22 Ağustos 2026 Cumartesi

SA12122/SD3871: Sıkıntı (Roman); 15. Bölüm-Hava 29

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"İnsan gerçekten çok ağır bir sorumluluğun altına girmişti; Allah’a verdiği sözü tutmak zorundaydı, Allah’a ulaşan yolların üstüne oturarak insanları saptıran şeytanlara karşı Kur’an’a odaklanarak zihnini arındırmalıydı."


Kabala’nın İslam’a Tasavvufla dahil edildiğini artık biliyorduk. Antik Mısır büyücülerinin, yani Samirîlerin kılık değiştirerek Müslümanların arasına sızarak kanaat önderi olduklarına, sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında Müslümanlara tamamen hükmetmeye başladıklarına ve bu hakimiyetin günümüze kadar da sürdüğüne tanıktık.

Müslümanların özgür iradesi, gerçekte İslam’a düşman olan ve kuşkusuz bir şekilde müşrik, daha doğrusu münkir olarak kendilerini ve şeyhlerini Allah’a ortak koşarak ya da kimi zaman Allah'ı yok sayan sistemler icat ederek insanlara hükmeden şeyhlerin iki dudağının arasına mahkum edilmişti. Hasan Sabbah’ın Haşhaşileri bu kölelik sisteminde ulaşılan zirveyi gösteriyordu. FETÖ de aynı temeller üzerine bina edilmişti.

Öğrendiklerim arttıkça, zihnimde neredeyse uzanıp dokunacağım kadar somut nesnelerden oluşturulmuş simülasyonlar ortaya çıkıyordu; Şeytan’ın insanlık tarihindeki izlerini artık net bir şekilde izlediğimi hissediyordum.

‘Hava Yazarı’nın bir zincirin halkalarını birbirine bağlar gibi kişilerin birbirleri ile ilişkilerini ortaya koyarak dikkatle yaptığı analiz, zihnimdeki simülasyonların kişilere ışık tutan gücünü de arttırıyordu.

“Materyalist özgürleşmenin bilimsel kahramanı olan Darwin'in, insanın maymundan türediğini iddia eden 'Türlerin Kökeni’ adlı kitabını ve araştırmalarını, Endülüslü İbn-i Rüşd'ün eserlerinden de etkilenerek husule getirdiğini ve türler bahsinin Darwin'den önce ilk kez İbn-i Rüşd tarafından ortaya konduğunu biliyoruz -İbn-i Rüşd'ün felsefe, tıp ve diğer bilimlerle ilgili külliyatı Yahudi öğrencileri tarafından İbranice’ye, İbranice'den de Latince ve diğer batılı dillere çevrilmiştir-. Ki aklı kullanarak bilimsel bilginin kurulum aşamalarına katkıda bulunan İbn-i Rüşd, Tasavvuf'un Şeyh'ül Ekber'i İbn-i Arabî'nin hocası ve önderidir. İbn-î Arabi ise, tasavvufa kaynaklık eden akla düşman ve akıl dışı tüm öğretilerini, gârip hallerle edindiği deneyimlerden aldığını iddia etmektedir.

Bundan önce Hallac-ı Mansur'un ‘Ene'l Hak’ bunalımının da farkındayız. Hallac'a bunu söyleten, esas kaynak Kur'an olmadığına göre, vahiy dışı bu saplantının kökeni Kabala'dır. Vahdet'ül vücûd, sudûr ve fenafillah ile İslam'ın özüne saldıran zihniyetin kökeninde de aynı öğreti vardır.

Yahudilerin sorgulama dönemini aştıkları yaştan sonra -40 yaşından sonra- ancak öğrenebildikleri ve asla itiraz edemedikleri Kabala, insanın varsayılan tanrılaşma modelini içerdiğine göre, İslam’daki itikâdî sapmaların da tasavvuf erbabının 'anlayamazsınız' diyegeldikleri aynı kaynaktan beslendiği aşikârdır. 

Tasavvuf, nedir? Tanımı bile olmayan bu hâller ve ritüeller bileşiği, erbabının ve müntesiplerinin açıklamalarına muhtaçtır. Dolayısıyla ideolojisi ve felsefesi gereği bir cadı kazanına dönen tasavvuf, ciddî paranoid sonuçlar doğurmakta esas sebeptir; Papa II. Jean Paul'un dünyanın ve insanın tanrılaşması hipotezine de uygun bir vahdet'ül vücut ve fenafillah anaforunu peydahlamştır. İnsan tasavvufla yol aldığında da aynı esaret döngüsüne girmektedir. 

Yine tasavvuf, nefs terbiyesi gibi şeytanî bir yönlendirmeyle, Kabala’daki küreler (sefiralar-sefirot) hiyerarşisine uygun adımlar ihdas etmiştir. Olgun insan titri, küreler hiyerarşisi adım adım izlenerek elde edilebilmektedir.”

‘Bekçi’nin mümkün olduğu kadar uzaktan ve nesnel bir şekilde bakarak yaptığı tespitler çok etkileyiciydi:

“Tasavvuf, ilahî aşkı, fenâ fillahı, vahdet'ül vücûdu tamamen Kabala’dan almış ve birebir olarak bütün tarikatlarda yükseliş zincirlerinde esas almıştır; inancına bakmaksızın her insanı, -Kur'an, mü'mini, münkiri, münâfıkı, müşriki ayrı ayrı ele aldığı ve mü'min'i cennetle müjdelediği, diğerlerinin cehennemle cezalandırılacağını bildirdiği halde- Kur'an'a zıt olarak eşit değerlerle kabullendiğini iddia etmiştir ve kucaklamıştır. 

Tasavvufun İbn-i Arab'ı ile daha da belirginleşen ve yayılan,  'din'in sadece ‘aşk dini’ olduğu, bunun dışında din tanınmadığı iddiası, manipülatif insan sevgisi temelinde, insanın zihinsel esarete mahkûm edilmesi anlamını taşımaktadır.

Tasavvufun ve tarikat şeyhlerinin, Kabala ustaları ve Kilise gibi, el alma-el verme (inisiyasyon/süluk) hiyerarşisi ile kendileri olmadan Tanrı'ya ulaşılamayacağı iddiasında bulunmaları, özgürlüğü fenâ fillah ile mümkün hale getirebileceklerine dair iddiaları, insanın bu mistik felakete nasıl duçar edildiğinin kanıtlarıdır.

Tasavvufun, diğer dinlerdeki ruhbanlar gibi peygamberleri itikâdî sistemlerinin dışına çıkardığını, kerametler ve olağanüstü haller gibi sebeplerle şeyhlerin peygamberlere eşit, hatta onlardan üstün olduğuna dair düşünceleri inançlarına yerleştirdiklerini görüyoruz. Özellikle gaybı bilme gibi sadece Allah'a mahsus olan bir özelliği tasavvuf şeyhleri kolaylıkla sahiplenebilmektedirler.

Allah, Zümer suresinin 3. ayetinde, "İyi bilin ki, halis din yalnız Allah'ındır. Onu bırakıp da başka dostlar-veliler- edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyorlar. Şüphesiz Allah ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez." buyuruyor.”

İnsan gerçekten çok ağır bir sorumluluğun altına girmişti; oysa Allah’a verdiği sözü tutmak zorundaydı, Allah’a ulaşan yolların üstüne oturarak insanları saptıran şeytanlara karşı Kur’an’a odaklanarak zihnini arındırmalıydı. 

'Hava Yazarı'nın, dosdoğru yolun dosdoğru yolcularına çağrısı çok berraktı:

“Müslüman, bazı tasavvuf ve tarikat erbabının özellikle silsile ile tâbi oldukları, el aldıkları ve bilhassa 'yüzü suyu hürmetine' dualarına aracılık ettikleri velileri, Allah'ın nasıl açık ve kesin bir şekilde reddettiğini görmekten kaçınamaz. Yine Zümer suresinin 2. ayetinde Allah, "Şüphesiz biz o Kitab'ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah'a has kılarak O'na kulluk et!" buyurmaktadır.

Cenneti ve cehennemi, insanı ve evreni, hatta İblis'i vahdet-ül vücûd ile Tanrı'nın bir parçası haline getirerek, bu sebeple de Tanrı'nın insanı -dolayısıyla kendisini- cezalandırmayacağı tezini ileri sürüp cehennemi anlamsızlaştıran bu sapkınlığın İslam'a yönelik bir tehdit olduğu da açıktır. Tasavvuf cenneti ve cehennemi inkâr etmekte, tüm dinlere eşit mesâfede durmakla da Kur'an'ın dinini kabul etmediğini ikrar etmektedir.

Şeyhlerden şefaat dilenerek Kur'an'a aykırı davrananlar ve Allah'ın koyduğu sınırlara karşı çıkanlar, "Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" De ki: "Şefaat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz." (Zümer 43,44) ayetlerini bilmekle mükelleftirler.

Allah, yanılgılar içinde 'başkalarının anlayamayacağı hâller yaşadıklarını iddia edenleri ve sadece kendilerini haklı görenleri' şöyle tarif etmektedir:

"Kim, Rahmân'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar." (Zuhruf, 36-37).

Rahman'ın zikri Rahman'ın gönderdiği Kur'an'da apaçık anlatılmıştır. Ancak, bazıları Rahman'ı zikrettiklerini iddia ederler. Kelime-i Tevhid'i "Lâilâhe (İlah yoktur)" diye ayırarak büyük bir şevk ile söyler (vird- kalp, letâif ve nefyu isbat zikirleri); tıpkı kabalistik sistemde olduğu gibi Allah'ı adından ziyade 'Hu-huve (O)' diyerek anarlar. Yahudilerin, 'Yehova' dedikleri tanrılarının adlarını anmaları yasaktır. Yani Allah'ı adıyla anmak yasaklanmıştır. Onlar da Tanrı'yı "he (O)" diyerek anarlar.

Hahamların ve Hıristiyan din adamlarının Tanrı'nın somutlaştırılması sürecinde kendilerini vekil birer tanrı- tanrı adına affeden, tövbeleri kabul eden- yaparken tahrif edilmiş Tevrat'ın ve İncil'in ayetlerini delil olarak kullandıklarını biliyoruz. Peki, İslam'a sokulmuş bu vekillik mülahazasında insanları aldatmak için kullanılan ayet hangisidir?

"Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir." (Fetih 10)

Tahrif etmeye güç yetiremedikleri Kur'an'dan, bu ayetin bir kısmını alarak vekillik kanıtı olarak sunarlar. "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" der ve ancak böyle kendilerini meşrulaştırırlar. O ândan sonrada kendilerine biat edenleri birer köle olarak etkileri altına alır; tarikatın koruma çemberiyle sarmalar; sorguladıkları anda küfre gireceklerini söyleyerek onların tasavvuftaki mantıksızlıkları sorgulamalarına izin vermez ve cehennemle tehdit ederler. 

Kendilerine tâbi olanları Kur'an’ı anlayamayacakları konusunda ikna ederek Kur'an'dan uzaklaştırırlar ve kendi eserlerini okumaya teşvik ederler:

“Şeyhten izinsiz, Kur'an'ı Kerim okumamalıdır. Kur'an'ın manasını gözüyle mülahaza etmemelidir... Kur'an'ın manasını bile düşünmekten sakınmalıdır."

Bakara Suresinin 159. ayetinde ise Allah, "İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet ederler." buyurur.” 



<<Önceki                      Sonraki>>


[17.08.2026, 15/59 (1155)]


Seçkin Deniz, 22.08.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı