Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
Doksanlı yıllar cehennemden gelen yıllardı; en alttakiler için sürünmekten başka çare yoktu. Yoksulluk ve benzersiz acı hikayeler kokan bu sokaklarda hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olan ve asla çekmeyecek olan insanlar yaşıyordu; hemen hepsi hayatın diplerinde zorunlu ihtiyaçlarla sınırlanmış amaçların kurbanları olarak birer ayrıntıydılar sadece.
Bedenleriyle sürüldükleri iş alanlarında herhangi bir haklarının olabileceğini düşünme olasılıkları bile yoktu. ‘Bana bir şey olursa aileme kim bakacak?’ diyen insanların ülkesiydi Türkiye; devlet yoktu.
Bu sürüngen hayattan sıyrılabilmek de çok zordu; riskler almak ve her ân düşmekten korkarak sıçramak. Tarlalardan inşaatlardan, pazarlardan, fabrikalardan, atölyelerden, kısır sanayiden daha uzağa uzanamayan hayâllerle boğuluyordu hayatlar. Bir iş, askerlik ve evlilik; hepsi bu kadardı hayat.
Artık hayata başkasına para kazandırmak zorunda kalmayacağı bir şekilde devam etmek istiyordu, kendi işini yapacaktı. Bebe giyimi satacaktı pazarlarda. Minibüsü almış, başlangıç için gerektiği kadar da mal tedarik etmiş ve iki hafta işe çıkmıştı.
İşi fena değildi, lakin üçüncü haftanın ilk gününde, sabah işe giderken geçirdiği trafik kazasında dünyaya veda etti. Soğuk bir mart sabahıydı, haberi aldığımda. Yanında en küçük erkek kardeşi vardı. Biri kız, üç erkek, dört kardeştiler. O, kaza olduğu anda ölmüş, kardeşi ise yarı ölü bir vaziyette hastaneye kaldırılmıştı.
Hastanede reanimasyon servisindeydi kardeşi, yoğun bakımın bir sonrası morgun bir öncesi olan servisti bu; günlerce-gecelerce hastanede bekledim, tedavisi için gereken neyse yapılması için çabaladım. Herkes, abisinin ölümü, defni ve taziyesi ile meşguldü, bense onunla meşguldüm, abisinin defni için hastaneden ayrılmış ve hemen geri dönmüştüm.
Akciğerleri patlamış, beyin kanaması geçirmiş, çenesi, bacağı kırılmış, içte yüksek tahrifat meydana gelmişti, kurtulmaz diyorlardı. 'Allah dilerse kurtulur ve on evlat babası olur!' demiştim o vakitlerde. Kırk bir gün kalmıştı hastanede, daha sonra da tedavisi devam etmişti. Çene kırığı ameliyatı riskli olduğu için daha sonra da yapılamadı, ama yürüyordu, kendi işini görüyordu.
Abisinin öldüğünü ona söyleyememiştik yirmi gün sonra ilk kez gözünü açtığında. Sorup durmuştu: "Abim nasıl beni sormaz? O duramaz mutlaka gelirdi!"
Yalan söylemişti babası, ‘Abin yurt dışına işe gitti’ diye; çocuk kazayı hatırlamıyordu çünkü.
Mezarına gidememiştim abisinin, definden sonra... Annesine, ‘Onun dünya sınavı sona erdi, kimseye kötülüğü olmadı, herkesten alacağı vardı, tertemiz gitti’ demiştim içimden geldiği gibi.
Kim bilir biz nasıl gidecektik bu dünyadan. Gelirken seçimlerimiz sorulmadı, ama yaşarken neyin doğru neyin yanlış olduğunu görüp karar verebiliyor ve bundan dolayı sorumlu tutuluyorduk.
O dünya yüzü görmedi, namazında niyazında bir çocuktu, tertemiz geçip gitmişti. Ona bir 'şey' olmuştu, eşine ve çocuklarına da maaş bağlanmıştı.
Ondan sonra babası hiç değişmedi; annesi delirmemek için çok çabaladı, halen çabalıyordu. Ortanca erkek kardeşinin doğan oğluna onun adını vermişlerdi. Hiçbir çocuğa bugün toprağa gömülecek olan dedelerinin adı verilmemişti.
Taziye için gelen insanlar sohbet ediyorlardı; düğünler ve taziyeler bir tür buluşma noktalarıydı uzak şehirlerden gelen ve birbirlerini uzun süredir görmeyen insanlar için.
Birçok akrabamızı tanıyamıyordum, uzak şehirler, uzak köyler ve aradan geçen yılların yüzlerde bıraktığı kasırga izleri. Daha da yaşlanmış yaşlılar, orta yaşın haşin ayazına tutularak saçlarını dökmüş gençler ve artık anılarıyla geride kalan ölüler...
Zaman yorgundu; insanlar kendilerine gelmeye çalışıyorlardı asırlardır tepelerinden eksilmeyen baskılardan.
Birazdan birkaç kişi ayaklandı, hastaneden cenazeyi almak için. Emekli olan ölü için her şeyi sigorta karşılıyordu; ağır hastane masrafları yoktu, hasta yakınları hastanede yatan hastaları için ilaç almak için fellik fellik eczane aramıyorlardı, en önemlisi ölüyü almak için yakınları borç senedi imzalamak zorunda kalmıyorlardı.
Mahir ve benzer Erdoğan alerjisi olanlara, onların hasta akrabalarına, yani Türkiye’de yaşayan herkese ayrılan tek kişilik ya da iki kişilik her türlü konfora ve teknolojiye sahip özel odalardan birinde kalmıştı ölen akrabamız.
Gerçekten tahammül edemiyordum, halkına dünyada görülmemiş derecede hizmet eden Erdoğan’a karşı, seviyesi düşük bir dille yapılan saldırılara. Beni uzaktan görüp yanına çağıran yaşı seksenin üzerinde olan bir akrabamız sohbet ederken sözü hemen siyasete getirmişti. ‘Emekli maaşları düşük!’ dedi. ‘Dört kere oy verdim, bir daha oy vermem!’
Ona evinde klima olup olmadığını sordum, ‘Var!’ dedi. ‘Kaç fatura ödüyordun Erdoğan’dan önce, şimdi kaç fatura ödüyorsun?’ diye sordum. Sustu hemen. Elektrik ve su faturası dışında fatura yoktu, birçok evde sabit telefon dahi yoktu ki faturası olsun.
Rahat bırakmayacaktım onu. Tek tek sordum. Evinde her türlü lüks vardı; odun sobası yoktu artık, sıcak su her ân hazırdı.
‘Kaç yıl prim ödedin?' dedim. ‘Yirmi beş yıl!’ dedi. ‘Kaç yıldır maaş alıyorsun?’ dedim. Yine ‘Yirmi beş!’ dedi. ‘Ne zaman öleceksin, devlet sana daha ne kadar maaş ödeyecek?’ dedim.
Gülümsedi.
‘Torunumun birine tam altın, iki tanesine de birer çeyrek aldım!’ dedi iki parmağını göstererek.
‘Eskiden de alıyordun değil mi?’ dedim acı bir tebessümle. Yine gülümsedi. Sonra toplumdaki ahlakî bozulmadan bahsetti, umutsuz olduğundan.
Ona insanların dinden koptuklarını ve para hırsıyla her türlü değeri bir kenara attıklarını söyledim. Başıyla onayladı. ‘Doksanlı yıllarda Türkiye’yi kaosa sürükleyenlerin amacı da buydu, bugünkü toplumu tasarlıyorlardı!’ dedim. Görmüş geçirmiş biriydi. Cenaze aracı evin bulunduğu sokağı dikine kesen sokağa geldiğinde de mahzun gözlerle tabuttaki cenazeye baktı.
Evine veda etmesi için getirmişlerdi ölüyü. Sonra sırayla düştük yola, bindiğimiz arabalarla. Düğün konvoyları neredeyse bitmişti artık, ama cenaze konvoyları sürüyordu.
Kozan Yoluna çıktığımızda trafik adım adım akıyordu. Buruk Mezarlığına ulaşmamız bir saate yakın sürdü; mesafe en fazla on kilometreydi. Doksanlı yıllarda burada neredeyse trafik ışığına gerek duyulmayacak kadar az araba vardı. Son on yedi yılda yollar değişmemişti, ama araba sayısı artmıştı.
Arabayı park alanlarından birine bırakarak, cenazenin yıkanacağı yere gittik babamla. Herkes orada birikmişti. Sıra yoktu, cenazeyi hemen almışlardı Gasilhane’ye.
Neler düşüneceğimi bilmiyordum beklerken. Onunla ilgili hatıralar geliyordu sık sık aklıma, sonra başka şeyler, sonra yine başka hatıralar, sonra yine başka şeyler.
Başını sallıyordu babam... kaçınılmaz olan yerdi burası.
‘Yıkanmak, kefenlenmek, böyle eller üstünde tabutta gitmek, cenaze namazı ve sonra helallik almak, dualarla gömülmek herkese nasip olmaz!’ dedi yumuşak ve yorgun bir sesle. ‘Allah bizlere de nasip eylesin, İnşaallah!’
‘İnşallah!’ dedim başımı hüzünle eğerken. Bir ölü nasıl uğurlanırdı ki, nasıl düşünürdü insan?
Herkes her seferinde öğreniyor ve yeniden unutuyordu. Burada olanlar da unutacaktı. Oğlunu gömenler onu nasıl unuttularsa babasını gömenler de öyle unutacaktı. Babası da olsa unutacaktı insan; unutmasa yaşayamazdı.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
