Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Bilgiyi ‘su’ olarak değerlendirdiğimde ‘insan susuz yaşayamaz’ diyordum; aklı ‘hava’ olarak değerlendirdiğimde ise ‘insan havasız hiç yaşayamaz’ cümlesi büyüyordu gökyüzünde. Kötü akıl da kirli bilgi kadar tehlikeliydi."
Açığa çıkan bu gerçeğe rağmen ne yazık ki aklını kullanmaktan kaçınanlar için hemen hiçbir şey değişmeyecekti. Eğer talep varsa arz da olacaktı, arz üretme kapasitesine ulaşanlar arzı sürdürmek için talep üreteceklerdi; bu döngü şeytanî bir döngüydü ve ustası da Şeytan’dı. Adem’le karısı ilk kurbanlar olarak bu döngüye ilk kapılanlardı.
Su Yazarı’nın, diğer bekçilerin, benim ya da bir başkasının çabaları ancak farkında olanlar için bir anlam iade edecekti. ‘Sıkıntı’ kendisini fark edenlerin derdiydi, fark etmeyen milyarlarca insan için bu döngü sürecekti maalesef.
Her zaman olduğu gibi, okuyanlar, üretilenleri tüketeceklerdi. Onları okumamış olanların masumiyeti insanlık için bir kurtuluş yolu açabilirdi belki, ancak arz sahiplerinin kurdukları sistem hiç kimseyi dışarıda bırakmamaya odaklanmıştı, herkesi kendilerine mahkum etmek için çok katmanlı stratejik planlar yapmışlardı. Sonuç olarak bilgi çağı olarak yüceltilen yirmi birinci yüzyılda insanlık bütün olarak köşeye sıkışmıştı.
Aşçı Sultan’ın sesimde fark ettiği şey bu can sıkıntısının köklerinde çalışmamdan kaynaklanıyordu. Ne olursa olsun, akılla ilgili üretilmiş her şeyi bir kenara iterek düşünmekte ısrar etmeliydi insan. Modern çağ aydınlık vaat ederek aydınlıktan kaçırmıştı insanı; akılla oynamıştı, insanı susuz bırakmıştı. Akıllı olduklarını zannedenler de kirli bir akılla donatıldıklarını bilmiyorlardı.
Aklı olmayan insan susuz bir beden kadar zayıftı; diğer insanlardan, Şeytan’dan ve nefsinden kolaylıkla etkileniyordu. ‘İyi akıl, kötü akıldan kaçar’, diyordu eskiler. İyi ya da kötü akıl var mıydı? Aklın sıfatları insanın veya bir eylemin sıfatları gibi değerlenebilir miydi?
Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değildi. Akıl bir araçtı, onun iyi ya da kötü olması mümkün değildi. Buna karşılık eskilerin insan ruhuna biçtikleri her kılıf, insan davranışlarına yükledikleri her sıfat akla atfediliyordu; bu itibarla, akla dair her şey, aynı zamanda insana dair olandı.
İyi aklın kötü akıldan kaçtığı gerçeği, güçlü olanın kaçması ile aynı anlamda değildi elbette. Her iyi akıl-kötü akıl mücadelesinde konu olan en temel şey tutarlılıktı. İyi akıl, tutarlılığı tanımayan kötü aklın bulunduğu mekanlarda bulunmayı asaletine uygun bulmazdı; bu, kötü akılla birebir mücadele etmemeyi tercih etmekle eş anlamlıydı.
Böyle durumlarda hep Furkân Suresinin 63-64. ayetleri yankılanırdı zihnimde:
‘Rahmân’ın kulları, yeryüzünde mütevazi olarak yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” derler. Ve onlar, gecelerini Rableri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler!’
İyi aklın, kötü aklı birebir deneyimlerle ikna etme şansı, insanlık tarihinde görüldüğü üzere pek yüksek değildi; iyi akıl daima kendi gerçeğini kendi diliyle dileyene ulaştırmayı tercih etmişti, kötü aklın ikna yöntemleri nefsin araçlarıyla sık yoğun çalışıyordu ve çok etkiliydi.
İyi ve kötü her zaman var olacaktı; iyi aklın kötü akılla aynı yerde durmaması farklarının belirginleşmesi açısından da önemliydi.
İnsan, kendisini ilgilendiren, zihnini meşgul eden herhangi bir konu hakkında fikirler yürüten bir varlıktı. Onun yürüttüğü fikirler, daha önce kendisinin edindiği azıklardan besleniyorlar, başkalarının tecrübelerinin verdiği güçle, insanın kendi zekâsı ve -bütün bunları kontrol eder gibi görünen nefse mahkûm olmuş- iradesi ile ilerliyorlardı.
Allah’ın çok sık bahsettiği ‘selim akıl ya da akl-ı selim’, varsa da yoksa da o yolda kendisini başkalarına gösteriyordu. Varsa, varlığını belirginleştirerek fikirlerin yürüdüğü yolun doğru veya yanlış olduğunu fark ettiriyor; yoksa, olmadığı için kimse yolu sorgulayamıyordu. Ve insan nefsin egemenliğinde olan iradenin hükmettiği bir akılla o yolu genişletmeye ya da ilerletmeye devam ediyordu.
Aslında buna genişleme ya da ilerleme denemezdi, zira nefsin hâkim olduğu herhangi bir fikrin genişleme ya da ilerleme şansı yoktu; nefs insanı daima olduğu yerde dönmeye ve kuyu kazmaya sürüklüyor, onun bocalamasına, kararsız kalmasına ve fikirden uzaklaşmasına sebep oluyordu.
Selim aklın yokluğu, aklın yokluğu anlamına da gelmiyordu; akıl daima vardı ve selim akıl, insanın niyetlerindeki esas iyiliklere hedeflenmişse mevcut oluyor, yerleşik hale geliyor, insanın hayatına daima o hâkim oluyordu; nefse geçit vermiyor, iradeyi dingin ve serin tutuyordu.
Oysa selim olmaktan uzak bir aklın en çok zorladığı insan iradesiydi; aklın 'selim' sıfatına sahip olup olmadığına bağlı olarak irade, yürüttüğü zihinsel işlemlerin içeriğinin derinliğini, sadelik ve iyilik miktarını belirliyordu.
Yani aslında fikir yürütmek o kadar kolay değildi; hele o fikirlerin çatışmalarıyla ulaşılan nihai hükümlerin doğru olup olmadığına bakmadan, fiiliyatı buna göre düzenlemek de büyük bir belanın içine girmek demekti. Buna da haksız bir şekilde 'akılsızlık' deniyordu.
Doğrusu 'selim akıldan yoksun olmak'tı; akılsızlık değil. İnsan akılsızca hiçbir sonuca ulaşamazdı çünkü, ulaştığı sonuçların tamamı akılla mümkün oluyordu.
O halde yürütülen fikirler yürüdükleri tek yolla yetinmemeliydiler, fikir sahipleri her adımda yolu sorgulamalı; doğru yolda gidip gitmediklerini gittiklerini anlamalılardı. Yoksa kendileri dahil, ne zaman, nerede kimi incittiklerini bilemezlerdi. Bir şeyler bilip de hiçbir şey bilmediklerini iddia eden eski ölü düşünürler, hâlâ birçok yerde birçok insanı incitiyorlardı.
Bilenle bilmeyen bir değildi; bilenin azığı, yürüdüğü yolda bildiğiydi; o, bilmeyenler gibi yürüme hakkına sâhip değildi. Çünkü, Allah’ın Zümer Suresinin 9. ayetinde bildirdiği gibiydi her şey:
‘De ki: “Bilenlerle bilmeyenler eşit midir?” Muhakkak ki ancak derin ve temiz akıl (aklı-selim) sahipleri öğüt alırlar.”’
Bilgiyi ‘su’ olarak değerlendirdiğimde ‘insan susuz yaşayamaz’ diyordum; aklı ‘hava’ olarak değerlendirdiğimde ise ‘insan havasız hiç yaşayamaz’ cümlesi büyüyordu gökyüzünde. Kötü akıl da kirli bilgi kadar tehlikeliydi.
Yorulmuştum yine. Gün, önceki yirmi bir gün gibi çok yoğun geçiyordu. Aşçı Sultan’ın yemeği soğumadan gitmeliydim; bu ince düşünceli kadın, yemeği pişer pişmez yemeyi sevdiğimi bildiği için şirkette olduğum zaman hep haber verirdi.
İş akışlarını kontrol ettikten sonra çalışma odamdan çıktım.
Mutfağa doğru ilerlerken duyduğum sözsüz müzik sesi dikkatimi çekmişti. Şirketin akustik mimarisinin kıvrımlarında yankılanıp duruyordu yumuşak bir şekilde. Kolağası’nın odasından geliyordu ses. Çok hoş, şiirsel bir atmosfer oluşmuştu.
Burada olmaması gerekiyordu Kolağası'nın; asla böyle bir şeye rastlamamıştım, muhtemelen Fırtına'yı almaya giderken müziği kapatmayı unutmuştu.
Onun odasına doğru yürüdüm, müziğin yumuşak ritmine uyarak.
Hayat her şeye rağmen güzeldi.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
