6 Eylül 2026 Pazar

SA12141/SD3882: Sıkıntı (Roman); 16. Bölüm-Ateş 4

   Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Geçirdiği kaza sonucu geride iki yetim bırakan abisi bu milletin bir özeti gibiydi aslında."


Klima açıktı; arabanın penceresini açamıyordum boğucu havadan dolayı. Geceleri gündüzlerden daha sıcaktı Adana’nın merkezinde... milyonlarca klimanın ürettiği gaz, geceleri gökyüzünde iğrenç bir şekilde kokan gri bulutlar oluşturuyordu. Güneş doğduktan sonra da o kimyasal bulutlar yavaş yavaş dağılıyor ve hava normale dönüyordu. Doğayı da bozuyordu insan ve yavaş yavaş öldürüyordu.

‘Ölüm bizden öncekilere anlatmadıklarını anlatıyor belki bugün bize!’ diyordu Babam. ‘O simsiyah karanlığın dilini çözüyoruz, sırlarını biliyoruz, ama çözdüğümüz sırlar bize yetmiyor. Kainat, yaratıldığı günden beri bizim kendisini okumamızı bekliyor. Biz de okuyoruz onu ısrarla, doğru ya da yanlış. Daha fazla doğru okuduğumuz bugün, doğru okuyup okumadığımızı yine bilmiyoruz. Biz, bizi cehaletin karanlığından kurtarabilecek olan tek ışığın Allah’ın gönderdiği son ışık olduğunu unutuyoruz. Unutuyoruz ve bizden daha korkusuz olduğuna inandığımız başka birilerine bakarak, onlardan umut dileniyoruz!’

Korkusuz değil, yalancıydı ve korkaktı onlar; insanın cehaletini sömürüyorlardı. 

Babamdan öğrenmiştim insanların, inanç ve güven ihtiyacını sömüren sahtekarları. Babama eşlik ederek, Bakara Suresinin 257. ayetini okudum hafif bir sesle:

“İman edenlerin dostu onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’tır. Ve kâfirlerin dostları da onları aydınlıktan karanlıklara çıkaran tâğûttur. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.”

Babam ‘Âmennâ ve seddaknâ!’ ’ diyerek sözlerine devam etti:

‘Âlimlerin, âriflerin sırtına yüklediğimiz, oku emrinin sorumluluğudur. Umutlarımızı yüklediğimiz gibi dualarımızı da yükleriz onların sırtına. Onları gökteki yön yıldızları gibi tâkip ettiğimiz için onlar nereye giderlerse onları takip etmekle sürükleniriz insanın içindeki karanlığa ve siyaha... Onları sorgulamayı akletmeyiz ve böylece onların kendi nefslerinin karanlıklarında birikmiş tüm renklerle nasıl sınandıklarını bilmeyiz. Bizim, siyahtan korktuğumuz için kendimizden uzaklaştırdığımız her sorumluluk, onlara yüklenmiş yeni günahların kapılarını açıyor. Allah’tan başkasından umut dilenemeyeceğini unuttuğumuz için onlar kendilerinde ilahî bir şeyler vehmediyorlar ahmakça!’

Çocukluğundan beri okuduğu Kur’an’ı çok güzel anlatıyordu Babam:

‘Kur’an, gökteki bütün yıldızlardan parlak, bilemediğimiz geçmişin tüm karanlıklarından bize aydınlık bir yol çizen rehberdir. Onun bize babamız Adem’den ve annemiz Havva’dan alıp getirdikleri dosdoğrudur; atalarımızın günahlarından söküp getirdikleri eksiksizdir. İçimizdeki tüm renkleri de tasvir ederken kusursuzdur Kur'an ve nihayetinde göğün karanlıklarının ötesinde ne varsa, onları bize tek tek anlatan umuttur!’

Ne yazık ki onu okuyanlar da okumayanlar gibi oluyordu her geçen gün; insanlar cehennemlikler gibi benzeşiyorlardı birbirlerine.

‘Onu okumayan biz, onu okuduğunu iddia eden başka bizlerin eline veririz bütün saflığımızı; siyaha ve karanlığa giden bütün yolları onların merhametine terk ederiz. Göz kapaklarımızı kapattığımızda gözlerimizin gördüğü tek renk siyahtır. Diğer renkleri görebilmemiz için göz kapaklarımızı açmakla mükellefiz. Kur’an göz kapaklarımızı açar, o hep diriler içindir. Ölülerin renklerle ilişkileri kalmadığı gibi, böyle mecburiyetleri de yoktur. İçimizdeki kırmızı, cehaletin koşturduğu atlarla siyaha bürünür ve büyük bir hışımla yeşile, beyaza saldırır; insanın her yerini kaplayana kadar da durmaz. Nihayet her birimiz yeryüzünün omuzlarında bitap düşmüş bir şekilde ölürüz!’

Birkaç dakika sonra taziye yerindeydik. Evin bulunduğu sokaktan biraz uzakta park ettim arabayı... Eski mahallelerin daracık sokaklarında milyonlarca insan yaşıyordu Türkiye’de...

Cumhuriyetin eserleriydi gecekondular; Osmanlı’nın son dönemlerindeki bozulmuş devlet sistemi hiçbir değişiklik göstermeden neredeyse seksen yıl boyunca sürmüştü. Birkaç yüz kişinin değişen hayatlarına karşılık milyonlarca kişi yoksulluğa mahkûm edilmişti. 1938 sonrası CHP adeta bir sömürge sistemi olarak kabus gibi çökmüştü savaşlardan bitap düşmüş Anadolu’nun üstüne.

İnsanlar kölelerden daha ağır şartlarda çalışıyorlar, ancak karınları doyacak kadar ücret alıyorlardı. Dişlerinden tırnaklarından arttırdıkları paralarla da önce tarladan bozma arsa alıyor, arsa borcu bitince de yine borçla bir veya iki odadan oluşan derme çatma evler yapıyorlardı.

Başlarını sokacak bir 'dam altı’ istiyordu insanlar; derme çatma hastaneler vardı, ama sağlık sistemi yoktu, sigorta sistemi seçkinlere aitti. Belediye başkanları kaçak yapılan bu evleri geleceğin oy deposu olarak görüyorlardı; yıkım şantajı ile oy topluyor ve kentleşmenin canına okuyorlardı siyasetçiler. 

Siyaset, halkı aldatma ve soyma sanatı olarak tanımlanmıştı, demokrasi, sosyal devlet, adalet, eşitlik gibi kavramlar halk için bir anlam ifade edecek düzeyde ciddiye alınmıyordu. Çalışacak ve herhangi bir savaşta ölecek kadar değerliydi erkekler; kadınlar ise sindirilmiş ve ezilmiş erkeklerin teselli aracıydı sadece, bazen de baş belası.

Adı ‘gönüllü askerlik’ olsa da aslında ‘zorunlu’ olan askerlikle insanlık dışı bir sisteme sokuluyordu gençler, askerde yedikleri dayakları anlatıyorlardı eskiler. Erdoğan’ın orduya kazandırdığı saygınlık erlere dayak atma dönemini de sona erdirmişti. Ordu, Erdoğan döneminde ABD liderliğindeki NATO sömürgecilerinin baskı aracı olmaktan çıkmış, halkın ordusu haline gelmişti; özellikle 15 Temmuz’dan sonra. Mahir’in inkâr edemediği, ancak nedense bir türlü  hazmedemediği Erdoğan etkisi böyle bir şeydi.

Evin bulunduğu sokağa sağlı sollu dizilmişti plastik sandalyeler; aralarına da masalar dizilmişti. Çok erken olduğu için gelen fazla kimse yoktu; ev ahalisi ve en yakınları karşıladılar bizi.

Babamın elini öpmek için atıldı birkaç kişi; babam el öptürmeyi sevmezdi, her birinin omuzunu veya sırtını sıvazladı, Allah’tan rahmet ve sabırlar diledi, ‘Hepimizin gideceği yere gitti!’ dedi o dalgın sesiyle.

Kadınlar sessizce yaklaşıyor, elleri önlerinde kenetlenmiş, başları eğik bir şekilde babama ‘hoş geldin’ diyor ve gidiyorlardı. Birer bardak çay tutuşturdular hemen elimize, masaya da plastik kutucularda soğuk su.

Ortanca oğlu oturmuştu yanımıza ölenin. Babam sordu, o anlattı. Devletin asla vermediği, ama sürekli aldığı yoksulluk kokan bu sokaklarda doğmuş ve büyümüştü abisiyle birlikte. Babasından çok abisinden bahsetti gözleri yaşlı.

Geçirdiği kaza sonucu geride iki yetim bırakan abisi bu milletin bir özeti gibiydi aslında.

Bazı şeyler değiştirilemezdi işte. Bir anne-babadan doğuyordu insan; anne-babasını seçemediği gibi nasıl bir kimlikle, nasıl bir hayata doğacağını da seçemiyordu. Otuz üç yıllık bir ömrü olmuştu abisinin bu dünyada. 

Onu en çok sevinirken gördüğüm zaman da, borç-harçla aldığı minibüsle ticarete başladığını bana söylediği gündü. İçi içine sığmıyordu sevincinden. On iki yaşında başladığı tekstil atölyesi çıraklığından o âna kadar yirmi bir yıl güdük bir gelirle çalışmıştı atölyelerde.

İlkokuldan sonra okumayı bırakmak zorunda kalmıştı. Çünkü babası vardı, ama yoktu; o her zaman psikopatolojik bir vakaydı. Çünkü evin geçimini annesi sağlamaya çalışıyordu tek başına. Simit satmıştı sokaklarda ilk; sonra atölyelerdeki serüveni başlamıştı.

Hani diyorlar ya ‘çocuk işçiler’ diye, çok yakın bir akrabasının atölyesinde başlamıştı işe... son görüştüğümüzde çocukken atölyede yediği dayakları anlatmıştı. 

En küçük bir hatasında dövüyormuş akrabası olan patronu. Öldüğünde de cenazesine gelip dakikalarca gözyaşı döken o vicdansız. Yıllarca dayak yiyerek çalışmıştı yanında üstelik sigortasız. Akraba kontenjanından gücü yettiğince sömürmüştü. 

Akraba olunca çocuk işçi, kanının son damlasına kadar sömürülür ve kullanılırdı bu memlekette ve üstüne üstlük dövülürdü. 

Haberim yoktu benim dayak yediğinden.... söylemezdi kimseye; babamın haberim olsaydı bir dakika bile çalıştırtmazdı orada.. Annesi ne yapsın, atölyelerdeki ortamlara güvenmezdi, tanıdık olsun isterdi hep; çocukları namazında niyazında, ahlaklı, edepli, bir de meslek sahibi olsunlar.

Borç-harç bir gecekondu ev aldılar; anne, iki oğlu ve kızı çalışarak o borcu bitirdiler; baba hep avâre, artist olma hayâllerinde boğulmuş. 

Böyle bir hayata doğmuştu işte o... Ev borcu bitmeden evlendirdi annesi onu; bu sefer sıra düğün borcundaydı. Atölye değiştirmişti bir süre önce. Sigortası yapılıyordu. 

Ki çok sonra, bana da söylemişti annesine söylediği gibi, "Bana bir şey olursa 5 yıllık sigortam doldu, eşime, çocuklarıma aylık bağlanır" diye sevinmişti. İki çocuğu vardı; bir oğlu ve bir de o ölmeden kısa bir süre önce doğan ve babasını resimleri dışında hatırlayamayacak olan kızı.


<<Önceki                      Sonraki>>


 [05.09.2026, 16/9 (1166)]


Seçkin Deniz, 06.09.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı