16 Mayıs 2026 Cumartesi

SA11991/SD3799: Sıkıntı (Roman); 15. Bölüm-Hava 1

  Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 “De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyilik edin. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırıyoruz. (Zina ve benzeri) çirkinliklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. İşte (Allah) size bunları tavsiye etti; umulur ki akledersiniz. Ve yetim malına yaklaşmayın, ancak rüşdüne erinceye kadar en güzel suretle başka. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz kişiye gücünün yetmediğini teklif etmeyiz (yüklemeyiz). Konuştuğunuz zaman akrabanız bile olsa âdil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte (Allah) size bunları tavsiye etti; umulur ki öğüt alırsınız. Ve işte benim dosdoğru yolum budur, ona uyun! Sizi onun yolundan ayıran başka yollara uymayın! İşte (Allah) size bunları tavsiye etti; umulur ki korunursunuz!”
Kur'an, En’âm Suresi, 151-153. Ayetler


15. Bölüm/ Hava

Akletmek, öğüt almak ve korunmak için Allah’ın tavsiye ettiklerine uymak gerekiyordu. O kadar özgür bırakmıştı ki bizi Allah, ‘tavsiye’ ediyordu sadece... insanların çıkardığı ve insanın özgürlüğüne karşı dayattığı âmir kanunlara hiç benzemiyordu ayetler. İnsan, isteyerek, bilerek, farkında olarak yapsın yapacağını istiyor Allah, diye düşünüyordum; riyakarlıkla değil.

Kolağası’nın odasına doğru ilerlediğimde aklımdan geçenler bunlardı. Müziğin o yumuşak çağrısına dalmıştım kapı koluna uzanırken, Kolağası’nı içeride çalışırken gördüğümde de şaşırmıştım. Ona evine gitmesini söylemiştim çünkü.

‘Selamünaleyküm,... seni evden kovacak kimse de yok ama!’ demiştim gülümseyerek. ‘Neden gidip dinlenmedin?’

Beni görünce ayağa kalkmıştı hemen.

‘Aleykümselam, Abi!’ demişti heyecanla. ‘Yarın sabaha hazırlık yapmam gerek; Fırtına’yı havaalanından alıp evine bıraktıktan sonra eve gider dinlenirim, dedim!’

Oturmasını istemiştim, ayağa kalkmasına gerek olmadığını belirterek. ‘Olsun, Abi!’ demişti. ‘Ben rahat edemem öyle!’

‘Müziği açık unuttuğunu zannettim ben de!’ demiştim gülümseyerek. ‘Şaşırdım hatta; bu kurmay kafa nasıl unutur böyle bir ayrıntıyı diye. Burada olacağın aklıma bile gelmemişti!’

Ayaktaydı hâlâ; telaşlanmıştı hemen:

‘Müziği kısık sesle dinlediğimi sanıyordum, Abi!’ demişti. ‘Çok mu rahatsız edici?’

‘Hayır, değil!’ demiştim, onu sakinleştirerek. ‘Şirket çok sessiz ve mimarî akustik olunca gayet hoş bir atmosfer oluşmuştu; keyifle dinledim!’

‘Sözlü müzikleri sevmiyorum, Abi!’ demişti biraz da sıkılarak. ‘Sözler insanın dikkatini dağıtıyor, duygularına orantısız bir baskı uyguluyor!’

‘Haklısın!’ demiştim sakin bir sesle. ‘Ben de sözsüz, enstrümantal müzik dinlemeyi seviyorum. Acıkmadın mı? Aşçı Sultan yemeğin piştiğini söyledi, ben gidiyorum, istersen sen de gel!’

‘Biraz daha çalıştıktan sonra gidip yerim, sağ ol, Abi!’ demişti dalgın bir şekilde. ‘Yarının programını hazırlamam ve akışı aksatmadan işe dahil olmam gerek bir an önce. Fırtına’nın sorumluluklarının sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor, bilmek zorundayım. Biraz sohbet ettik, birçok soru sordum onu havaalanına bırakırken, ama içim rahat etmedi!’

Ona kolaylıklar dileyerek odasından ayrılırken zihnimdeki şeyler birbirine sürtünmeye başlamıştı. Bu kadar dikkatli ve ince düşünceli olan birinin bu hayatta ne kadar zorlandığını kendimden biliyordum; maalesef çok ağır bir yüktü bu. Hiç kimsenin kendisine yüklemediği yükleri insan kendisine yüklüyordu böyle olunca.

Evet; insan isteyerek yapıyordu her şeyi ve isteyerek yaptığı için de daha ağır yüklerin altına giriyordu farkında olmadan. Emir-komuta zinciri ile olacak bir şey değildi bu. İçtenlik ve samimiyet, uzmanlığın temel direktörleri haline geliyorlardı. Akletmek, öğüt almak ve korunmak ancak o zaman mümkün oluyordu.

Şirkette kurmak istediğim ağ tamamen bu standartlara bağlı olarak oluşmuş gibiydi neredeyse. Allah’a hamdettim. Hiç kimse bir başkasını kıracak, incitecek bir şekilde davranma hakkı olmadığının farkındaydı; herkes sorumluluklarının sınırlarını biliyor ve gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirmeye çalışıyordu.

Bence bir Müslüman böyle olmalıydı; kendisine, ailesine, çevresine, işine ve kendisini yaratan Allah’a karşı sorumluluklarını dosdoğru bir şekilde idrak etmeli ve öyle de davranmalıydı. Bunun için de akıl vazgeçilmez bir araçtı.

Mutfağa girdiğimde mis gibi yemek kokuları arasında birkaç mühendisimize yemek servisi yaptığını görmüştüm Aşçı Sultan’ın. Gündüz ekibindeki arkadaşlarımız neşeli bir şekilde sohbet ediyorlardı; bazen iş akışına bazen de günün siyasî gelişmelerine dair notlar aktarıyorlardı birbirlerine.

‘Siyasî gelişmeleri de iş akışı gibi yorumluyorsunuz arkadaşlar, afiyet olsun!’ demiştim yanlarına gittiğimde. ‘Yemeği benim gibi piştikten hemen sonra yemeği sevdiğinize göre, siyaseti de sıcak sıcak seviyorsunuz demek ki!’

‘Hoş geldin, Patron!’ demişlerdi gülerek. Hepsi benden gençti. 

Birkaç günlük sakalla gezmeyi seven ve benim ‘Sakallı’ diyerek seslendiğim mühendisimiz, ‘Yemeği ve siyaseti soğuyunca kim sever ki?’ demişti neşeyle. ‘Hele Türkiye’deki siyasî gelişmeleri henüz kavrulmuş sistematik çerez olarak tüketmek çok daha güzel! Her biri ayrı telden çalan muhaliflerin Amerika’nın direktörlüğünde çeteleşerek Erdoğan’ı devirme çabalarının başarısız olacağını görememeleri, insanın aklından şüphe duymama neden oluyor!’

Sakallı, uluslararası ilişkiler bölümünü bitirmişti mühendislikten sonra; çok aktif bir siyasi akla sahipti. 

‘Yine çok yüksek bir bilinç düzeyine ulaşmışsın, Sakallı!’ demiştim neşesini paylaşarak. ‘Siyaseti bizim şirketin denetimine veren olsa muhtemelen insanlık tarihinde eşsiz ve benzersiz bir yapı çıkar ortaya. Biz, devletin yönetilmesine bile refakat edebiliriz bu gidişle!’

‘Ederiz evelallah, Patron!’ demişti Sakallı. ‘Yemek çok güzel, sohbet çok güzel, hayat çok güzel, masamızı şereflendir, lütfen!’

Her zamanki sohbetlerimizden biriydi bu da; onların masasına oturacağımı hepsi biliyordu zaten. Aşçı Sultan yemeğimi ayrı ayrı tabaklarda önüme koyarken ben de bu renkli sohbete çoktan dahil olmuştum. 

Burası bir okula benziyordu çoğu zaman; herkes birbirinden bir şeyler öğreniyor ve çok sıkı bir beyin fırtınası oluşuyordu yemek süresince.

Kimi zaman veri akışlarında problem olan şirketlerle ilgili çözülmez sandığımız sorunları burada çözüyorduk; kimi zaman siyasî polemiklerin kökenindeki algısal operasyonları deşifre ediyor, kimi zaman da ahlakla ilgili zihinsel alıştırmalarla çağırıyorduk dini ve felsefeyi. Edebiyat ise mizaha bulaşarak zihnimizi dinlendirmek için sık sık sıçrayıp duruyordu tabakların etrafında.

Henüz öğle vakti girmemişti, ama biz öğleyi de ikindiye bağlamayı alışkanlık haline getiren erkenci bir coşkuyla günün yarısından fazlasını bitirmiş gibi davranmayı seviyorduk; akşama daha çok vardı.

Ya da ben öyle sanıyordum. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[14.05.2026, 15/3 (1099))]


Seçkin Deniz, 16.05.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı