16 Ağustos 2026 Pazar

SA12114/SD3867: Sıkıntı (Roman); 15. Bölüm-Hava 28

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Onun da Samirîlere işaret eden cümleleri artık şüphe götürmeyen gerçek fesadın kaynağından emin olmamız gerektiğini hatırlatıyordu bana."


Çok oynanmıştı insan zihniyle. Yahudi, Hristiyan, Müslüman, Budist, Hindu ya da Ateist bir aileye doğmuş olmasının pek bir anlamı yoktu; her yeni doğan çocuk onlar için tehdit olmaktan çıkarılacak bir düşmandı, onun doğasına müdahale etmeli ve onu köleleştirmeleri gerekiyordu. Eğitim sistemleri, kültürel kodlar önceden hazırlanıyordu hep... ta ki Allah, yarattığı çocukların özgürlüğünü korumak için onlara ait olan her şeyi yerle bir edene kadar.

Yazmaya ara vermiştim; pencereden göle doğru bakarken düşünüyordum. Birkaç saat sonra zamandaki mekânına kurulacak olan akşam, güneşin tatlı yansımalarla odamın duvarlarına dokunduğu o ânlarda günün bittiğine seviniyor gibiydi. 

O sırada Aşçı Sultan kapıyı çalarak içeri girdi ve kahve fincanı ile gül lokumu bulunan küçük tepsiyi masamın üzerine koydu, cebinden de katlanmış küçük bir kağıt parçası çıkararak tepsinin yanına bıraktı.

‘Bir yetim, Mühendis Bey!’ dedi heyecanlı bir sesle. ‘Adı, adresi burada. Hani mutlaka haberim olsun demiştin ya; bu bizim mahalleden.’

Allah’ın bize emanet ettiği çocuklardan bir çocuk; o ân ne düşünüyordum ve ne oluyordu? İşte her çocuğun özgür iradesini koruyabilmesi için yapmamız gerekenleri bize öğreten Allah, bir yetim çocuktan haberdar ediyordu beni. İçim ürpermişti.

Şirket çalışanları olarak ‘Yetim Fonu’ oluşturmuştuk, sisteme giren her yetim bizim için çok özeldi; kendi ayaklarının üstünde durana kadar hiç kimseye muhtaç olmayacağı bir şekilde onu destekliyorduk. 

Bilgileri bize ulaştığı anda hemen iletişim kuruyor, annesi aracılığı ile onun adına bankada hesap açtırıyor ve her ay hesabına düzenli olarak güncellediğimiz bir miktarı gönderiyorduk. On beş yaşına girdiği ânda da tahsis ettiğimiz miktarı bizzat kendisinin alması gerektiği şartını koşuyorduk; özgür iradesinin eksiksiz şekillenmesi için anne aradan çıkmak zorundaydı.

Teşekkür etmiştim Aşçı Sultan’a; o da heyecanını bastırarak ‘Estağfurullah’ demiş ve mesaisi bittiği için çıkmak amacıyla izin istemişti. Çokça kez izin almasına gerek olmadığını söylememe rağmen ya benden ya da ben şirkette yoksam Fırtına’dan izin almadan çıkmazdı Ayşe Sultan.

Yardımcısının patronu oydu, akşam hep birlikte çıkarlardı şirketten, ikisini de evlerine bırakır gelirdi işten bunalan mühendislerimizden herhangi biri. Herkesi tembihlemiştim; onları kim evlerine bırakacaksa akşam olmadan haber versin diye.

Kahvemi içerken Ayşe Sultan’ın bıraktığı kağıdı katlarını düzelterek açtım. Yeni dostumuzun adını ve bilgilerini sisteme girdim. Sonraki işler adım adım ilerleyecekti. Genellikle etkileşim zincirini başlatan karım olurdu. Bu akşam ona sevineceği gerçek bir haber verebilirdim artık.

Toplantıya yaklaşık olarak bir saat kalmıştı, tabi eğer patronlar 18-19.00 saatleri arasında hazır olacaklarsa. ‘Hava Yazarı’nın notlarına geri döndüm:

“İslâm, zihinsel ve bedensel özgürlüğü elinden alınan insan için bu nedenle yeni bir özgürlük mücadelesi, insanın diğer tüm etkenlerden uzak bir şekilde Allah'a teslim olma yöntemlerinin  bütün olarak yer aldığı bir özgürlük sistemidir.” diyordu. “Akıllı Tasarım izleyicileri, bu büyük ve evrensel sistemi doğru algılayabilmenin araçlarını da değişmez Vahy'in, yani Kur'an'ın içinde bulacaklardır. Müslüman, işte bu büyük sorumluluğun gereklerini yerine getirmek zorundadır. Müslümanlar İslâm'a yüklenen haksızlıkların kökenlerini araştırmalı, İslam adına insanın elinden alınan özgürlükleri sorgulamalı; Vahy'in -kendileri dâhil- tüm insanlara ulaşmasında yeni yöntemler geliştirmelidirler.”

Onun da Samirîlere işaret eden cümleleri artık şüphe götürmeyen gerçek fesadın kaynağından emin olmamız gerektiğini hatırlatıyordu bana:

“İslâm adına insanın elinden alınan özgürlük, ne demektir? Yahudilikte ve Hristiyanlıkta oluşturulmuş zihinsel esaret halkalarının tasarımcıları ve inşacıları Yahudilerdi- Hristiyanlığın kurucusu olan Paul de bir yahudidir-. İnsan'ın Yaratıcı ile olan ilişkilerinde peygamberleri ve peygamberlerin etkisini ortadan kaldırarak -Hz. Davud ve Hz. Lut'a atılan iftiralar eski ve yeni ahitte, sözde ayetler olarak halen duruyor-, kendilerini onların ve Tanrı'nın yerine koyanları yukarıda zikrettik. Abdullah İbn-i Seb'e ile başlayan İslam'ı tahrif girişimlerinin yirminci yüzyıl sonlarına kadar kesif bir şekilde sürdürüldüğünü biliyoruz. Aydın Müslümanların sayısındaki artış ve Müslümanların Kur'an’a yönelişi yirmi birinci yüzyılda bu girişimlerin etkisini azaltmıştır. Ancak sona ermesini sağlayamamıştır.”

Sadece ölüler için okunan ve yüksek bir yere kaldırılan Kur’an, başta Halife olan Osmanlı Sultanı dahil Müslümanlar tarafından terk edilmişti çünkü.

“Kabala’nın inanç sistemini benimseyen Yahudi ve Hristiyan din adamları, insanın Tanrı ile olan ilişkilerini 'aşk' konsept içinde değerlendirmiş, dolayısıyla bu aşk içinde -havra'nın ve kilise'nin rehberliğinde- evrilen insanın Tanrı ile bütünleşeceği saplantısını bu iki dine yerleştirmiş görünüyorlar. Peki, İslam bu sapkınlıktan uzakta kalabilmiş midir?” diye soruyordu ‘Bekçi’.

Dikkatimi çekmişti ‘Bekçi’nin ortaya koyduğu bu teori. Yaptığım araştırmalardan elde ettiğim sonuçlar onu haklı çıkarıyordu.

Kabala’nın Yahudi mistisizminde aşk ve devekut vurgusu güçlüydü ve Rönesans’tan itibaren bazı Hristiyan çevreleri de etkilemişti. İnsan-Tanrı ilişkisinin ‘aşk’ ve “birleşme” üzerinden okunması her iki dinde de mevcuttu.

Kabala, özellikle 12-13. yüzyıl Provans ve İspanya’da gelişen teozofik-teurjik form ile Zohar geleneği, Tanrı-insan ilişkisini sıklıkla sevgi, bağlılık ve hatta erotik/mistik evlilik imgeleriyle anlatıyordu. Devekut (yapışma/tutunma) kavramı, emirlerin (mitzvot) yerine getirilmesi, niyet (kavanah) ve meditasyon yoluyla Tanrı’ya yaklaşmayı, O’nunla ‘bütünleşmeyi’ hedeflemek demekti.  

Sefirot sisteminde Hesed (sevgi/merhamet) önemli bir emanasyondu (bir kaynaktan dışarı doğru yayılma, sızıntı veya taşm, tasavvufta sudûr). Şekina (Kabala’da Tanrı’nın dişil tezahürü, tanrıça) ile Tiferet veya Ze’ir Anpin arasındaki birleşme, hem ilahi dünyanın iç dinamiği hem de insanın katıldığı teurjik (insan ruhunu tanrısal boyuta yükseltmeyi ve ilahi varlıklarla iletişim kurmayı amaçlayan ezoterik ve ritüelsel bir uygulama) bir süreç olarak işleniyordu. İnsan amelleri ve duaları bu birleşmeye katkıda bulunuyor; hedef bazen ‘ilahi birliği restore etmek’ oluyordu.

Bu çerçevede ‘aşk’ sadece duygusal bir bağ değil, kozmik ve teurjik bir güçtü. Havra (sinagog) ve rabbinik rehberlik altında mitzvotların yerine getirilmesi, bu sürece hizmet ediyordu. Ancak klasik Kabala’da ‘tam özdeşleşme/yok olma’ her zaman vurgulanmıyordu; daha çok ‘yakınlık, tutunma ve ilahi düzene katılım’ söz konusuydu. Aşırı unitive (birleştirici) ifadeler, özellikle Abraham Abulafia’nın ekstatik Kabala’sında vardı.

Hristiyanlıkta ‘Tanrı ile birleşme’ ideali Origenes (3. yy.), Song of Songs yorumlarıyla ruhun Logos’la evliliğini işlemişti; Bernard of Clairvaux, Meister Eckhart, John of the Cross, Teresa of Avila gibi isimler ‘mistik evlilik/unio mystica’yı aşk diliyle anlatmışlardı. Kilise rehberliğinde (sakramentler, dua, tefekkür) ruhun arınması ve Tanrı’ya yaklaşması klasik Hristiyan mistik yoluydu.

Rönesans’ta Hristiyan Kabala (Christian Cabala) ortaya çıkmıştı. Giovanni Pico della Mirandola, Johannes Reuchlin gibi isimler Yahudi Kabala metinlerini Hristiyan teolojisine (özellikle Üçlü Birlik, Mesih, kurtuluş) uyarlamışlardı. Burada Kabala’nın sefirot, emanasyon ve birleşme motifleri Hristiyan 'ilahi aşk' ve ‘Kristolojik birleşme’ anlayışlarıyla harmanlanmıştı. Bu, bazı Hristiyan mistik ve ezoterik çevrelerde Kabala etkisini güçlendirmişti; ancak bu etki ana akım Katolik veya Protestan ortodoksisinin tamamını ‘sahiplenmiş’ değildi. Daha ziyade belirli entelektüel ve mistik çevrelerde etkili olmuştu.

'Aşk' konsepti ile her iki dinde de Kutsal Kitap’tan (özellikle Şarkılar Şarkısı / Song of Songs) besleniyordu. Kabala bu dili yoğunlaştırıp kozmolojik-teurgik bir çerçeveye oturtmuştu; Hristiyan mistisizmi ise kendi bağımsız gelişimini sürdürmüş ve Rönesans’ta Kabala ile kesişmişti.

‘Havra ve kilise rehberliğinde evrilen insanın Tanrı ile bütünleşmesi’ fikri, mistik geleneklerde gerçekten güçlüydü. Ancak hem Yahudilikte hem Hristiyanlıkta ana akım (ortodoks) anlayışlar genellikle daha temkinliydi; tam ontolojik birleşme veya ‘Tanrı olma’ iddiası çoğu zaman sapkınlık riski taşıdığı için sınırlandırılıyordu.



<<Önceki                      Sonraki>>


[15.08.2026, 15/57 (1153)]


Seçkin Deniz, 16.08.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı