13 Eylül 2026 Pazar

SA12150/SD3887: Sıkıntı (Roman); 16. Bölüm-Ateş 6

   Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Hiç kimse yaşadığı herhangi bir ânın geçici olduğunu hatırlamak istemiyordu yaşarken... işte böyle, birkaç kürek toprakla kapanıyordu insan denen koskoca konu bir gün."


Karısı, çocukları, kardeşleri son kez onu görmek için girdiler Gasilhane’ye... Yıkama ve kefenleme işlemleri bitince haber vermişlerdi. Babam, ben ve kardeşim içeri girmedik; hatırladığımız son haliyle kalsın hafızamızda istedik.

Cenaze tabuta konduktan sonra sırayla omuz verdik musalla taşına kadar; artık bu dünya ile bağı kalmamış olan ölüyü omuzlarımızda taşıdık. Bu, Allah’ın yarattığı insana kişiliğini ve günahlarını dikkate almadan gösterdiğimiz ve bir gün hepimizin de beklediği, cesedimize gösterilse de gözlerimizle göremeyeceğimiz bir saygıydı.

Cenaze namazı kalabalıktı. İmam cenaze namazının nasıl kılınacağını hatırlattı, sık kılınmadığı için unutulmasının normal olduğunu vurgulayarak. Namaz bittiğinde 'Haklarınızı helal ediyor musunuz?' diye üç kez sordu; hep bir ağızdan ‘Helal olsun!’ dedik üç kez.

Kimin ne kadar samimi olduğunu elbette bilemezdik, ama cenaze namazına katılma gereği duymuş olan biri için artık ölmüş olan birine yapılabilecek en büyük iyilik ona hakkını helal etmekti. Yoksa niye katılsındı ki cenaze namazına? Neden onu omuzunda taşısın ve mezarına gömülmesine yardım etsindi ki?

Buruk mezarlığı çok büyüktü; tekrar arabalara bindik ve cenaze aracının arkasından taze kazılmış mezarın yanına kadar gittik. Herkes acele ediyordu; cenaze bir ân önce gömülsün diye çabalıyordu. Çünkü bu böyleydi, çünkü her ân bir aksilik olabilirdi; yağmur yağabilirdi mesela.

Ne olursa olsun hızla çalışan eller bana tuhaf gelmişti. İnsan ne kadar çabuk kapatmak istiyordu bu konuyu... Oysa içimdeki sesler çarpışıp duruyorlardı birbirleriyle; onun çektiği acılar, onun çektirdiği acılar nasıl katışacaktı geçmişe ve geleceğe? Karısı, çocukları nasıl affedeceklerdi onu? Bu hesap nasıl görülecekti günden güne artan yalnızlıkları onları derinden sarsarken?

Hiç kimse yaşadığı herhangi bir ânın geçici olduğunu hatırlamak istemiyordu yaşarken... işte böyle, birkaç kürek toprakla kapanıyordu insan denen koskoca konu bir gün. 

Namaz kılanlar gibi kılmayanlar için de sanki hiç gelmeyecek olan o son gün mutlaka geliyordu. Oruç tutmayanlar, zekat vermeyenler, iyilik yapmayanlar, yetime, yoksula, yakın akrabaya destek olmayanlar, şartları elverip de hacca gitmeyenler, yalan söyleyenler, kötülük yapanlar, hırsızlar, katiller, zina yapanlar, içki içenler, uyuşturucu kullananlar da bir gün buraya geleceklerdi.

Allah’a inananlar da inanmayanlar da ona ortak koşanlar da koşmayanlar da buraya geleceklerdi. Hepimizi Allah yaratmıştı ve ona dönecektik; onun kaçınılmaz olan yargısına mahkûmduk.

Yine Mahir’in üç gün önce, cumartesi günü Seyranbağları’nda söyledikleri gelmişti aklıma ve onun Erdoğan’a yönelik haksız öfkesi. Mahmure’nin ölümü onu sarsmış olsa da kendi ölümünü düşünmüyor muydu hiç? Her siyasetçi gibi Erdoğan da gelecekti buraya, eleştiri hakkını merhametsizce kullanan bir seçmen olarak Mahir de. 

Allah ikisi arasındaki hesabı görecek olan mutlak güçtü, ama ben Erdoğan’ın lehine tanıklık yapacaktım, Mahir’in ve benzerlerinin haksız olduğunu söyleyecektim. Biz koskoca bir tarihin yaşayan tanıklarıydık, Erdoğan bir peygamber değildi ki ondan kusursuz bir insan olmasını isteyelim.

Başbakan olarak katıldığı, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in başkanlık ettiği 2003 Ağustos ayındaki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, Kur’an Kursları ve İmam-Hatiplerle ilgili haddini aşarak irtica ezberlerini tekrarlayan Hava Kuvvetleri Komutan Cumhur Asparuk adlı orgenerale ‘Kes ulan’ diyerek İslam karşıtı askerî vesayet dönemini bitiren sürecin ilk adımı atan Erdoğan’a tarih de tanıktı, 1945 sonrası kurulan Küresel Satanist Sistem’in balyozu olarak kullanılan NATO da.

Hem Mahir de -refleksif tepkiler dışında- dinine dair yeterince bilinçlenmesini sağlayacak bir şekilde araştırma yapmamış ve kafa yormamış 'entelektüel' bir Müslüman olarak kusursuz değildi ve siyasetin ya da iktidarın iktidar silsilesinde yer alan kişilere getirdiği fırsatlara yönelik eleştirilerinde haklı sayılsa da çevresindeki fırsatçılara bakarak Erdoğan’ı suçlama hakkına sahip değildi. Erdoğan’ın görev verdiği kişiler de, Mahir gibi, NATO’nun cehenneme çevirdiği bu topraklarda yetişmiş olan insanlardı; Mahir gibi zaaflara da sahiplerdi.

Sınanan sadece Erdoğan değildi. Mahir’in gençliğini uğrunda harcadığı MHP’nin kökenlerine ve faaliyetlerine dair tartışılacak çok şey vardı mesela.

Bu milletin iki yüz yıldır çektiği benzersiz acıları görüp de siyasetin kendisine verdiği imkanları, haram yemese bile, zenginleşmek için kullanan herkes cehennemlikti bana göre. Hiç kimse Erdoğan’ın şahsı ve ailesi için bunun böyle olduğunu iddia edemezdi; eğer bu anlamda herhangi bir kanıt olsaydı 2002 yılından 2010, hatta 2011 yılına kadar devletin en hassas yerlerine ve Erdoğan’ın ilk güvenlik halkasına kadar yerleşmiş olan FETÖ teröristleri o kanıtı rahatlıkla piyasaya sürerlerdi... oysa onlar uydurma kanıtlarla saldırmışlardı Erdoğan’a.

2013 Gezi Teröründe, 17-25 Aralık Emniyet-Yargı darbesinde ve sonraki süreçlerin hepsinde ve nihayetinde 15 Temmuz darbesinde. Mahir bunlara da tanıktı. Ve sırf bu yüzden Mahir’i anlayamıyordum. Mezarlıkta bitecek olan bir sürecin bir parçası olarak insan bu kadar cesur olma hakkına sahip değildi. Benzerleri gibi 'her şeye hâkim olduğu sanrısı ile malul entelektüel kibrin' etkisinden uzak kalamayan Mahir de bunu çok sık unutuyordu.

İmam, yüksek sesle Yasin Suresini okuyordu. Zihnimi sakinleştirdim ve sonra babam ve kardeşimle birlikte mezarın üstüne birkaç kürek toprak attık ve diğerleri de aynısını yapabilsin diye biraz geriye çekildik. 

‘Keşke Yasin Suresinin Türkçesini de okusaydı, İmam!’ diyordum içimden. Aslında mezarlıklarda ve taziye yerlerinde okunan Kur’an orada olanlara bir uyarı niteliği taşıyordu; ama anlamadıkları halde sanki anlıyormuş gibi Kur'an okuyorlar ve dinleseler bile anlamadıkları için dinler gibi yapıyorlardı. Bunlar yüzlerce yıldır yapılagelen birer ritüelden başka bir şey değildi işte. Allah'ın bunun böyle olmasını istemediğinden emindim.

İnsanların çoğu taziye süresince onlarca kez iki ellerini gökyüzüne açarak yıldırım hızıyla okudukları Fatiha Suresinde ne dendiğini bile bilmiyordu... okumaları bitince de elleri huşu ile yüzlerine kapanıyordu her seferinde. Yine de güzeldi her gelenin ya da taziye yerinden ayrılmak üzere olanın ‘Allah rızası için el-Fatiha’ yahut ‘Merhumun ruhu için el-Fatiha’ demesi ve orada bulunan herkesin Fatiha Suresini okuması...

Hızla çalışan kürekler artık küçük bir tepeye dönüşen mezara son toprakları atarken İmam okuduğu Yasin’i bitirmişti. Fatihalar okunduktan sonra yavaş yavaş ayrılmaya başladı insanlar. Babam, ben ve kardeşim de ölünün yakınlarının bulunduğu sıraya dahil olmuştuk; gelenler ayrılırken sıraya giriyor ve bizlere taziyelerini iletiyorlardı. Biz de 'Allah razı olsun' diyorduk her birine.

Az sonra biz de ayrıldık mezarın bulunduğu yerden; artık, ölenin ruhu da dahil olmak üzere, orada kimse yoktu; geride kalan kimse olmadığı için onun yaşayacağı bir yalnızlık da yoktu. Bu hep böyleydi ve böyle de olacaktı... ta ki kıyamet kopup bütün insanlar dirilene kadar herkes yalnız ölecekti ve böyle ya da başka bir şekilde gömülecekti.


<<Önceki                      Sonraki>>


[09.09.2026, 16/13 (1170)]


Seçkin Deniz, 13.09.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı