29 Ağustos 2026 Cumartesi

SA12131/SD3876: Sıkıntı (Roman); 16. Bölüm-Ateş 1

  Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

Allah, münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini vaat etti. O, onlara yeter. Ve Allah, onları lanetledi. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.”
Kur'an, Tevbe Suresi, 68. Ayet


16. Bölüm/ Ateş

Bu sabah, alışılmadık ve tuhaf bir sabahtı; sakin geçmesini umduğum ve beklediğim, ancak aşırı hareketli geçen unutulmaz 5 Ağustos gününün ertesi günü, şimdi, arabamı sürerken dünü düşünüyordum. Yirmi üçüncü gün de yirmi ikinci gün gibi mi geçecekti, artık emin değildim.

Akşamki toplantı 18.30’da başlamıştı ve çok kısa sürmüştü. Ankara’daki şirketin patronları aldıkları brifingden etkilenmişlerdi, doğal olarak da beni sessizce dinlemiş ve toplantı sona ererken hepsi tek tek teşekkür etmişti. Var olmaları için orta ölçekli şirketlerle işbirliği yapmaları gerektiğini net bir şekilde anlamışlardı.

Toplantının bitiminde Kolağası ve Fırtına kapıyı tıklatmış ve içeri girmişlerdi. Fırtına, İzmir’deki şirketle ilgili bilgi vermeden eve gitmek istememişti. Kolağası ise yeni görevine ısınmadan ayrılmak istemiyordu.

Biraz sohbet etmiş, Fırtına’nın bir sonraki hafta yapacağı Belçika seyahatini konuşmuştuk; bu seyahat onun ilk yurt dışı seyahati olacaktı. Kolağası her şeyi dikkatle dinliyordu. Ben sorumluluklarımın bir kısmını Fırtına’ya devrediyordum yavaş yavaş; Fırtına da eş zamanlı olarak kendi sorumluluklarını kısmen Kolağası'na devredecekti.

‘İlk Hasat’tan da bahsetmiştik Fırtına’ya; çok heyecanlanmıştı.' Benim konum belli, Abi!’ demişti içi içine sığmaz bir şekilde konuşurken. ‘Aile ve Allah’ın rızası!’

Ve sonra onlar beni uğurlamışlardı şirketten, ‘Eve git, Abi!’ demişlerdi. ‘Burası artık, önce Allah’a sonra bize emanet!’

Ne güzel gençlerdi; ne kadar saf ve güvenilir... Allah’ın onların bu katışıksız samimiyetlerini korumalarına yardım etmesi için dua ediyordum, elimde Aşçı Sultan’ın verdiği küçük kağıt parçasıyla park yerindeki arabama doğru ilerlerken.

Yol, günün yorgunluğunu ve yoğunluğunu unutturacak kadar kısa gelmişti bana; parktan nasıl çıktığımı, kuzeydeki yoldan eve nasıl ulaştığımı hatırlamıyordum.

Arabanın sesini duyarak merdivenlerden uçar gibi inen çocukların peşinden koştururken nefes nefese kalan Karım, akşam ezanından önce eve geldiğimi görünce çok şaşırmıştı.

‘Bu saatte ne arıyorsun evde, Mühendis?’ demişti neşeli bir sesle. ‘Yoksa şirketi mi sattın?’

Çocuklar şaşkındı, sevinçten ne yapacaklarını bilemiyorlardı; annemle babam balkondan gülümseyerek bizi izliyorlardı..

‘Şirketi Fırtına ile Kolağası’nın sırtına yükledim!’ demiştim arabadan inerken. ‘Bundan sonra eğer ‘yükümüz ağır’ diyerek ağlayıp sızlamazlarsa böyle devam edeceğiz, inşaallah!’

Ve Aşçı Sultan’ın verdiği kağıdı eline tutuşturmuştum karımın, ‘yeni bir genç dostumuz var artık!’ diyerek. Sonra kucağıma tırmanmaya çalışan küçük oğluma, ‘Satsa mıydım şirketi, acaba?’ diye sormuştum.

Büyük oğlum hemen araya girerek, ‘Neden satacakmışsın, Baba?’ demişti. ‘Ondan sonra ne iş yapacaksın?’

Kucağıma aldığım küçük oğlum hemen şımarmış ve ‘Sat Baba, sat Baba!’ demişti ellerini çırparak. ‘Hep parklara gidelim, bizi lunaparka götür, bizi çok uzaklara götür!’

Babam yukarıdan seslenmişti hemen:

‘Sen mi para kazanacaksın da aileni geçindireceksin o zaman, Paşa? Sana kim çikolata alacak o zaman?’

Küçük oğlum neşesini bozmamıştı:

‘Senin paran var, Dede!’ demişti. ‘Sen alırsın!’

‘Alırım, ama!’ demişti Babam. ‘Benim diğer torunlarım da var, hepsini sana harcayamam!’

İşte o zaman küçük oğlum suratını asmış ve, ‘Şirketi satma, Baba!’ demişti ağlamaklı bir sesle.

Karım eline tutuşturduğum kağıdı açıp göz atmış ve heyecanlanmış, ‘Hemen yarın ilgileneceğim inşaallah!’ demişti sevinçle.

Karım eline tutuşturduğum kağıdı açıp göz atmış, heyecanlanmış, ‘Hemen yarın ilgileneceğim inşaallah!’ demişti sevinçle.

Büyük oğlumun soğukkanlılığı, küçük oğlumun kurduğu neden-sonuç ilişkisi düşündürtmüştü beni. 

Bütün çocukların zeki olarak yaratıldığına kesin olarak inanıyordum ve bundan emindim. Onları anne ve babaları, sonra da okul değiştiriyordu. Çoklu zekâ kuramı diyerek saçma sapan bir karanlığa itmişlerdi o masum ve zeki olarak yaratılmış olan çocukları... Eğitim sistemimiz topallıyordu sürekli. 

Oysa Allah, insanları zekâda eşit yaratmıştı; akıllı olmayı ise - ayetlerle sık sık 'aklet' diyerek- tavsiye etmiş ve kişinin iradesine bırakmıştı; eşit ve özgür olarak yaratılmış ‘mükemmel insan’ sadece aklı geliştikçe farklılaşıyordu. Bu çift yönlü bir akıştı; akıl da alınan ve işlenen bilgiyle gelişiyordu.

Farklı ebeveynlerden ve okullardan eşit bir şekilde bilgi alınmayınca zekânın eşit olması ne kadar önemli olabilirdi ki? Zekânın ayırt edici özelliği olmadığını kanıtlıyordu bu durum; aklın gelişmesi esastı; o da bilgiye bağlıydı, bilgi alımına ve alınan bilginin işlenmesine... zekâ, alınan bilgiyi işliyordu.

Bilgi, çevreden alınan her türlü içerikti. İrade, çevreden alınacak olan bilgiyi seçmede başat güçtü, doğal olarak sağlıklı bir irade, çevreden aldığı bilgiyi, algılayabilen, seçebilen, eleyebilen ve zekası ile işleyerek aklın gelişmesini sağlayan bir özgürlük nişanesiydi.

Çevremizde yeterince bilgi veya bilgi kaynağı varken ve hepimiz eşit zekâya sahip olarak yaratılmışken, varoluşumuzu doğrudan etkileyen akıl yolunda bizi yavaşlatan ya da durduran neydi?

Elbette nefsimizdi. Bilgiyi almayı isterdi aramızdan biri, öteki istemezdi; her ikisine de fısıldardı Şeytan.

‘Kur'an oku!’ derdi kesin bilgiye muhtaç olan akıl, nefs üşenirdi, Şeytan "ne yapacaksın ki?" derdi; o vakit Kur'an'daki bilgiyi alamazdı insan, zekâ işleyemezdi; ancak nefsine ve Şeytan’a uymayan herhangi birinin zekâsı işler ve aklı da gelişirdi. Bu durum elbette Allah’a inanan biri için geçerliydi; ötekinin aklı ne kadar gelişirse gelişsin iradeyi büyüyen bir cehalet ağına sürüklemekten başka bir işe yaramazdı.

Bilgiyi alma ve işleme hızı da iradeye bağlıydı; iradenin bilgiye ilgisi yüksekse alınan bilgiyi işlemenin hızı da yüksek oluyordu. Başlangıçta bilgiyi kavramak imkansız gibi gelebiliyordu; ancak eğer önceki zamandan gelen bir altyapı varsa böyle bir sorun oluşmuyordu. Yani Ay’dan haberdar olan biri ile Ay’dan habersiz birinin Ay’ın evrelerini kavraması eşdeğer hızla olmazdı.  ‘Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.’ diyordu Allah Meâric Suresinin 19. ayetinde.

Hep beraber neşeli bir şekilde eve çıkarken, karımın ve çocukların yaşadığı bu güzel âna Sabır Taşı’nın da tanıklık etmesini istemiştim. Cumartesi gecesi beni yargılamıştı; aslında haklıydı, ama kapitalizmin köşeye sıkıştırarak sürekli hırpaladığı hayat bu konuda yeterince merhametli davranmıyordu insanlara.

Umarım Cevval, istediği gibi bir hayat akışı sunabilirdi Sabır Taşı’na ve doğacak olan çocuklarına. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[27.08.2026, 16/3 (1160)]


Seçkin Deniz, 29.08.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı