Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
Bilgiye hâkim olmak isteyen Samirîlerin yöntemi amaçlarına uygun her süreci zorluyordu; tanım yapmak ve bu tanım üzerinden sistematik bir çerçeve oluşturarak insanlara tanrılık taslamaktan başka bir şey değildi amaçları. Özgürlük de bu süreçte çarpıtılan ve yeniden yapılan tanımlar üzerinden dayatılıyordu insanlara.
Peki neydi özgürlük? İnsanın sözünü tutmasını sağlayacak olan özgürlük nasıl tanımlanmıştı gerçekte?
“Özgürlük için en doğru tanım, ancak her şeyi yaratan Allah'ın sınırlarına uyarak yapılabilirdi. Allah, Yunus Suresinin 74. ayetinde, "İşte biz haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz." buyurmaktadır.
Böylece, sınırsız bir özgürlük hayaline kapılanların mühürlenmiş kalpleriyle daha büyük bir esarete mahkûm edildiklerini görmek mümkündür. Mü'min için tanımlanan özgürlük, Tevbe Suresinin 111-112. ayetlerinde somut bir şekilde görülebilir:
"Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak va'detmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır. Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû' ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü'minleri müjdele!"
Kur’an’da, Bakara Suresi’nin 256, Kehf Suresinin 29, Ğaşiye Suresinin 21-22. ayetleri gibi, materyalist beklentilere göre tanımlanan özgürlüğe doğrudan vurgu yapan ayetler olmasına rağmen ‘Hava Yazarı’nın özgürlüğe böyle işaret etmesi çok dikkat çekiciydi: yaptığı akıl yürütmenin zemininde makro bir arka plana bakmaya zorluyordu okurunu:
“Vahy'in, peygamberler aracılığıyla insanlara ulaşmasındaki en büyük neden, insanın Allah'a karşı tutumlarında yaşadığı dengesizliklerdir. Kur'an'ın sıklıkla insanların atalarının dinlerine yaptığı vurgu, İnsanların din ve buna bağlı olarak realize edilen standart hayat algılarındaki esâretin ortadan kaldırılması, İnsan ile Allah arasındaki ilişkinin varlığın ve Vahy'in esaslarına uygun hâle getirilerek, insanın diğer tüm engelleyici unsurların tasallutundan kurtarılarak özgürleşmesinin sağlanması hedefine yöneliktir.
Zaten özgürlük kavramının insanın düşünce tarihinde çok fazla tartışma konusu yapılması da, insanın özgürlüğüne verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki; bu tartışmalar insanları gerçek bir özgürleşmeden uzaklaştırmıştır; Kur'an'daki beyana göre insanların 'nefislerini ilahlaştırmış' olmaktan başka bir işe yaramamıştır.”
‘Bekçi’nin, insanın yaşadığı zihinsel karmaşaya tuttuğu ışık çağların akışından bağımsızdı, ancak tarihteki olgusal eşleşmelere yaptığı vurgu da kendine özgüydü:
“Papa ve ondan önce Yahudi din adamları -hahamlar, rabbiler-, insanın somut olarak algılanabilir bir 'Tanrı' ihtiyacını sömürerek insanların zihnindeki 'Tanrı' algısı içerisinde 'bilinmezlik' anaforu peydahlamayı planlamışlardır. Birden çok tanrının bileşimi olarak sunulan hahamların -Kabala'nın- ‘Elohim'i ve Papaların ‘Teslis’i arzulanan anafor için yeterince zihin karartıcıdır. Bu anaforda kafası karışan insana somut olarak algılayabileceği 'Tanrı Modeli' oluşturmuş ve bu 'somut tanrı konsepti' içinde kendilerine vekillik ihdas ederek insanın özgürlük ihtiyacını yönlendirmişlerdir. Daha somut anlamda insanların zihinlerini kendi sapkın öğretileriyle tutsak alarak, onları kontrol etmeye devam etmişlerdir.”
‘Tanrı’ ve ‘özgürlük’ kavramlarını birbiriyle doğrudan ilişkili olarak analiz ediyordu ‘Bekçi’:
“II.Jean Paul, "İnsan diğer gözle görülür yaratıklara ilişkin olarak kendisini bütünüyle anlayamaz. İnsanın kendisini anlayışının anahtarı Tanrısal ilk örneği, ete kemiğe bürünmüş sözü, Baba'nın ölümsüz oğlunu tefekkür etmektedir. Bu yüzden, insanoğlunun derin doğasını incelemenin başlıca ve kesin kaynağı Kutsal Teslis'tir. Kutsal Kitaba ait "suret ve benzetme" ifadesi Yaratılış Kitabı'nın ilk sayfalarından itibaren buna işaret eder. (Yaratılış 1:26-27)" diyor, ‘Bellek ve Kimlik’ adlı kitabında.
Bu beyan tek başına insanın esaret altına alındığının Kristolojik kanıtıdır. Buna rağmen insanı kontrol ve idâre etmesindeki yetkileri az bulan ve teslisle yetinmeyen aynı Papa, somutlaştırdığı tanrılardan vekalet almanın vazgeçilmez olduğunu şöyle ifade etmiştir- ki birinci yüzyıla kadar geri gittiğimizde bu yetkiyi çok sık kullandıkları da ortadadır-:
"İsa gerçekten kabul edilirse, onun mistik bedeni olan Kilise'den ayrılamaz. Beden bulma olmasaydı, İsa olmazdı, Kilise olmasaydı, İsa olmazdı (...) Kilise İsa'nın bedeni olarak, dünyada İsa'nın varlığı ve eyleminin normal mevkiidir (...) Bütün ebediyetten Tanrı'nın planı insanın ve dünyanın tanrısallaştırılması İsa'da tamamlanmıştır. Bu süreç sürekli devam eder; günümüzde bile.”
Havra'nın Üzeyir Peygamber'in Allah'ın oğlu olduğu tezi, Kilise'nin İsa Peygamber ile kurguladığı 'Oğul Tanrı', somut birer yarı tanrı olarak her iki dinde de ruhban sınıfının ilâhî bir kurum olarak tesis edilmesine hizmet etmiştir- Yahudiler kendilerinde ruhbanlık sınıfı olmadığını iddia etseler bile, Talmud, hahamların yazdığı ve Yahudilerin hayatlarını düzenleyen kanunlar kitabıdır-. Yahudilerin ‘oğul' tezi zamanla Kabala öğretisinin karmaşık ve bulanık dehlizlerinde gereksiz hale gelmiştir.”
Sonsuz özgürlük arayışı, insanı Kabala’nın dehlizlerine sürüklemişti her zaman:
“Sadece kırk yaşını geçmiş evli erkek Yahudilerin bir kaç yıllık zor bir çalışmadan sonra öğrenebildiği Kabala öğretisi de Tanrı kavramını parçalara ayırarak birden fazla tanrıyı tanrılar hiyerarşisi içinde tanımlamış olduğundan insanın Tanrı ile olan ilişkileri yok edilmiştir!” diyordu “Hava Yazarı’. “Tanrı'ya ulaşmak için yaşam ağacının tüm kürelerini (sefirot) kavramak ve aşmak zorunda olan insan, bu aşamalardan sonra, güya, Tanrı'nın bizzat kendisi haline gelmektedir. Görüldüğü üzere insanlar bu bağlamda da Kabala ustalarının elinde zihinsel özgürlüklerini yitirmekten kurtulamamışlardır.”
Allah’a dair zihinlerinde olgunlaşmamış akıl yürütme süreçleri ile bilgeliğe doğru yol almaya çalışan insanların ne kadar dağınık ve zayıf bir bilince sahip olduklarını biliyorduk; gerçekte öyle olmaları sağlanmıştı:
“’Bellek ve Kimlik’ adlı eserde, "Konsil'in öğretisine göre insana yakışan vakar, sadece insan doğasına değil, yanı sıra daha da büyük bir ölçüde, İsa Mesih'te Tanrı'nın gerçekten insan haline geldiği gerçeğine dayanır." diyor II. Jean Paul. Oluşturulan bu sanal itikad fenomeni, Hahamlara ve Papa'ya (dolayısıyla Hristiyan din adamlarına) insanlara bir Tanrı gibi hükmedebilme, onları affedebilme yetkisi verilmesini sağlamıştır. Hz İsa'ya atfedilen "Ben yol'um, hiç kimse babaya bensiz erişemez" sözü, Kilise tarafından evrilerek Baba'ya erişmede yeni 'Yol'un kilise olduğu tezini değişmez bir dogmatik kanun olarak yerleştirmiştir.
İşte bu noktada insan, evreni yaratan ve her şeyi yöneten, ancak insana özgür iradesini veren Yüce Yaratıcı ile olan ilişkilerinden kopmuş, özgür iradesinin elinden alınmasıyla bir köle hâline gelmiştir. Akıllı Tasarım Kuramı kaçınılmaz bir şekilde insanları getirip bu noktada kendileri de evrenin yasalarına mahkûm olan Havra'nın ve Kilise'nin karşısına dikecektir.”
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
