23 Ağustos 2026 Pazar

SA12123/SD3872: Sıkıntı (Roman); 15. Bölüm-Hava 30

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Ve İblis'in çirkin elleri oluyordu insanın içini oyan ve çürüten duygular; insanın hayatı boyunca ördüğü bütün sağlam katmanları derinlerden başlayarak yıkmak için.."


Bir insanı -özgür iradesini elinden alarak- aptallaştırmanın ve robotlaştırmanın bir tek yolu vardı: onu anlamsız, saçma sapan ritüellere boğmak ve bu ritüelleri eksiksiz uygulayarak arınacağını ve cennetlik olacağını düşünmesini sağlamak.

Kabala gibi, Tasavvuf da öyle yapmıştı.

“Tasavvuf, kaynağı belirsiz yeni ibadet çeşitleri türetmiştir; sonu gelmeyen ve mürşidin iznine göre artabilen virdler ve nafileler, dans edilerek yüksek sesle yapılan zikirler, ayinler, çalınan müzik aletleri ve Allah'tan başkasından istiğase, rabıta ve tevessülle yapılan dualar. Ricâlü'l-gayb (Gavs'ın ya da Gavsu'l-Âzam'ın başkanlık ettiği veliler örgütü, gayb adamları, gayb erenleri) ve Gavs-ı Âzam (bütün kâinatın kalbi mesabesinde olan, kâinattaki bütün varlıkların hayat ruhlarını aldıkları iddia edilen kişi; güyâ Gavs kâinatta dilediği gibi tasarruf eder) gibi inanışlarla evliyalardan, yatırlardan ve ölülerden medet istemek gibi her biri İslam akaidine zıt inanışlarla tertip edilmiştir." diyordu 'Hava Yazarı'. "Ve bu sapkınlıkların kaynağı da Kabala'dır, her bir aşama yaşam ağacındaki sefiralarla temsil edilir.”

Başlangıca dönüyordu her şey; her yeni doğan insan, ilk insanların *ilk aldanma'da sürüklendiği zifiri karanlık yola yine ikna edilerek sürükleniyordu:

“Peki ‘yaşam ağacı’ nedir? Tasavvufla ilgisi nedir?” diye soruyor ve sorusunu cevaplıyordu ‘Bekçi’:

“Yaşam Ağacı bireysel olarak sefira (sephira-küre, çoğulu sefirot) diye bilinen on sefiradan ya da alandan meydana gelmiştir. Buradaki ‘yaşam ağacı’, Adem’e ve Havva’ya yasaklanan, ancak İblis’in ölümsüzlük aldatmacasıyla kanıp meyvesinden tattıkları ağaçtır. Kabala bu ağacı kutsamakta ve insanı saptırarak İblis’in değişmez hedefine yöneltmeye devam etmektedir.

Kabala otuz iki yolla insanı tanrılaştırıp ölümsüz kılmayı hedefler. Her bir sefira Tanrı adlarından birinin, bir melekler düzeninin ve bir baş meleğin koruması altındadır. Yaşam Ağacı'nın genel uygunlukları (gezegenler, insanın -adam kadmon- vücut parçaları, -tasavvufta nefy-u isbat ve letaif zikirlerinde de vücut parçalarına dokunulur-, simgeler, imaj, edem ve erdemsizlik) ve renk cetvelleri (parlaklık -kral cetveli; parlak beyaz -kraliçe cetveli; parlak beyaz -imparator cetveli; altın benekli beyaz -imparatoriçe cetveli) ve Yaşam Ağacı ve onun kutsal karşılıkları sefiralarda açıkça anlatılmıştır.

Her bir sefirada unvan, Tanrı adı (on ad), Baş melek ve melekler sayılıdır. Ve insan, bu kürelerde -kabala tavsiyesine göre- olgunlaşarak ilerler en son birinci kürede (kether-olmayan baş) bir ışık olan Tanrı'da yok olur. Bu, tasavvuftaki 'fenâ fillah' meselesinin asıl hikayesidir. Zikirlerde vücudun belli başlı yerlerine temas etmek de yaşam ağacının uygun herhangi bir küresinden kopyalanmıştır. 

İşte özgürlük, İslâm adına insanın elinden bu şekilde alınmıştır. Düşünen ve üretmeye gayret eden birçok Müslüman bugün tasavvufun her yere yayılan zehrinden beslenmektedir ve bunun çoğunlukla farkına varmamaktadır; gerçek bir aldanmış olarak Kur'an'daki 'takva' emirlerini yerine getirdiğini sanmaktadır.

Allah'ın ayetleri 'zan'la 'kesin bilgi'yi ayırt etmiştir. İnsan 'zan'dan dolayı sorumlu tutulacaktır. Müslüman, davranış kodlarının tümünü Kur'an'dan almakla mükellef olduğu halde, insanın zihinsel ve irâdî özgürlüğünü elinden alan mutasavvıfların dayandıkları herhangi bir ayet bulunmamaktadır; aksine onlara karşı insanı uyaran açık ayetler vardır. Zaten onların sorgulanmasındaki esas gerekçe de budur.

İnsanın özgürleşmesi, kendi ferdî tekâmülünde, Allah'ın ayetleri dışında bir rehber edinmemesiyle mümkündür. Kur'an bu sebeple değişmezliğinin de neden gerekli olduğunu, insanı, diğer insanların ve nefsinin tasallutlarından ancak Allah'ın değişmeyen emirlerinin koruyabileceğini kıyamete kadar söylemeye devam edecektir. Düşünen bir Müslüman'a düşen temel görev, kendisinin ve diğer insanların Kur'an ayetlerinin ışığında özgürleşmesine hizmet etmektir.”

‘Hava Yazarı’nın notları insanları Kur’an’a çağıran cümleyle sona ermişti. Başlayan, başlangıcı olan herhangi bir şeyin mutlaka bitmesi, kaçınılmaz olanla yüzleşmemiz gerektiğini öğretiyordu bize. Bir gün bu dünyada yaşadığımız süre de sona erecekti, çünkü doğmuştuk; özgür olmak üzere, Allah’tan başka birine itaat ve ibadet etmemek üzere doğmuştuk.

Tasavvufun Allah'ın koyduğu sınırları belirsizleştiren batınî görüşlerinde helal-haram olmadığı gibi, Kur'an'daki gibi cennet ve cehennem de yoktu. İnsanı 'tarihsel süreç' denilerek meşrulaştırılan ve samirîlerden nakledilen isrâiliyyâtla ve hurafelerle doldurulmuş bir dayatmalar zincirine mahkûm ederek Kur'an'dan koparıyorlardı.

Tarihsel süreci kutsayarak Kur'an ayetlerini çarpıtmak üzere yaptıkları saçma sapan tevillerden oluşan ve 'tefsir' adı altında insanlara dayattıkları şeyler, hayâlî keşiflerle ve uydurma hadislerle yazılmış metinlerdi; Kur'an'daki hakikat adına, aslı-astarı, kıymeti olmayan şeytanî çöplerdi.

‘Şüphesiz o (Kur’an), müttakiler için bir öğüttür. Ve Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz. Şüphesiz Kur’an, kâfirler için elbette hasrettir (mutlaka bir pişmanlık sebebidir). Şüphesiz o (Kur’an), gerçek kesin bilgidir.’ diyordu Allah, Hâkka Suresinin 48-51. ayetlerinde.

Ne yazık ki insanın kendi nefsinden ve Şeytan’dan başka, nefs ve şeytan üzerinden kendilerini tanrı olarak insana dayatan sayısız güç ve yapı vardı. Bütün hayatı sahte tanrılarla mücadele ederek geçiyordu insanın. 

Gerilmiştim; oturamamıştım ve ayağa kalkmıştım, tuhaf sorular uçuşuyordu çalışma odamın duvarlarında...

Doğduğu ândan itibaren diğer insanların kurduğu sistemlere dahil edilerek özgürlüğü zorla elinden alınan insan nasıl özgür olabilirdi ki? 

Böylesine kirli bir iklimde aklının en çok ihtiyaç duyduğu sağlıklı ve temiz havayı nasıl teneffüs edebilirdi? 

Gem vurulmuş bir akıl nasıl bu şeytanî karanlıktan çıkıp özgürleşebilirdi?

Ancak insanın en büyük sınavı da buydu; kendisine verilen en büyük armağan olarak özgürlüğünü hiçbir mazeret üretmeden korumak zorundaydı. 

Böylesine ağır bütün duygusal sıkışmalarda olduğu gibi içimden tarifsiz bir isyan yükseliyordu özgürlük adına; çok hem de çok ağır bir yüktü bu. Şeytanî gem vurulmuştu ta başından beri, insanın ruhuna ve aklına.

Hepimiz biliyorduk zaten, ruhun ve aklın ağzına gem vurulduğu gün iyi duygular ölüyordu; ölü duyguların dirilmesi için de 'İsa' bekliyordu insan kendince. İsa gelmeden önce bekleyen İbranîler gibi; bir elçi bekliyordu Yaratıcı’dan.

Sorular soruları doğuruyordu, itiraz ediyordu içimdeki diri ses...  Ve, 

"Akla gem vurulduğu vakit duygular nasıl ölüyordu ki? Akıl durdurulmuş ve kontrol edilmişken duygular coşmuyorlar mıydı? Ruh özgürleşmiyor muydu akıldan?" diye soruyordu.

Öyle değildi işte... duygular, eğer iyiliklerle iç içe iken sadece arzuları ve ihtirasları yansıtıyorlarsa ölüyorlardı; ölüyorlardı akıl durmuşken. Aklın olmadığı yerde coşanlar da iyi duygular değildi; iyi gibi görünüyorlardı ilkin ve hemen biraz sonra nefsin derinliklerinde buluşuyorlardı İblis'le...

Ve İblis'in çirkin elleri oluyordu insanın içini oyan ve çürüten duygular; insanın hayatı boyunca ördüğü bütün sağlam katmanları derinlerden başlayarak yıkmak için.

Ruh asla özgürleşemiyordu aklın gemli olduğu o vakitlerde; iyi duyguları diriltmek ve gemden azad etmek için 'İsa' bekliyordu kendince insan.

Bu umuttu; ne vakit akıl tüm ihtişamıyla yürüyüverse karmaşık duyguların üstüne, en çok kötü duygular kaçışıyor ve saklanıyorlardı en küçük zayıflık ânında yeniden ortaya çıkmak için. 

Ama oysa iyi duygular mertçe kalıyorlardı orta yerinde meydanın... kesin bilgiden emin olan akıl vardı çünkü ortalık yerde; 'İsa' beklemeyecekti o vakit insan...

Her şey apaçıktı muhakkak, diriltilecek iyi duygular da yoktu; illa ki diriydiler çünkü hepsi. 

Biliyordum; sadece ruhunun ve aklının gemlerinden kurtulduğu o masmavi gökyüzünde özgürce nefes alabiliyordu insan. 

Ve yaşamaktan başka bir seçeneği yoktu.



<<Önceki                      Sonraki>>


[18.08.2026, 15/61 (1157)]


Seçkin Deniz, 23.08.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı