Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
Maalesef her ebeveyn gibi onların da işleri çok zordu. Çünkü hiçbir şey tam olarak insanın planladığı gibi ilerlemiyordu.
Öyle derdi Babam: ‘Sen kırk hesap yaparsın, bazen kırkı da tutmaz!’
Eve çıkmış, akşam namazı sonrası yemek faslını tamamlamıştık, balkonda annem ve babamla çay içerken telefonum günün son haberini vermişti bana. Görünüşte günün son haberiydi belki ama sonraki birkaç günü de etkileyecek güçte bir haberdi bu.
Yakın bir akrabamız, nefes darlığı sebebiyle sabah hastaneye gitmiş, doktorlar onu muayene ederek ‘yatacaksın’ demişler, önce servise sonra da yoğun bakıma alarak entübe etmişlerdi; akşam saatlerinde de ölmüştü.
‘Kan kusuyorum, bu sefer geri dönüşüm yok’ demiş ve herkese hakkını helal ettiğini söylemiş o gün kendisini ziyaret edenlere.
Olanlardan hiç haberimiz yoktu. Ölüm haberi yıldırım hızıyla yayılmıştı. Bildiğim kadarıyla altmış sekiz yaşındaydı.
Duyduğunda ‘Hiç kimseye zararı yoktu, faydası da!’ demişti bir akrabamız. ‘Tek fenalığı ailesine idi; ne kocalık yaptı karısına ne de çocuklarına babalık!’
Duyar duymaz ayaklanmıştık; ben ve babam hastaneye gidecekken bir haber daha gelmiş, herkesin eve gitmesinin daha iyi olacağı söylenmişti. Kardeşim gelenlerin arttığını görünce hastanede beklemenin anlamsız olacağını düşünmüştü.
Annem ‘ben de geleceğim’ diyerek bizimle gelmişti. Gece çok geç bir vakitte de eve dönmüştük. Sabah namazını kıldıktan hemen sonra annemin zorlamasıyla bir şeyler atıştırmıştık ve daha güneş doğmadan yola çıkmıştık; sağ ön koltukta oturan babamla birlikte tekrar oraya gidiyorduk.
Cenaze, saat onda Buruk Mezarlığına defnedilecekti. Annemle karım ve çocuklar defin sonrası taziye yerine geleceklerdi.
‘Kupkuruydu!’ dedi Babam, üzüntülü sesiyle. ‘Ona ‘bal ye, pekmez ye, sigarayı bırak’ demiştim de dinlememişti. Ciğer bu; başka bir şeye benzemez, bakmadın mı kan kusturur. Allah taksiratını affeder inşallah!’
Hiçbir şeyi umursamaz görünürdü ölen akrabamız. Bencildi belki, belki vurdumduymaz; onu hiç kemiklerine sarılı derisi dışında başka bir şekilde ya da kilosu tam olarak görmemiştim. Yanakları içe doğru çöküktü, bütün kemikleri belli olurdu, gözlerinde derinden bakan bir hayal kırıklığı taşırdı hep. Ömrü inşaatlarda geçmişti; inşaat ustası babasının yanında öğrenmişti mesleği.
Çocukluğumdan hatırlıyordum, mahalledeki düğünlerde orkestra kurulurdu, o da saz çalar, tiz sesiyle türkü söylerdi. Yetmişli yıllarda babasından gizli bir türkü kaseti doldurmuştu stüdyoda. Bana da dinletmişti bir keresinde, 'teyp' dediğimiz kasetçalarlar henüz ortalıktan kalkmamışken.
Babası izin vermemişti müzik hayatının sürmesine. Sinema artistlerine özenir, Cüneyt Arkın gibi duvarlara tırmanırdı... öylece kaldı inşaatların duvarlarında. Sanıyorum ondan sonra da babasının gölgesinde kalmanın, hayallerinden kopmanın yükünü taşıyamadı.
Evlendi; yanında çalıştığı babası geçinecek kadar para vermedi kendisine. Önce karısının gözünde itibarsızlaştı, sonra da çocuklarının... yetim gibi büyüdüler çocukları; ortaokulu bile bitiremeden iş hayatına atılmak zorunda kaldılar.
Büyük oğlu ile küçük oğlu yeni aldıkları ikinci el ticari bir minibüsle işe çıkarken kaza geçirmişlerdi dokuz yıl evvel... İki küçük çocuğu olan büyük oğlu kaza ânında ölmüştü, bekar olan küçük oğlu da uzun süre reanimasyon servisinde entübe vaziyette kalmıştı. Büyük oğlunun taziyesi sürerken ben de hastanede küçük oğlunun işlemleriyle ilgileniyordum.
Taziye bitip hastaneye geldiğinde de birlikte beklemiştik morgdan bir önceki odada yatan küçük oğlunu. Ağlamıştı, ‘Çocuklarıma babalık yapamadım!’ diye... ben de ‘Bundan sonra yap!’ demiştim soğuk bir sesle.
Ne var ki bir şey değişmemişti. Küçük oğlu ölümden dönüp normal servise geçtiğinde ben de işime dönmüştüm, ne yazık ki ilk günden itibaren hastanede yatan oğluyla kavga etmeyi başarmıştı.
Yıllar sonra küçük oğlunun ölümle pençeleştiği o hastanede de ölmüştü.
Çoğunlukla il dışında, çalıştığı şirketin iş yaptığı şehirlerde geçiyordu ömrü... şirketin yemekhanesinde ne çıkarsa onunla besleniyordu, inşaat sahasındaki konteyner barakalarda kalıyordu.
Bazen işi bırakır gelir, aylarca evde oturur, kahveye takılırdı. Çalışıp çalışmaması hiçbir şeyi değiştirmezdi; eve para verme, eve gelirken bir kilo meyve ya da et, herhangi bir şey alıp gelme alışkanlığı yoktu.
Sağlıklı beslenmemişti, aşırı sigara içiyordu ve evinde huzur yoktu. Her seferinde kaçmıştı, neye ya da kime harcadığı belli olmayan masraflar yüzünden kredi kartı borcunu ödeyemez hale gelince de ‘Ruh Sağlığı hastanesine yatarım, borcum silinir’ diye kendine göre çözüm yolu bulmuştu bir ara. Sonra da gerçek akıl hastalarının arasında bir gün geçirince de ’ben burada duramam’ diyerek hastaneden çıkmıştı.
Kendisi anlatmıştı bana bütün bu olanları. Ona ‘Banka her durumda parasını alır, ister senden isterse çocuklarından, niye böyle bir şey yaptın; kendine, karına çocuklarına bunu nasıl yapabildin?’ diyerek kızmıştım. ‘Ya ne bileyim!’ diyerek geçiştirmişti her zamanki gibi.
Çok çabuk geçiyordu yıllar, ölüm ansızın yakasına yapışıyordu insanın. ‘Allah rahmet etsin, inşaallah!’ demiştim duyduğum ilk ânda. Ailesi dışında herhangi biriyle tartıştığını görmemiştim. Susardı; haklı da olsa haksız da olsa. Namaza başlamıştı bir ara. Sonra ne oldu bilmiyorum, ben işlerime yoğunlaştım; hayat aktı gitti.
Arada bir kahırla söyleniyordu babam, ben sessizce arabayı sürerken.
‘Babası da öyleydi, bunun gibi kupkuruydu, burnunun dikine giderdi!’ diyordu derin bir nefes alarak ‘İnsan çoluk çocuğunu böyle sahipsiz bırakır mı? Allah’tan reva mı?’
Babam da pek karışmazdı sözün eksiğine, fazlasına, söylenmezdi de bu durumlarda, ama kendisini tutamıyordu işte; çok yardım etmişti karısına ve çocuklarına... benden çok daha iyi biliyordu olan biteni.
Ortanca oğlu ise işinde gücünde, karısına ve çocuklarına çok bağlıydı; ‘beyefendi’ diyebileceğimiz bir karaktere sahipti. Abisinin ölümünden sonra ailenin bütün yükü onun sırtına yüklenmişti; gittikçe geçimsizleşen annesine de tahammül ediyordu, sandalyeden farksız babasına da.
Dedesinin yaktığı ateş düştüğü her yeri yakıyordu işte; hem de cayır cayır.
Ölüm, düştüğü yerde hayatı durduruyor olsa da hayat bildiği gibi ilerliyordu. İhmal edemeyeceğimiz şeyler vardı.
Sabah evden çıkmadan önce, şirketin bizim tasarladığımız iletişim sisteminde durumu özetleyen birkaç cümle paylaşmış, Fırtına’ya da acil durumlar dışında iş akışlarını takip edemeyeceğimi, fırsat buldukça bakacağımı yazmıştım... işler ben il dışında olduğum zamanlardaki gibi yürüyecekti.
'Tamam, Abi!' diye yazmıştı Fırtına. 'Aklın burada kalmasın!'
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
