Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Demek ki artık akıl ve cesaret yetmiyordu; devlet onların kontrolünden çıkmıştı. Devletin ve halkın sahip olduğu benzersiz hafızaya karşı yeniliyorlardı. Onlar da bunun farkındaydı."
Onun heyecanla anlattıklarını sakin bir şekilde dinlemiştim. Birkaç kez rahatsız ettiği için özür dilemiş, ancak konunun önemine binaen aramak zorunda kaldığını söylemişti. Bugün şirketin ana hissedarları toplanacaklardı ve bir dönüm noktasında oldukları için hayatî derecede önemli bir karar almak zorunda kaldıklarının da farkındalardı. Sürüklendiklerini biliyorlardı.
Yönetici benim toplantıya katılmamın çok önemli olduğunu söylüyordu. Mümkünse Ankara’ya gelmemi beklediklerini, değilse çevrim içi olarak bu toplantıya katılmamı istediklerini ve bunların bütün hissedarların ortak talebi olduğunu ifade ediyordu. Hiçbir şekilde âmir özneli ve yüklemli bir cümle kurmamaya özen gösteriyordu. Beni tanıyorlardı, ancak bu durumda bile bu kadar hassas olmaları dikkatimi çekmişti.
Ona önerilerimin net olduğunu, aylık raporlarımızda ve son toplantımızda şirket olarak da bütün önerilerimizi yaptığımızı, toplantıda bulunmamın çok da gerekli olmadığını düşündüğümü söylemiştim. O ise artık açıkça, patronlarını ikna edemediklerini, yöneticiler olarak yetersiz kaldıklarını söylüyordu.
Aşçı Sultan elinde kahve ve su tepsisiyle odama girdiğinde ona gülümsemiş ve ‘eline sağlık’ demiştim sessizce. O da ‘âfiyet olsun’ demişti aynı şekilde ve getirdiklerini masama koyarak hemen odadan çıkmıştı.
Zihnimdeki dalgalanmaları kontrol edemiyordum yine. Halkın çocukları, biz, demokrasi, beyazlar, haklar, çıkarlar, ayrımcılık gibi hem kuramsal hem de argo sözcüklerle yayılan ağır tonlu cümleler uçuşuyordu kafamın içinde.
Bu bir zafer ânı mıydı bu mazlum halk için bilmiyordum; bir yandan profesyonel iş ahlakım bir yandan şahit olduğum her şer şey iç içe geçmişti. Beyaz zenginler de çaresiz kalabiliyordu; buna tanık olmak gerçekten alışıldık bir şey değildi. Ama bu halk, Erdoğan’ı seçerek ve destekleyerek bunu başarmıştı. Savunma Sanayi gibi halka ve Batı’dan ve NATO’dan bağımsız yerli şirketlere kapalı alanda artık geriye düşüyorlardı; diledikleri gibi sörf yaptıkları okyanuslar artık kendilerine ait değildi.
Kahvemden bir yudum almış ve yöneticiye, söyleyeceklerimin patronlarının hoşuna gitmeyeceğini, bunun da iş ilişkilerimize zarar verme olasılığının doğmasına neden olabileceğini söylemiştim. O da ‘daha kötüsü yok’ diyerek istediğim şekilde konuşabileceğimi, zaten eğer şirket ayakta kalamazsa iş ilişkimizin de biteceğini, hiç değilse bu toplantıda bir çıkış yolu bulabilme olasılığımızın olduğunu söylemişti.
Toplantı bu akşam mesai sonrası gerçekleşecekti. Bu da yaklaşık olarak 18.00-19.00 arası demekti. Hepimiz için görüşme saatleri kesindi, ama patronlar için böyle bir zorunluluk yoktu; bir zaman aralığı belirleniyordu hep. Ona, Ankara’ya gelemeyeceğimi, ancak çevrim içi toplantının programım uygun olduğu için mümkün olduğunu söylemiştim.
Gündem maddelerine yönelik değerlendirmeler yaptık, ben taslak çıkaracağımı ve toplantıdan önce kendisine göndereceğimi söyledim; ön hazırlık yapması gerekiyordu patronlarına vereceği brifing için.
Onun vereceği bu brifingin ana amacı benim toplantıya dahil edilme sürecimin sorunsuz geçmesini sağlamaktı. Yaptığımız iş anlaşmasında böyle bir sorumluluk üstlenmemiştik şirket olarak. Tartışma ve soru istemiyordum, herhangi bir müdahale de. Konuşacak ve toplantıdan ayrılacaktım.
‘Sizi tanıyorlar artık!’ demişti yönetici. ‘Tarzınızı biliyorlar, sizi rahatsız edecek şekilde davranmayacaklarından emin olabilirsiniz. Çünkü bütün çıkarları tehlikede!’
Anahtar sözcük ‘çıkar’dı; gülmüştüm ister istemez, yönetici de gülmüştü kendini tutamayıp... Ona kolaylıklar dileyerek telefonu kapatırken, o ‘rahatladım, çok teşekkür ederim’ demişti heyecanla.
Telefonu kapatır kapatmaz, şirketin raporlarının bulunduğu dosyayı açmış ve gerekli olan notları almıştım, zaten her şeyi biliyorlardı. Onlara artık belirgin bir şekilde ihracat odaklı çalışmaya başlayan yerli, küçük ve orta ölçekli savunma şirketlerimizin işbirliği tekliflerine çok temkinli yaklaştıklarını, istihbarattan, Savunma Bakanlığından ve Savunma Sanayi Başkanlığından onay almadan da herhangi bir kurumsal işbirliği teklifini kabul etmediklerini söyleyecektim. Çalıştığımız şirketlerin açık piyasa verilerinden derlediğim kısa sunumla dünyadaki pozisyonlarını görmelerini sağlayacak, bana olan güvenlerinin bu anlamda çok sınırlı bir hareket alanı sağladığını da vurgulayacaktım. İş kendilerine düşüyordu. Yıllardır küçümsedikleri o şirketlerin ayaklarına gideceklerdi.
Bunun için bahse konu iş ortaklarımızı aramıştım tek tek; konunun ciddiyetini ve gizliliğini vurgulayarak onların yöneticileriyle durumu değerlendirmiş, her birinden de arada ben olduğum için makul tekliflere açık olduklarına dair sözler almıştım. Ben aracılık edecektim sadece, sorumluluk almayacaktım. Hepsinin tek şartları vardı; aynı masada eşit boydaki koltuklara oturacaklardı.
Hazırlığını yaptığım konuşma en fazla yirmi dakika sürecekti. Büyük hissedarları medyadan tanıyordum, onlar beni ilk kez göreceklerdi, ancak çalışma sistemimi çok iyi biliyorlardı. Bugüne kadar aylık ve yıllık raporlara binaen yaptığımız önerilerin ne kadar gerçekçi ve çok boyutlu olduğuna defalarca kez tanık olmuşlardı.
Çoğu zaman her şeyin farkında oldukları halde neden gerekli olan kararları almadıklarına şaşırıyordum. Akılla ve cesaretle ilgili sıkıntıları yoktu. Büyük bir ihtimalle benim görüşlerimi birbirlerine karşı gerekçe olarak kullanacaklardı ve onları temel alarak bağlı oldukları daha üst yapılara hayatta kalmanın başka yolu olmadığı için teklif sunacaklardı.
Demek ki artık akıl ve cesaret yetmiyordu; devlet onların kontrolünden çıkmıştı. Devletin ve halkın sahip olduğu benzersiz hafızaya karşı yeniliyorlardı. Onlar da bunun farkındaydı.
Hazırlıklarımı tamamlamıştım, öğle vakti girmişti. Kahvemi yudumlarken akılla ilgili bana göre karmaşık olmayan şeyler düşünüyordum.
Akıl fantastik bir kurgu değildi; gerçek ve mükemmel bir makineydi, Deposu olmadığı için hafızayı kullanıyordu; 'mantık' dediğimiz, bütün detaylarını henüz çözümleyemediğimiz temel bir işleyiş yapısı vardı. Evrenle olan ilişkilerini anlamama aklım elvermese de akıl, hayatın her bilgisini alıyor, işliyor, ruha-bedene ve hayatın diğer alanlarına yararlı ya da zararlı hale getiriyor, beğendiklerini hafıza çukuruna, posa bilgileri de unutma gölüne bırakıyordu.
Evet, o bir makineydi ve gücü, enerjisi aşınmadığı, aksine en yüksek noktaya kadar arttığı ölçüde, biz, insanlara 'akıllı' diyorduk. 'Mantık' iyi kullanıldığı vakit aklımıza gelen ilk tanımlama 'hayranlık' kategorisinden alınıyordu.
İnsanları hafızanın güçlü oluşuyla ilgili anlam bozukluğuna ya da anlam kaymalarına sürükleyen ön yargılar vardı; oysa hafıza cansız, hareketsiz bir depo iken, onun gücünden söz etmek tuhaftı. Güçlü olan, hafızayı kullanan 'akıl'dı; hafızanın tüm giriş-çıkışlarına kendine ait bir düzenek yerleştiren aklın zaaflarına takılarak yanlış çıkarımlar yapılıyordu, hafızaya yüklenmek bu yüzden yanlıştı.
Beyin bir ovaydı yalnızca; zekâ, jokey belki de... akıl ise at; bilgiler, yem... bilgilerin depolandığı yer; hafıza. Her şey o kadar karışık görünmesine rağmen benzetme özgürlüğümüzü kullanmaya akıl engel olmuyordu mesela.
Ama işte bazen akıl da yetmiyordu hayatın getirdikleri karşısında. Gülmüştüm yine, aklına çok güvenen insanların çaresiz kaldığı böyle anlarda olduğu gibi... Allah insanı zayıf yaratmıştı; buna tarih sayılamayacak kadar çok kez tanık olmuştu.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
