21 Aralık 2014 Pazar

SA1053/FT40: Elif Şafak’ın Didaktik Romanı ‘İskender’; Boşluğun İkiz Kemikleri

“Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…”
 Elif Şafak, Yazar


Bir romancı, parlak, yıldızlı/yaldızlı göğüyle bir fânus içinde yazar romanını. O fânusunda yalnızdır; bir büyücü gibi parmaklarını oynatır ve fânusun içinde özgürce uçuşan harflerini dilediği dizilişlerle sözcüklere, cümlelere ve parağraflara dönüştürür. Parmaklarındaki güç zihninden kılcal damarlarına inen kurgudan beslenir. Bazen içindeki fânustur zihni; bazen fânus kurgusudur yazarın.

Ve roman bitene dek o fânus o büyücüyü, o büyücü o fânusu  terk edemez. Roman bittiğinde ise romancı bitkin ve büyüsünün sonuçları için meraklıdır. Fânus dağılır ve herkes romanı ve romancıyı görür. O andan sonra artık herkesin özgür harfleri dudaklarından dökülmeye başlar. Eleştiriler göktaşı yağmurları gibi dökülürler. Ne yazık ki; büyücü korumasızdır ve artık gök durulana dek başkalarının büyülerine tahammül etmek zorundadır. Büyücünün kelebeği konacağı sonlu sayıda zihin aramaya çıkmışsa da, gök asla tekin değildir; göktaşları asla küçük değildir.

Elif Şafak’ın romanının kapağında kahramanlarından birinin, kitaba ad olan ve  adının her bir harfi eski tür gazete kesiklerinden oluşmuş hikayeleri andıran İskender’in, erkek kimliğini giyinerek; kaşmir bir takım elbise ve siyah rugan ayakkabı ile kollarını göğsünde birleştirerek tecessüm etmesi biraz ilkti gibi geliyordu herkese, biraz da aslında şaşırılmayan. Yazarının bizzat kendisi mi ya da kahramanıyla özdeşleşmiş olmak isteyen bir gerçek bir insan mı olduğu hususunda zihinlerde çetrefil izdüşümlerin peydahlandığı günlerde, İskender’in,  boğazına kadar iliklenmiş kravatsız gömleği ve bıçkın bakışlara sarınmış gözleri ile okuduğu meydan hakikaten ilginçti; hakikaten aslında yazarın o karakteri anlamayı/anlatmayı çok istediğinin açık kanıtıydı.

Harflerin büyücüsü, eleştiri istemeyecek kadar derin bakıyordu. Düğmeler bu yüzden ilkinden sonuncusuna kadar iliklenmişti. Büyücü hâlâ fânusûn içindeydi ve içinde kalmaya devam edecekti. Göktaşlarına karşı oluşturduğu güvenlik kalkanı kapaktaki resimdi. Empatik özel, kaskatı bir genelleme ile çetin ve geçilmez bir kalkan oluşturmuştu.

İskender, Elif Şafak’ın içindeki erkekti; erkeğin içindeki kadındı/eğiten anne idi… Elif Şafak’ın -olabilseydi- olmak istediği/anlatmak istediği erkek. ”Attığımız her adım, yaptığımız her işte kendimizi yansıtırız” diyordu arka kapakta. Gelenekselin kurbanı olan her kadın gibi, aynı acımasız kopukluğun kurbanı olan erkeklerin pişman olmasını istiyordu. Kapağın romandan daha farklı ve meydan okuyucu özelliğinin tek anlamı buydu; tüm hatalarından ve günahlarından arınmış olgun bir erkek olmaktı ailelerin, geleneğin ve toplumun kurbanı erkeklere önerdiği erkek tipi… Ve erkek elbisesinin içindeki ikinci/ikiz varlığın, kadının cesameti böylece sübut buluyordu.

Kadınlara karşı, kadınların yetiştirdiği her erkeğin geçmişini olgunlaştırmasını istiyordu Elif Şafak. Sultan olarak yetiştirdiği oğlunun, Sultanlığına halel getirecek herhangi bir davranışı için ilk kurban vereceği kadınlardan birisiydi annesi. Ve erkek, aslında kadının/annenin giydirdiği elbiseyi giyiyordu. Bu elbiseydi İskender’i kâtil yapan. Roman içeriği ve kapağıyla ikiz bir mesaj veriyordu aslında.

Kurgusunun her tarafına sinen boşluğun ikiz kemiklerine sarmalanmıştı İskender. Kişi ve toplum bu ikiz boşluğun kanatlarında dağılıyordu ve acı veriyordu en yakındakiler en sevdiklerine. Çocukların, ailelerin ve toplumun eseri olduğunu anlatan bu serüvende, babaların ve annelerin günahlarının her seferinde çocuklarda yeniden çiçek açtığını görmek şaşırtıcı değildi.

Nezo’nun erkek çocuk doğuracağını umarak hayatını feda ettiği geleneksel karanlık ailenin bütün fertlerine sirayet edecekti. Berzo’dan, Cemile’nin aleyhine, ikizi Pembe’ye damlayan şiddet İskender’de doğuyordu. Pembe, kehânetle seçtiği ismin hükümdâr esrikliğine kurban oluyor; ikizi Cemile’yi ve kendi sonrasını yok ediyordu.

Adem, sarhoş ve ayık baba’nın dengesizliğini, içkiden uzak bir kumarbazlık ve ket vurulmuş eski sevdanın dengesizliğinde diriltiyordu; karısı Pembe’yi, ailesini ve hayatını terk ediyordu, Roksana’nın paragöz ve şuh kokulu çekiciliği için. Bu yüzden teleskobun merceği Adem’in ölümünü büyütmüştü ve Roksana, kendi boşluklarına kurban verdiğini sandığı Adem’i görmüştü boşluğa akarken. Ancak Adem’in gördüğü üç şey vardı ölürken; karısı Pembe’nin ikizi Cemile, kendi babası ve başka bir erkekle kaçan annesi. Karısı Pembe, çocukları Esma, İskender ve Yunus sahte bir rolex gibi kolundan/hayatından çıkarılmış ve geride bırakılmıştı. Sahte hayatların geride kalışı gibi, geride kalmıştı acı içindeki herkes.

Elif Şafak, İskender’de, birbirini seven herkesi geleneğin boşluklarına kurban vererek ayırmıştı. Ve acıların, ayrılıkların sosyo-psikolojisini çözümlüyordu. Roman’ın en ağır yükünü, dengeyi, İskender’in ablası Esma’nın sırtına yüklemesi, kendince toplumun en ağır sorunu saydığı aile içi şiddetin, geleneksel şiddetin oluşturduğu ikiz boşlukları işlediği romanında aslında kendisiyle Esma’yı özdeşleştirdiğini de anlatıyordu bize. Kapaktaki İskender’in içine sığmış yazar Esma. İkizler, ikizler ve ikizler.

En medenî görünen toplumların yaşadıkları ırkçılık, ayrımcılık hastalığı ile en gelişmemiş toplumların yaşadığı vahşi gelenekselin ikiz etkisini işliyordu Elif Şafak. Bu ikiz etkinin öğüttüğü hayatlardan yoksulluk ve zenginlik ikilisine kadar, iki farklı ülkeye taşınan mor hayatların ikiz izdüşümleri paslaşıyorlardı birbirleriyle. Bir yerde İngiliz olmayan herkes, diğer yerde Türk olmayan herkes, ikinci hatta üçüncü sınıftı. Geleneksel İngiliz nezaketinin içine sinen hakaret ile ırklara kirli gözlerle bakan yerel gözlerin rengini eşleştirmişti yine.

Bir ikizliğe daha sıçrıyordu Elif Şafak’ın İskender’i. İskender Pala’nın Şah&Sultan’ındaki felsefî/tasavvufî ikizliğe sarınıyor; Hasan ve Hüseyin’in ikizliğinde yer değiştiren Pembe ve Cemile’de gelenekseli yargılıyordu tekrar; gelenekseli ve gelenekselin getirdiği acıları, ölümleri.

Ancak bir göktaşı geliyor fânus’un kalkanına çarpıyor ve gökdokuda çatlıyordu. Bir ikizlik daha çıkıyordu ortaya. İngiliz yazar Zadie Smith’in ‘İnci Gibi Dişler’ adlı romanıyla İskender’in yaşadığı ikiz evrenler örtüşüyor, sanattaki etkileşimlerin hiçe sayıldığı yeni bir geleneksel yarılma çıkıyordu ortaya.

İntihâl gibi bir sorunsal ciseliyordu fânusûn camlarında. Oysa Büyülü Küre Yerküre’de bazı harf büyücüleri aynı yere, aynı şekilde bakabileceklerini, birbirlerinden çok şey öğrenebileceklerini bilirlerdi ve diğer harf büyücüleri bir devri anlatırken benzer nesneleri, olguları, olayları, kişileri kurgulayabilir ve parmaklarıyla dizebilirlerdi. Hastaların kanayan benzer yaralarını iki doktor  neredeyse ikiz olacak şekilde  gözlemler ve tedavi edebilirlerdi.

Ancak, İskender’inde Elif Şafak, paradoksal ikizlikleri irdelerken bir şey atlıyordu; İskender’in Zişan’ına, İskender’in ve kendisinin Allah’ını anmasına rağmen, o Allah için namaz kıldırmıyordu; ona meditasyon yaptırıyordu. Namazı ve seccâde’yi pişmanlıkların ve modern kargaşanın uzağına kaçarak Cemile olmaya karar veren Pembe’nin Fırat kıyısındaki köyünde çâre diyerek sunuyordu.

Zişan’ın tasavvuf kokulu sözcüklerindeki derin miskinlik ve takdir edilmiş tevekkül, çok sert bir içe sahip olan kâtil İskender’i etkileyecek kadar güçlü değildi; ama İskender değişmişti. İskender’in değişimini, Esma ve Yunus sindirse de, okuyucunun sindirebilmesi zordu.

Sindirmesi için yeterince veri yoktu. Ki; zorunlu bir ısrar, kader, eğer bir senaryo idiyse aslında hiç kimse suçlu olmayacaktı sonucuna ulaşacaktı. Ve roman kendi boşluklarına tutunamadan Adem gibi gökdelenden aşağıya düşecekti. Buna karşılık Elif Şafak, kader vurgusuna rağmen, ürettiği kahramanları ve kadrajladığı toplumları didik didik ederek sorumluları buluyor ve doğrudan insanları suçluyordu, kaderi değil. İskender, değişimini de yaşadığı psikolojik çöküntü ve dayanıklılık katsayısına borçlu idi ve biraz da oda arkadaşının sessiz ölümüne. Zişan, Allah’ın ona gönderdiği bir uyarıcı veya eğitmen olamazdı.

Meditasyon ve kader, romanın en kırılgan kemikleri idiler.  Pembe Kader’i doğal ölümüne kadar yaşatan kader, Cemile Yeter’in bitmeyen çilelerine hayatıyla verdiği ‘yeter’ cevabını da dizayn etmiş görünüyordu.  Allah, bir romancı değildi. Yarattığı insanları özgür iradeleri ile yapıp ettiklerinden dolayı sorgulayacaktı.

Ancak bir romancı, romanının kahramanları için kader belirleyebilirdi ve romancının kahramanları asla özgür değildiler; olmayacaklardı. Romancı onlara bu özgürlüklerini vermeyi düşünemezdi. Bunu düşünmesi bile, kahramanların var olma fırsatı bulamadan yok olmaları anlamına gelecekti. Roman kahramanının romanda yaşayabilmesi için onun özgür olmaması gerekiyordu. Evet, ama romancı bir şey daha yapmıştı. Roman’ındaki kahramanlardan biri de Allah’tı. Zişan’ın mistik gölgelerden ürettiği kanaate göre Zişan’ı İskender’in ıslahı için cezaevine gönderen Allah.

Fakat romancının, yıpranmış, miskin, mistik uzakdoğulu bir kahramanını, hoyrat ve kâtil diğer roman kahramanını ıslah etmek üzere Allah’ın takdiri ile cezaevine düşürmesi, açık bir neden gerektiren bir organizasyondu. Neden? Allah, ıslah olmak isteyip istemediği belli olmayan, görünürde bunu istemeyen bir kâtil’i ıslah etmek için neden bir meditasyon çözümcüsünü kısa bir zamanlık da olsa cezaevine düşürsündü? Bu eğer böyleyse, o hâlde yazılmış olan kaderin ne anlamı kalırdı? Ya da bu kader eğer söylendiği gibi yazılan bir senaryo ise, meditasyoncu neden katl olayından önce girmemişti?

Elif Şafak, son kitabında belki de klasik kader algısını sorgulayacak bir kapı aralamış gibi görünüyor kendisine. Fakat nedense büyük bir korkuyla geri çekildiğini hissettiriyor İskender’i anlatırken ve yaşarken. İskender’in bir kader kurbanı olmadığını, eğer kurban verilecek olan bir kaderden bahsedilecekse, o kaderin Zişanla yaptığı şeyin de bir bakıma kurbanın sonsuza dek kurban kalmaması için bir vazgeçiş gerektiriyordu.

Şafak, yazdığı kaderi, yine yazdığı başka bir kaderle değiştiriyordu. Romanın kaderi, intihar eden kahramanların kendi düşüncelerindeki çaresizlikte tıkanmalarını ve özgür iradeleri ile ölmeyi seçmelerini ile ilişkiliydi. Şafak, geleneksel kaderin bireysel ve toplumsal kökleri üzerinde uzun bir sebepler zinciri bulduruyordu. Biraz daha zorlasa insanın özgür fiillerinden neden sorumlu olduğunu netleştirebilecekken, Zişan faktörü tüm akışı veya sihri bozup romanı yazarının elinden çekip alıyordu.

Zişan inandırıcı ve ikna edici değildi. Yazar, onun öyle olmasını istemiyor gibi davranıyordu. İskender’in kendi içinde tek başına büyük bir yolculuğa çıkmasını tasarlar ve arzularken, Zişan’ın birdenbire ortaya çıkışı pişmiş aşa su katmak gibi gereksiz ve kararsızcaydı.

Kaderle gelen Zişan mı, büyüdükçe sorgularını olgunlaştırarak tek başına değişen İskender’in özgür olan iradesi mi? Yazar bu ikilemden çıkamadığını açıkça hissettiriyor. Annelere gönderdiği davetiyenin kader yüzünde kendisinin ve tüm annelerin çâresizliği, irade yüzünde ise yapılması gerekenler listesi vardı. Ve her iki yüzün gerektirdiği şeyler birbirine zıttı.

Olması gereken tek şey yazarın, romanın ve evrenin yaratıcısı olan Allah’ın insan için ne tasarladığını bilmekti. Bunun için gerekli olan meditasyon ya da mistisizmin türleri yahut tasavvuf değildi. Sadece son ilâhî mektubun açık ve net olan içeriği idi. Ahlakı tanımlayan; içki içmeyi, kumar oynamayı, zina yapmayı, öldürmeyi ve belli koşullar dışında şiddeti yasaklayan, insanların özgür iradelerine saygı duyulmasını öneren bu mektup gerçek bir davetiye değil miydi?

Adem’in sarhoş babasında içki yasağı; kumarbaz ve kaçak gecelerinde kumar yasağı, Roksana’nın yatağında zina yasağı ve nihayetinde zinaya yaklaşmayın yasağında Elias’la olan yakınlığın neden olduğu öldürme yasağı. Ve öldürme yasağını askıda bırakan 15 yaşındaki bir çocukla, kışkırtma yasağında ikiyüzlü duran bir Tarık Amca…

Ve İskender’in belinden çıkıp gelen Kate’den doğma bir çocuk, zina çocuğu Tom; hayatı boyunca hangi kimliği olduğuna asla karar veremeyecek olan bir çocuk, bir insan, belki de başka türlü bir İskender daha. Hangisi kader bunların?  15 yaşındaki kızının yaşadığı ilişki sonrası doğuracağı çocuğu kabullenen modern İngiliz anne mi? Yoksa kaçtığı erkeğin kendisini terk etmesi ile köyüne geri dönen Hediye’nin önüne öz zihinlerle örülen, üvey ellerce atılan urgan mı? Hiçbiri kader değil.

Tıpkı Yunus’un uyuşturucu ile iç içe yaşadığı halde, dingin, disiplinli ünlü bir müzisyen olması ile ilişkili bir şey bu. Ya da Esma’nın annesinin katili olan kardeşini anlaması ve onu affetmesi ile ilişkili olan bir şey. Özgür irade.

Roman için nasıl bir emek harcandığını görmek zor değil. Harf büyücülerinin neler yaptığını bilenler, romanın kurgusuna sinen ustalığı, sözcüklerin hangi anlamlı cümleleri sıcak ve serin yollara sürüklediğini, olgunun olaylarla ilişkilendirilmesini ve olayların kahramanlarının eksiksiz bir şekilde tanıtılmasını, kahramanların tiplerini, boylarını, yaşlarını, saçlarını, mimiklerini görmek isterler.

Elif Şafak, geleneksel yahut dinî ritüellerin, sosyolojik mitlerin baskısı ile yetişmiş bireylerin oluşturduğu topluluklarda yaşanan şiddeti, kurguladığı İskender’de beş bölüme – Varış; Köprüleri Atmak; Bir Erkek, Bir Kadın;  O Senin Kardeşin; Yüreğindeki Boşluk-  ayırarak anlatmayı denemiş. Ana olgu dışında ırkçılık gibi bir yan olgunun eleştirisini de yapan romanın, son dönem yükselen ırçılık için zamanlı bir dokunuş olduğunu söylemek mümkün.

Olayların ve karakterlerin serimini büyük puzzle’ın parçalarını tek tek oluşturarak yapmayı seçmiş.  Başlarken yaptığı sunum, romanın özüne dair çokça spoiler içermesine rağmen sonradan solda atan kalbe yüklenen yanılsama romanın alt tabanını sağlam bir şekilde oluşturmuş görünüyor. Kurgu okuyucunun zihnini sıradan bir akışa değil, hareketli bir dikkate ilişkilendirmiş.

Bölümlerin alt odalarında her bir karakteri inşa ederken ciddi bir efor sarf eden yazar, bazen objektiften bakarak anlattığı İskender’i günlüklerinden birinci tekil şahıs olarak örmüş. Günlüklerdeki İskender’in objektifte görünen İskender’in yansıttıklarıyla neredeyse hiç ilgisinin olmaması, yazarın bireyin içeriden ve dışarıdan nasıl göründüğüne ilişkin anlatı deneyinde başarılı bir iş çıkardığının da kanıtı.

Roman metninin orijinal dilinin İngilizce olması, metnin yazarın katkılarıyla Türkçe’ye çevrilerek yeniden elden geçirilmesi, yazarın dillerle ilişkili ifade etme çeşitliliğine saygısı olarak görülse de, -.  “Dille uğraşmayı seviyorum, bir cümleyi farklı dillerde 'nasıl kurarım'ı çok merak ediyorum” Elif Şafak-  aslında bu çalışmanın çeviri sorunlarını da ortadan kaldıran çok özgün ve fedâkarca bir çalışma olduğu açık. Elif Şafak’ın doğru anlaşılmak isteği, her yazarın en vazgeçilmez kaygısı olmalı.

Türkçe’yi seven ve eserlerinde doygun ve yetkin bir ustalıkla kullanan Elif Şafak, İskender’i de kendi özgün dilinin akıcılığıyla telif etmiş.

Roman karakterlerinin dizaynında, fiziksel özelliklerin büyük bir kısmını göz ardı etmeyi seçen yazar, Pembe ve Cemile karakterlerinde sadece göz ve saç rengine projektör tutan bakışını diğer karakterlerde nekes tutsa da, bu tutum, psikolojik ve sosyolojik bir çözümleme olarak değerlendirilebilecek bir roman için fazla sorunlu bir tutum gibi görünmemekte. Yazarın her bir karakterin işlenen lokal olguyu doğru yansıtacak fiziksel özelliklerini işlemekte cömert davrandığı da açık.

Sabır ve olgunluk örneği olarak Cemile tüm ağır bedellerin kurbanı olurken, onun tam aksi karakterdeki Pembe,  doğal ömrünün sonuna dek yaşayarak daha ağır bedeller ödemeyi tercih etmiş. Adem, olabilecek en zayıf, en kararsız ve en istenmez karakter olarak romanın belkemiği isimlerden biri olmayı başarmış.

Fırat’ın kıyısındaki köy sakinleri ve kaçakçı eşkiyalar kendi kliklerini temsil ve tasvir eden ilkelerini şaşırtıcı olmayan bir tutarlılıkla korumaktalar. Kehribar Cariye’de tılsımlanan efsanelerin modern çağın bilmezliğinde sona ermesi de romanın yumrulaştırdığı bir ironi.

Kararsız şâhit Esma, romanın en tanınmaz karakterlerinden ikincisi… Antinomosçularla iç içe  ve yoğun aşk duygusuyla  dolu bir çocukluk geçiren Yunus, birkaç yetişkin diyaloğu dışında ortalıkta görünmemekte. Yunus’un antinomoscu gruptan müziğin evrensel karmaşasına uzanan yolculuğu detaylıca işlenmese de Berzo, Naze, Nadir, Elias, Roksana, Tarık, Kate, Tobiko Türkiye ve İngiltere gibi ayrık iki ülkenin insanlarını yaşayan, canlı karakterlere dönüştürecek kadar etkililer.

Köylü karakterlerin diyalog dilinin yazarın diyalog dilinden kopamaması, yedi yaşındaki Yunus’un düşünce sistematiğinin yeterince net bir şekilde verilememesi romanın eleştirilecek iki önemli ayrıntısı.

Pembe’in günaha girmemesi, Şafak’ın, bilişsel namus korumacılığına yanılsamalar oluşturarak sahip çıkmasını, namusun bedenle de ilişkili olduğunu kabullenmesini göstermekte ve alt mesaj olarak da bu namus mesafesinin korunması gerektiğini anlatmakta. Yazar,  okuyucusunun  Pembe’nin zina kiri kirlenmemiş olması ile rahatlamasını sağlamakta; Kate ve İskender konusunda cinsel ilişki yaşının sorgulanmamasını ve  Kate gibi genç bir kızın gebeliğinin İngiliz anne tarafından olgunca karşılanmasını da irdelemekte.

Ve boksör İskender; ailesinin ve üç  farklı toplumun eseri olan İskender, Roman’a adını veren, değişen bir karakter. Yazarı’nın tüm çabalarına rağmen Roman’a yabancı kalan İskender.

Yazarlar yazdıkları anda savunmasızdırlar. Fânuslarından çıktıklarında ellerinde eserleri vardır ve onlar iç dünyalarını yazmışlardır. Göktaşı yağmuru gibi gelebilecek eleştirilerin onları incitmesini vicdan sahibi hiç kimse istemez.  Şafak, "İskender"i bir yolculuk ruhu içinde kaleme aldığını, İstanbul'da yazmaya başladığını, Londra'da devam ettiğini ve kitabın 1,5 yılda tamamlandığını” söylerken kendi fânusunda yaşadıklarını özetlemekte ve her vicdan sahibi bir yazar gibi, kendisini okuyacak olanlara, temas ettiği sosyal  yaraların farkına varmasını ve tavır almasını istemekte. “Kadın sorunlarına duyarlı olduğumuz kadar erkeklerinkine de duyarlı olmadıkça sorunlarımızı çözemeyiz."

Elif Şafak’ın şahitlik ettiği bireysel ve sosyal sorunların çözümü adına daha büyük bir fânus olan dünyaya dışarıdan bakmaya devam etmesi gerektiği de açık. Farkına vardığı ve vardırdığı sorunların çözümü adına, kadın ve erkeğin nasıl yetiştirilmesi gerektiğine dair uzun bir yolculuğa çıkmalı ve bu yolculuğu sadece Kur’an okuyarak yapmalı. Küresel islamofobiye verebileceği en büyük yanıt bu olmalı.


Faruk Tamer, 07.08.2011, Görsel Eleştiri-Visual Critique XXX

Faruk Tamer Yazıları



Kitapla İlgili Teknik Bilgiler:

Kitabın Adı:  İskender
Yazarı:  Elif Şafak
Türü: Roman
Orijinal Dili: İngilizce
Çeviren:  Omca A. Korugan_Elif Şafak
Yayın Hakları:  Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş
Sayfa Sayısı:  443
Baskı Sayısı:  1
Baskı Tarihi:  Temmuz 2011
ISBN: 978-605-09-0251-8
Sertifika No:  11940
Kreatif Direktör:  Uğurcan Ataoğlu
Sanat Yönetmeni:  Pemra Ataç
Fotoğraf Sanatçısı:  Timur Çelikdağ
Prodüksiyon:  PPR Turkey
Baskı:  Mega Basım
Basıldığı Yer:  İstanbul, Türkiye
Yazarın Web Sayfası:  http://www.elifsafak.com.tr/ , http://www.elifsafak.us/


Röportajlar:

1. http://www.elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=358
2. http://www.turkiyegazetesi.com.tr/haberdetay.aspx?NewsID=788422
3. http://gundem.milliyet.com.tr/kitapta-tanitimin-dozu-kacti-mi-/gundem/gundemdetay/23.07.2011/1417693/default.htm?ref=OtherNews


 Roman’ın Ana Olgusu ile ilgili Haberler:

1. Londra'da Namus Cinayeti'ne Müebbet            http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2009/12/091217_goren_court.shtml
2. Namus Cinayeti Aileyi Parçaladı
http://www.dw-world.de/dw/article/0,,15270788,00.html?maca=tur-rss-tur-all-1495-rdf
3. Namus Cinayetleri Hakkında Bilinmeyenler


Seçkin Deniz Twitter Akışı