Faruk Tamer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faruk Tamer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2020 Pazartesi

SA8956/FT43: Kötü Sanat, Amerikalı Netflix ve ‘Bir Başkadır’ Dizisi

“'Bir Başkadır'; tipik Netflix dizisi, basit, sinsi, kışkırtıcı ve izledikten sonra da iğrenç etkisini sürdüren bir wamp dizi.”
Seçkin Deniz, 19.11.2020, Twitter 

Kötü Sanat

Sanat faaliyetlerinin temelinde hastalıklı ve hiçbir zaman genelleştirilemeyen, tanımsızlığa mahkûm bir veya birkaç neden vardır. Bunu ‘sanat’ sözcüğünün Arapça’daki aslına bakarak yorumlayabiliriz; suni, yapay. Sözcük anlamından yola çıkarak varacağımız tanım şu olabilir: Gerçekte var olmayan, ancak ve yalnız sanatçının kendine özgü tasarımıyla var olan herhangi bir üründür sanat. Bütünüyle bir dışavurum amaçlı olması dolayısıyla sanatın derinliklerinde yer alan her bir varoluşsal parçacık, sanatçının ruhsal döngüleriyle inşâ ettiği tasarım(lar)ın kişiye özel çıktısıdır. Kişiye özel çıktıların tümü, kişinin ruhundaki hastalıkları da kaynak telakki ettiği için sanat faaliyetlerinin temelinde ‘hastalık’ vardır. Tarih boyunca bu değişmemiştir, günümüz görsel ve işitsel sanat faaliyetlerinin en temel özelliği hastalıklı olmasıdır; hastalıklı olana odaklanmasıdır.

5 Eylül 2018 Çarşamba

SA6771/FT42: Dizilerin Zaman Aralığında Felsefe Yetersizliğine Kaliteli Bir Örnek; Elimi Bırakma

"Felsefe yetersizliği, senaryonun en zayıf noktası. Peki nasıl bir Felsefe? Bu Türkiye'nin en büyük sorunu. Birey-karakter ve toplum modellerine ilişkin inşâcı bir yaklaşımla oluşturulacak bir felsefeden söz ediyorum."


"Hayat bazen kaybettiğin yerden başlar."

Bir sinema filmi ile bir televizyon dizisi arasındaki fark, bir hikaye ile bir roman arasındaki farka benzer. Hikaye ve sinema filmi başlar ve yazarın ya da senaristin belirlediği sınırlı bir 'sinema-hikaye zaman aralığı'nda gelişir ve biter; ancak roman ve televizyon dizisi öyle değildir. Roman ve televizyon dizisinin süresi, ilginin sürmesi ile doğru orantılı olarak bölümler halinde haftalarca, aylarca, hatta yıllarca devam edebilir; 'roman ve dizi zaman aralığı' bu nedenle daha esnek ve daha etkili bir aralıktır; etkisini sürdürmeyi, güncelle ilişkilenmeyi ve izleyenine sürekli bir zihinsel akışla dokunmayı hedefler.

1 Mart 2015 Pazar

SA1191/FT41: Bir Romantikler Hareketi; Diriliş Postası/ Yıl:38 - Sayı:12830

"28 Şubat sürecinde bizi yaktılar; fakat küllerimizden dirilip bugünlere geldik, çok şükür." 
Hakan Albayrak 
28 Şubat 2015, Diriliş Postası (Görece) ilk sayı, 'Merhaba' başlıklı Başyazı'dan


Romantiklerin, çevre koşullarına uyum sağlayamayan iflah olmaz isyancılar olduğunu düşünüyorum. Doğal olarak realistlerin çevre koşullarına uyum sağlama ustalığının da çoğunlukla kötücül bir tutum olmadığının da farkındayım. Dünya'yı daima realistler dizayn eder, romantikler realistlerin dizayn ettiği Dünya'dan başka bir dünya olabileceğini düşünerek isyan ederler. Bu tarih öncesinden beri süregelen ve süregideceği kesin olan bir döngü. Beşerî gelişimdeki süreklilik de bu döngüye mahkûm.

Romantiklerin insan doğasına dönüşü simgeleyen başkaldırısı, realistlerin akla duyulan ihtiyaç kurgusuna zaman zaman ya da çoğunlukla yenilse de, kahredici bir gerçek var; romantikler asla oldukları gibi kalmadılar, kalmıyorlar; elde ettikleri gâlibiyetler onları bir süre sonra amatör birer realist hâline getiriyor. Sıcakkanlı romantiklerin çok azı realistlerin profesyonel soğukkanlılığının farkına varabiliyorlar, farkına vardıklarında da çoğunlukla iş işten geçmiş oluyor.

21 Aralık 2014 Pazar

SA1053/FT40: Elif Şafak’ın Didaktik Romanı ‘İskender’; Boşluğun İkiz Kemikleri

“Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…”
 Elif Şafak, Yazar


Bir romancı, parlak, yıldızlı/yaldızlı göğüyle bir fânus içinde yazar romanını. O fânusunda yalnızdır; bir büyücü gibi parmaklarını oynatır ve fânusun içinde özgürce uçuşan harflerini dilediği dizilişlerle sözcüklere, cümlelere ve parağraflara dönüştürür. Parmaklarındaki güç zihninden kılcal damarlarına inen kurgudan beslenir. Bazen içindeki fânustur zihni; bazen fânus kurgusudur yazarın.

Ve roman bitene dek o fânus o büyücüyü, o büyücü o fânusu  terk edemez. Roman bittiğinde ise romancı bitkin ve büyüsünün sonuçları için meraklıdır. Fânus dağılır ve herkes romanı ve romancıyı görür. O andan sonra artık herkesin özgür harfleri dudaklarından dökülmeye başlar. Eleştiriler göktaşı yağmurları gibi dökülürler. Ne yazık ki; büyücü korumasızdır ve artık gök durulana dek başkalarının büyülerine tahammül etmek zorundadır. Büyücünün kelebeği konacağı sonlu sayıda zihin aramaya çıkmışsa da, gök asla tekin değildir; göktaşları asla küçük değildir.

13 Aralık 2014 Cumartesi

SA1039/FT39: : Kıstırılmış İnsan; Adaletsizlikten Kaçış Planı- Sonraki Üç Gün -The Next Three Days-

“Tüm deliller aksini gösterse de bir insan masum olabilir; siz inanmasanız da, bu masumiyet kendisini korumak için birilerine suç işletebilir ve birileri adalet/güvenlik sisteminizden kaçabilir.” 


Russel Crowe’un, Gladyatör, A Beautiful Mind, 3:10 to Yuma ve Robin Hood filmlerinde yansıttığı karakterlerin, Türkçe’ye Kaçış Planı olarak çevrilen ‘The Next Three Days’ filmindeki öğretmen karakterinden pek de farklı sinir uçlarına sahip olmadığını gördüğümde, iki şey düşündüm. Birinci şey; oyunculuklarını kanıtlamış oyuncular, karakterlerine uygun rol içeren senaryoları seçiyorlar. İkinci şey; iyi oyuncuların hangi rollerde oynadıklarının önemi yok; onlar her rolü kendi karakterlerine uygun bir forma sokuyorlar.

Düşündüğüm birinci ve ikinci şey, ardışık ve içiçelik ilkelerine göre doğru. Doğru, çünkü; Russel Crowe’den Robert De Niro’ya kadar 20. Yüzyılın son çeyreğinde ödül almış tüm Hollywod aktör ve aktrislerinin sinematografik özgeçmişlerinde bu gerçeği fark etmek mümkün.

7 Aralık 2014 Pazar

SA1028/FT38: Kurtlar Vadisi- Filistin; Miadı Dolmuş Transsal/ Psiko-Sosyal Terapiler

"7’den 77’ye, kırtasiyeciden berbere, kasaptan profesöre, hemen herkes diziyi ‘Kutsal Bilgi Kaynağı’ olarak gördü"


Tarih isimlerin enselerinden gölge tozunu alınca, konsept danışmanlarının rengine dair tüm belirsizlikler ortadan kalkacaktı; emindim. Kafamın bütün devrelerinde o soru yankılanıyordu. Neden?  Neden bu isim? Bir devrin deşifresi ise bu dizi, perdeleme ustası bir ismin (Soner Yalçın) konsept danışmanlığında ne işi vardı? Hatıralarını yazdığı her derin dal kesilip koparılıyordu meçhule doğru. 


Dalların budaklarla ilişkilerinde, orada burada, genetik çözümlemelerde ve dahi beyaz renkli kalburdışıların didiklenme törenlerinde var olan bu ismin danışman olacağı konseptin kök ruhunu nasıl yorumlayacaktık?

Yorumlayamadık haliyle; bekledik. Eğer bir daniş trendi varsa geçmişten şimdiye, daniş emretmiş kollar sıvanmıştı. Peki yoksa?

30 Kasım 2014 Pazar

SA1014/FT37: Hür Adam ve 57 yaşında Cesur-Tonton Çocuk

"Lafız mananın tabiatı müsaade ettiği ölçüde süslenmeli... Şekil, muhtevaya göre resmedilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı... Üslubun parlak ve revnakdâr olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da asla ihmal edilmemelidir... Hayal geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat da hiçbir zaman incitilmemelidir." 
Said-î Nursî


Zihnimin daktilosu tıkırdıyor yolda giderken. Tanıtım afişlerinden/fragmanlarından kalan bir ses çınlıyor kulaklarımda… Bir Mehmet Tanrısever filmi… Mehmet Tanrısever…Tanrısever…Tanrısever... Takırtı duruyor ve ‘Tanrısever’in sözdizimindeki içeriği ve nedenselliği irdeliyor kafamda bir güç. Mehmet Tanrısever, Mehmet Tanrı’yı sever mi demek? Severse hangi Tanrı’yı sever? Tanrı, genel bir ad olduğu halde Mehmet yalnızca Tanrı mı sever?

22 Kasım 2014 Cumartesi

SA1001/FT36: Kaliteli Günah’tan Öteye Öyle Bir Geçer Zaman ki

“Ben, ekranda ya da perdede her zaman bize ait hikâyeler olmasından yanayım. Dünya çapında başarılı olacaksak, kendi hikâyelerimizi anlatarak başarılı olalım istiyorum.” 
Zeynep Günay Tan, Yönetmen

İlk, beş yaşındaki Osman’ın gecenin bir vakti rüyasında geldiğini gördüğü babasına kapıyı açmak için yataktan kalktığı, kapıyı açtığı ve babasını göremeyince de, sabaha kadar dış kapının önünde, basamaklarda onu beklerken uyuyup kalarak hastalandığı sahnelerde dikilmişti dikkatimin kulakları.

Ateşlerle dolu bir günden sonra hastanede, Osman, en küçük çocuğunun hastalandığını duyup gemisinden koşarak başucuna gelen babasını gördüğünde de, büyük bir zafer tebessümüyle “Babama kapıyı ben açtım!” diyerek tekrar uykuya dalarken dalga dalga kabarmıştı içim. Sahneler ardı ardına eklense de kapıda Osman’la beraber babasını bekledim ben de. Dönüp dolaşıp aynı sahneleri replay modunda yeniden izledim zihnimde. Böyle bir sevgiyi, böyle saf bir sevgiyi, heyecanı hangi yönetmen yansıtabilirdi ki?

12 Kasım 2014 Çarşamba

SA984/FT35: New York’ta Beş Minare / Dördüncü Kestane'nin Kabuğu

"Ne de olsa yalanlarla doluydu 11 Eylül. Acar’ın FBI şefine doğrulttuğu sözel silahın namlusundan petrol ve bir milyon ölü Iraklı fırlıyordu. İslâmî terör varsa bu petrol vahşetinden üreyen bir hastalıktı işte." 
Faruk Tamer

Kestaneler karınlarında kocaman patlaklarla iştah açıcıydılar. Her zamanki gibi düşündürüyorlardı beni. Kabuklarından kolayca ayrılacaklar, keyifle yememe razı olacaklar mıydı? Denemeden bilemezdim. İlk kestane dağılıverdi elimde; kabuk sorun bile olmadı. Yerken biraz zorlandım. Ne vardı yani; tastamam ayrılsaydı kabuğundan. İkinci ve üçüncü kestanelerde de küçük inatlar dışında bir sorun olmadı. Ama dördüncü kestane çok inatçıydı. Bir kilo kestane yemişçesine yorgundum elim küçük su şişesine uzanırken.

4 Kasım 2014 Salı

SA971/FT34: Bir Alman BND/SS- Ergenekon İşbirliği; Kirli Propaganda Filmi; Takiye, Allah Yolunda

"Dünyada para belirli ellerdedir, bu paranın halkın, Anadolu insanının eline geçmesi ile bazı kıskançlıklar yaşandı.” 
Dursun Uyar, Yimpaş Yönetim Kurulu Başkanı


SS Propaganda Bakanlığı’nın sinema filmlerinin klasik Alman karakterine uygun, kaba, incelikten yoksun doğrudan hedefe yönelen formunu 21. Yüzyılın çağdaş kalıplarında yeniden görmek gerçekten şaşırtıcıydı. Anlaşılan Almanlar hiç değişmeyecek. ‘Takiye, Allah yolunda’ filminin o karanlık şeritlerini izlerken mağlup ve mağdur bir Fransız olmadığımızı, aslında hiçbirimizin SS panzerlerinin çıkardığı homurtulardan ürkecek kadar sinmiş de olmadığını modern neo-nazilere yüz yüze anlatmak isterdim.

Ve bir de Doğan Medya’nın dillere yapıştırdığı ‘Takiye’ denen şeyin aslının ‘Takiyye’ olduğunu, Takiyye’nin de ikiyüzlülük/dolandırıcılık demek olmadığını, aksine din ve vicdan özgürlüğünün bulunmadığı yerlerde din’in ve vicdânî kanaatlerin saklanması demek olduğunu, komik duruma düşmemek için bilmeleri gerektiğini söylerdim.

23 Ekim 2014 Perşembe

SA946/FT33: Bir Dönüşüm Serüveni; Eşrefpaşalılar

Aşağıdaki film analizini Fetullah Gülen'in liderliğini yaptığı, ABD-AB-NATO destekli başarısız 15 Temmuz 2016 FETÖ askerî darbe girişimini dikkate alarak yeniden okuyunuz. Bu analiz bir toplumun hakkı olan dini özgürlüklerin ABD-AB-NATO projeleriyle nasıl manipüle edildiğini, insanların İslam Dini kullanılarak nasıl aldatıldığını ve dönüştürülmeye çalışıldığını kanıtlayan temel örneklerden biridir. FETÖ  ve Ergenekon türü yapılar birbirleri ile çatışır görünürken amacın insanların yönetilebilir olmasını sağlamaya devam etmek demek olduğunu anlayacaksınız.
Faruk Tamer, 16 Temmuz 2016

"Ağır bir eleştiri yağmuru altındaki Fethullah Gülen, hak ettiği ve hak etmediği zihinsel tortuları nasıl kanalize edecek? Kendisini anlatan bu film, hakikaten gerçekten mi bahsediyor yoksa insanlar bir simülasyon mu izliyorlar?"

 -Kulak Kesiyorlardı, Kulak Kesildiler-

Hırsızlık, uyuşturucu ticareti/ tâcirliği, kumar, zina, içki ve insan katli… İnsanlığın öne çıkarıp kutsadığı tüm değerlerde ve dinlerde kötülüğün taşıyıcıları olarak tanımlandılar. Ve tarih kötülük tanımlarını netleştirip onların karşısında konumlanan tebliğleri ve tebliğcileri tanıdı. Kötülük kendi tanım alanında yaşamayı ilke edindi, kötülüğün karşısında duranlar da bu yaşam alanını daraltmayı… Eşrefpaşalılar filmi bir dönüşüm filmi. Film, bir tek adamdan yayılan duruşun, doğrudan üretilen ilkelerle çoğalmasının öyküsünü anlatıyor ve bir de aşk denilen şeyin…

Öykünün tarafları (Fethullah Gülen ve cemaati) ile öykü kahramanının karşıtları (Ergenekon Örgütü) arasındaki gerilimin hızla tırmandırıldığı 2010 yazı ve son baharı, tarihin en büyük sorgularından birine sahne olurken, önümüze konan sade bir gerçek var: Sevgi ve buna karşı Nefret.

14 Ekim 2014 Salı

SA932/FT32: Masonik Fısıltılar ve İki Ok Arası Bir Film; Duvarcı Ustası’nın Oğlu Robin Longstride -Robin Hood-

“Duvarcı ustasının oğlu Robin, bugünden itibaren kanun kaçağıdır; görüldüğü yerde öldürülecek… Hayatı boyunca kovalanacak.”
 İngiltere Kralı Yurtsuz John

İyi bir film seyrettik.

Yağmurun içselleştirilmesinde gök gürültülerinin etkisi çok büyük; ses görüntüyü üç boyutlu bir algı şölenine dönüştürüyor. İyi bir yönetmen, yani iyi bir Ridley Scott, filmin seslerini, ses efektlerini çok iyi kullanarak bizi filmin içine çekti. Görüntülerin gerçekliği, kameranın sınır tanımaz özgürlüğü her tarafı görmemizi sağladı.

Ata bindik, savaştık, Sherwood ormanlarını tepeden seyrettik, ağaçların arasına indik; kilisenin tohumlarını çalıp, tohumsuz kalan çiftçilere dağıttık. Saraya girdik, Kral denen kişinin özel hayatını gözledik. Baronların bir araya geliş sebeplerini, öldürülen, tecavüze uğrayan insanlardan ve yakılan kalelerden öğrendik.

3 Ekim 2014 Cuma

SA918/FT31: Bir 'Öteki' Prodüksiyonu; Uğur Dündar -İşte Hayatım-

“İlkelerin olacak, seni satın alamayacaklar.” 
Uğur Dündar, İşte Hayatım


Nedim Şener, 67 yaşındaki araştırmacı-televizyoncu Uğur Dündar’ın özenle seçilmiş hatıralarını ‘İşte Hayatım’ adıyla kitaplaştırıp, Uğur Dündar’ın sevgili çocukları Bora, Bartu ve Damla’ya ithaf etmiş. Üç çocuk için örnek bir insan, övünülecek bir baba; insanî kaygılar dolayısıyla saygı duyulacak bir yapım.

Ötekilerin yılmaz savunucusu, ajitasyon uzmanı Yılmaz Özdil’in, “Korktuğumuz için mi kaçarız? Kaçtığımız için mi korkarız? Bu sorulara kafa patlatmaktansa, yüzleşmemek en iyisi sanırım…”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”ı atasözü kabul eden topraklarda, ben mi kurtaracağım ülkeyi kardeşim? Ve haliyle… Bizim yerimize düşünecek, bizim yerimize elini taşın altına koyacak, bizim yerimize “korkmayacak” birini ararız. Çırpınacak… Boğuşacak… İftiraya uğrayacak… Yargılanacak… Bizim yerimize yanacak biri olsun isteriz. Korkularımız yüzünden gasp edilen kimliğimizi, kişiliğimizi, haysiyetimizi, özgürlüğümüzü bize geri verecek biri… Bizim yerimize, bizim hakkımı arayacak biri. İşte o… Uğur Dündar’dır.” sunumu, Geray Gençer’in kapak tasarımı ve Mega Basım’ın baskısı ile 448 sayfa olarak Nisan 2010’da Doğan Kitap’tan çıkmış.

27 Eylül 2014 Cumartesi

SA908/FT30: Büşrâ: Lâhikâ1, Bilgi Destek Planı, Faaliyet Sıra No: 7

“Takva, Büşra gibi filmler kavanozu dıştan yalıyor.” 
Mesut Uçakan, Yönetmen


Subliminal mesaj: “Yalnızlığını ne kadar gizleyebilirsin?”

Film, asimetrik bir psikolojik harekât operasyonu. Bu sebeple filmi kendi ruhuna uygun bir atmosferde analiz etmek zorundayız. Teorilerin legal- illegal olmak gibi yasal zorunlulukları yok. Filmin geliştirdiği teorilere karşılık, bir teori geliştirmek hiç de zor değil; bu film TSK’nın köşe noktalarına çöreklenmiş faşist bir zihniyetin ürünü.

Başörtülü genç kızları ve kadınları etkin toplumsal katmanlardan uzaklaştıran, yıllarca kamusal alan tanımı yaparak bu hayalî alanının sınırlarını her gün biraz daha genişletip hedef kitleyi dar alanlarda kıstırıp yalnızlaştıran ideolojik faşizmin, bu yalnızlığı kişisel bir suç/tercih olarak başörtülü insanlara dayattığı son cümlesi, son sorusu: “Yalnızlığını ne kadar gizleyebilirsin?”

20 Eylül 2014 Cumartesi

SA896/FT29: Mızrak Çuvalı Her Zaman Deler; Adalet Peşinde- Law Abiding Citizen-

“Biraz adalet hiç olmamasından iyidir…” 
Nick Rice, Savcı


Adı ve afişiyle sıradan, klasik bir Hollywood aksiyon filmi önyargısı doğuran film; şiddet, gerilim, suç değişkenlerini kullanmasına karşın tematik bir film; senarist psikolojik ve sosyolojik eleştirel bakışını Amerikan Adalet sistemi ve uygulayıcıları düzleminde konumlandırmış, filmin kışkırtıcı ses tonunun Amerikan yargı sisteminin anti-demokratik genlerini filme ve yapımcılarına karşı harekete geçirmemesi için yüksek ölçekli susturucular kullanmış.

Savcı Nick Rice’in kişisel başarı istatistiklerinin düşmemesi gibi küçük ölçekli kaygılarla sabote ettiği bir davanın kelebek etkisi ile birçok insanın ölümüne neden olmasını temel paradoks olarak kullanan Law Abiding Citizen, sistematik hukuk eleştirileri için yeni bir kapı açıyor olmasa da, insanlık tarihinde kangrene dönüşmüş olan adalet arayışının sürmesi adına, Uğur Yücel’in Ejder Kapanı kadar öğretici ve etkileyici.

12 Eylül 2014 Cuma

SA884/FT28: Ortaya Karışık Misyoner Bir Film: Tanrı’nın Kitabı -The Book of Eli-

"Batılılar geldiklerinde ellerinde incil vardı, bizim elimizde topraklarımız… Bize gözlerimizi kapayarak dua etmemizi söylediler... Gözümüzü açtığımızda bizim elimizde incil, onların ellerinde ise topraklarımız vardı." 
Jomo Kenyatta, Kenya'nın İlk Devlet Başkanı 
(Doğumda konulan adı Kamua Ngengi, Hıristiyanlaştırılarak John Peter adı verildi, Adını Johnstone Kamau olarak değiştirdi)


Tam 30 kış, yani yıl, güneşten kavrulmuş Amerika’nın doğusundan batısına kadar yürüyen bir misyonerin öyküsünü anlatıyor film. Misyon; yaşanan savaş sonrası ozon deliğinin genişlemesi sonucu Güneş ışınlarının yakıcı, kavurucu yok edici etkisinin, yerkürede yeşil hiçbir şey bırakmadığı bir varsayım zamanında, her nüshası yok edilmiş İncillerden kalan tek nüsha’nın, kör alfabesiyle yazılmış Kral James İncili’nin, batıdaki yeniden başlama adasına götürülmesi.

Sinema dünyasından sessizce geçip gitmiş olması, yozlaşmış, paylaşmaktan ve şükretmekten uzak Amerikan toplumuna Hıristiyan değerlerinin hatırlatılması görevini üstlenen filmin, bu anlamda çok da başarılı olmadığını gösteriyor.

4 Eylül 2014 Perşembe

SA869/FT27: Köklere Tutunmak; Benim Adım Gültepe

“Bugün Prime Time’da televizyon ekranlarında başlayan bir dizi, muhafazakar medyanın, sinema, tiyatro, televizyon, edebiyat gibi alanlardaki seçeneksizliğini, yetersizliğini, acizliğini daha net bir şekilde görmemizi sağladı.”


Sanat’ın incelik ve derinlik yüklü ruhunun, büyük bir sabır ve emek gerektirdiğini yeniden hatırlamak zorundayız. Zihinlerimize çakılan batı kökenli görsel ve işitsel implantlardan kurtulabilmemiz için, günlük, gündelik hazırkonuşluluğun yakıp kavurduğu hayatımızı daha anlamlı kılacak akışlar edinebilmemiz için, ülkemizin ve dünyamızın hızlıca çalkalandığı ve çatıştırıldığı bugünlerde sektörel kaygılardan kurtulup düşünmek zorundayız.

Bunu bu toprakların iki yüzyıllık zavallılığına başkaldırdığı bugün yapmak zorundayız; bizden daha fazlasını yapmamızı bekleyen masumlar adına, alın teri ile günü akşama döndüren işçiler, pazarcılar, esnaflar, memurlar, hatta sanayiciler, akademisyenler, siyasetçiler ve devlet adamları adına yapmak zorundayız.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

SA856/FT26: Psikoanalitik Mantığın Kırılganlıklarında Çırpınan Kriminal Dehâ; Sherlock Holmes

“Hiçbir şey bariz bir gerçekten daha anlaşılmaz değildir.” 
Sherlock Holmes


Sinema’nın kategorik olarak estetik hâz duygusuna hizmet etmesi bir yana, senaryonun, kurgunun ve yönetmenin, uygun elemanlarla bir bütün hâlinde seyircide yaşattığı ritim duygusu çok önemli. Sinema ne hızlı ne de yavaş akışlar için iyi bir taşıyıcıdır; denge ister, seyirciye keyif aldıran bir denge…

Herhangi bir film, yönetmeninden, yerinde ve zamanında seyredenini koltuğundan kaldırıp filmin içinde yaşayan bir parçaya dönüştürmesi için gerekli ve yeterli olan akış hızını sağlamasını ister. İzlerken sıkıldığınız, bir an önce geçmesini istediğiniz sahneler -sizdeki keyfin boyutlarını/kalitesini dikkate almadığımızda - yönetmenin başarısızlığının en büyük kanıtlarıdır.

17 Ağustos 2014 Pazar

SA839/FT25:Ötenazi Planlayarak Öldürmektir, Jack; Bilmiyorsun! -You Don’t Know Jack!-

“Bu bir katil yüzü mü?”


“Is This The Face Of a Killer?” 

Filmin afişinde Al Pacino (Alfredo James Pacino)’nun alnına yazılan soru bu: “Is This The Face Of a Killer?” Çenesinin altında da ötenaziyi savunan Jack’ı anlamayanları suçlayan bir bakış açısı var, filmin adı: “You Don’t Know Jack". Bir İskoç dosta çek ettirdiğim gerçek anlamı ise şu: “Jack’ı tanımıyorsunuz!” Fakat, başlığa Jack’ı suçlayan bir anlam yerleştirdim. Medya onu şöyle tartışmıştı: "Merhametin doktoru mu; seri katil mi?"

Yapımcıların, afiş kompozitörlerine verdiği tâlimat ve filmin içeriği, izleyicilerin Dr. Jack’ın katil olmadığına inanmaları tabanında tasarlanmış. Film kasıtlı bir tema filmi olmasına rağmen, bir biyografi olarak senarize edilmiş; 90’lı yıllarda Dünya’yı kasıp kavuran ötenazi tartışmalarının merkez kahramanı, kendi ürettiği el yapımı “Thanatron (Ölüm Makinesi)” ve “Mercitron (Merhamet Makinesi)” ile ölmek isteyen hastaları öldüren Ermeni asıllı ABD vatandaşı Dr. Jack Kevorkian’ın hayatının tema ile ilgili kısmını anlatıyor.

10 Ağustos 2014 Pazar

SA829/FT24: İnsanları Tanrılar Karmaşasıyla Tanrı’ya Karşı Kışkırtan Film: Titanların/Tanrıların Savaşı -Clash of the Titans-

“Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka tanrılar edindiler.” 
Kur’an/Meryem/81
“Ve insanların ibadetleri sayesinde, tanrılar onlara hükmedebilirler.” 
Louis Leterrier, Yönetmen
“Heyecanlı türde bir patlamış mısır serüveni.” 
Sam Worthington, Perseus, Filmin Başrol Oyuncusu

Sam Worthington’un bahsettiği gibi film gerçekten patlamış mısır serüveni mi? O kadar basit mi? Yoksa Filmin yönetmeni Louis Leterrier’in gizlemeden, saklamadan ifade ettiği gibi, insanları Tanrıların/Tanrı’nın hükümdarlığından kurtarmanın tek yolu, onları Tanrılara ya da Tanrı’ya ibadet etmekten vazgeçirmek mi?

Matrix’i izledik; yapımcıları ve yönetmeni Siyon’u kurtuluş merkezi, Mesih’i de, kendisini keşfederek içindeki tanrıyı açığa çıkarıp Tanrısallığa yükselen Neo kılığında kurtarıcı olarak anlattılar. Siyonizm’i, kendi kalabalık kuru gürültüsü içine hapsolan cılız eleştirilere rağmen, sinemanın gücünü kullanarak insanlara anlattılar. Matrix, Siyonistlerin oluşturduğu bir klostrofobik alandı; çözümü de kendilerine göre Neo ile buldurdular.

Seçkin Deniz Twitter Akışı