğlun da sürpriz yapalım, dedi, bu yüzden seni aramadık, Mühendis!’

‘Hoş geldiniz!’ dedim ben de gayr-i ihtiyarî. ‘Ama çok yoğun bir şekilde çalışıyorum! Ne yapacağız?’

Çocuklar abdestlerini tamamlar tamamlamaz ayaklarında terlikleriyle yerlerinden fırladılar, ıslak elleri, kolları ve yüzleriyle bana sarıldılar.

‘Namazımızı kılalım, biraz oyalanırız, sonra da gideriz!’ dedi karım. ‘Bir de varsa çayını içeriz!’

Küçük oğlum ‘ben muzlu süt isterim’ derken, büyük oğlum sessizce bize bakmaya devam ediyordu. Duygularını hiç belli etmez, isteklerini söylemek için de acele etmezdi. Karım sık sık ‘büyük oğlun sana benziyor’ derdi.

‘Acıkmadınız mı?’ diye sordum. ‘Çok güzel yemekler hazırlamış Aşçı Sultan, çorba var, kuzu kavurma var, pilav var, salata var!’

‘Kahvaltıyı geç yaptık!’ dedi karım. Küçük oğlum ‘Ben kavurma yiyeceğim!’ dedi heyecanla. Büyük oğlum yine sessizdi...

‘Namazlarımızı kılalım önce!’ dedi karım.

‘Tamam!’ dedik ben ve çocuklar aynı ânda.

Biz erkekler mescidine geçerken karım da kadınlar mescidine geçti. Mescide girdiğimizde büyük oğlum, ‘Sabah namazına niye kaldırmadınız bizi, Baba?’ diye sordu ansızın.

‘Babamın beni sabah namazı için uyandırdığı zamanları hatırlıyorum, Babacığım!’ dedim. ‘Her seferinde babamın sesini duymadan önce uyanmaya çalışırdım, bazen de şeytan dürterdi hiç yataktan kalkmak istemezdim. Babam zorlamazdı beni, sadece seslenirdi. Onun sesi Şeytan’la girdiğim mücadele de destek oluyordu bazen. Bazen de diyordum ki ben kendim namaza kalkmalıyım, Allah’a zorla değil, içtenlikle ibadet etmem gerek. Ben geldiğimde siz henüz uyumuştunuz, çok geç geldim eve, sabah da sizin uykunuzu bölmek istemedim. İstedim ki siz kendiniz her sabah bilinçli bir şekilde kalkın ve sizi yaratan Allah’a içtenlikle ibadet edin. Anneniz de öyle düşünmüş olabilir!’

‘Dedem de nenem de uyandırmadılar işte!’ dedi asık bir yüzle. ‘Bir daha kimse beni sabah namazı için uyandırmasın, ben kendim uyanırım!’

‘İnşaallah, Babacığım!’ dedim, başını sevgiyle okşayarak. ‘İnsanın namaz sınavı ömür boyu sürer, Şeytan insanın nefsini dürter, bir sürü bahane üretir; önemli olan Şeytan’a yenilmemektir!’

Küçük oğlum hemen atıldı:

‘Ben Şeytan’a yenilmeyeceğim, Baba!’ dedi bağırarak. ‘Ben çok güçlü olacağım, sabahları herkesten önce uyanacağım!’

‘Hep birlikte uyanacağız inşaallah!’ dedim gülümseyerek. ‘Hadi şimdi namazımızı kılalım!’

Biz, bir adam ve iki çocuk, öğlenin farzını cemaat olarak kıldık, imam bendim, müezzin ise büyük oğlum. Günün yoğunluğunu ve yorgunluğunu unutmuştum artık. Mescid bize huzur veriyordu, odağımızda Allah vardı.

Sadece Allah...


<<Önceki                      Sonraki>>


[27.05.2026, 15/13 (1109))]


Seçkin Deniz, 31.05.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı