Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Her insan, kendi yalnızlığının ürettiği cehennemi yaşarken modern çağın yalnız insanlarının ruhlarının beslenmediğini görüyor olmalıydı. Ruhları duygularla beslenemeyen insanlar için bu korkunç ve karanlık bir kuyuda yaşamak demekti."
Çok güzel bir ândı bu. Allah’a içtenlikle hamdettim. Umarım büyüdüklerinde de Allah’ın bize emaneti olan çocuklarımızın namazla ilişkileri bu kadar gerçekçi ve içten olurdu.
Ölene dek yalnızdı insan; çocukken bu yalnızlığı idrak edemiyordu belki, ama anne ve babaların ya da bütün aile büyüklerinin çocuklara kazandırdığı her türlü alışkanlık onların yalnızlığın ağır sorumluluklarına karşı güçlü savunma sistemleri kurmasını sağlıyordu.
Namaz da bir kalkandı kötülüklere karşı; insan çocukluğunda eğer bu kalkanı severek ve isteyerek kuşanırsa, ergenliğinde ve yetişkinliğinde İblis’in karşı konulması zor fısıltıları karşısında çaresiz kalmazdı. Anne ve baba ya da dede ve nene çocukların yalnızlıklarını giderirken onların ruhlarını duygularla besliyorlardı. Namaz, diğer bütün ibadetler gibi bütün düşüncelerden arınarak yükselen kulluk duygusunu zemin olarak kabul eden bir ibadetti.
Annesi, babası, kardeşleri, diğer akrabaları, arkadaşları ve dostları olmayan modern çağın çaresiz kurbanlarını düşünüyordum çocuklarla birlikte mescidden çıkarken; sayısı milyarları bulan bu insanlar çok yalnızlardı ve ruhları onları güçlendirecek duygularla beslenemiyordu. Yapılan ibadetler de duygusuz ritüeller olarak insan ruhunun koruma kalkanı oluşturma kapasitesine ulaşmasını sağlamıyorlardı.
İnsanın duygu ve düşüncelerinin oluşması için diğer insanların varlığına duyduğu ihtiyacı irdelediğimde gördüğüm şey korkunç bir yalnızlıktan başka bir şey değildi. Duyguları ve bu duygulara bağlı düşünceleri olmayan bir insanın varlığının imkânsızlığı üzerinden düşünmek gerekiyordu; bu, gerçekten hayat boyu korkunç ve karanlık bir kuyuda yapayalnız çırpınarak yaşamak demekti.
İnsan yalnız yaşayabilir miydi? ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ diyen Descartes, duyguları düşüncelerden ayırarak bu akıl yürütmeye odaklanmış olabilirdi, ancak duyguları olmayan bir insanın varlığından söz edilebilir miydi?
Kesinlikle söz edilemezdi. Duygularla yoğunlaşmayan ibadetler insanı yalnızlığın kıskaçlarından koruyabilir miydi? Bu hepimizin şahit olduğu gibi mümkün değildi.
O halde duyguları, ruhu besleyen ham maddeler olarak tanımlamamız gerekiyordu. Duygularımız, insanın bir ruhunun olduğunu hatırlatan, düşüncelerin soğuk dokunuşlarını ısıtan varoluşsal zorunluluklarımızdı. Ve yalnızlık, duygularımızın oluşmasını engellediği gibi, oluşmuş duygularımızın körelmesine ve yok olmasına neden olarak ruhumuzu besleyebileceğimiz ham maddeden mahrum kalmamız demekti.
Korkunç bir çağda yaşadığımızı, bileşik insanlık kümesini oluşturan ülkelerin veya kültürel olarak birlik oluşturan toplumların oluşturduğu alt kümelerin elemanları olarak tek tek bütün insanlarda artan yalnızlık duygusundan anlayabilirdik; artan yalnızlık duygusundan ve kulluk bilincinin neredeyse tamamen yok olmasından...
Sevgi, saygı, özlem ve bir yaratıcıya güven gibi duygular insanların ruhlarını besliyor ve diri tutuyorlardı; oysa artık hazcı ve bencil bir yalnızlığa gömülmüş insanların sevgi, saygı, özlem ve yaratıcıya güven gibi duyguların yerine doldurdukları döngüsel takıntılar, sahip olma hırsı ve satın alma gücü gibi hastalıklı tutum ve davranışlar bütün insanlığı karanlığa gömmekten başka bir sonuç doğurmuyorlardı.
Bundan dolayı, ‘duygulanıyorum, öyleyse varım’ şeklindeki akıl yürütme, en az ‘düşünüyorum, öyleyse varım’ akıl yürütmesi kadar zorunlu ve gerçek bir çıkarım yapmamızı sağlayabilirdi.
Duyguları düşüncelerin altkümeleri olarak değerlendirilebilirdik, ancak düşünceler tam olarak duyguları temsil etme kapasitesine sahip değillerdi; insanın düşünebilmesi duygulanabilmesi için yeterli değildi. Duygular, düşünceleri de kapsayan, diğer insanlarla olan ilişkilerden elde edilen sonuçlar kümesinin de elemanlarıydılar aynı zamanda ve her zaman düşüncelerle aynı vektörel yolculuğa çıkmıyorlardı.
Bir insan diğer insanlarla ilişkilerinden doğan duygularının etkisiyle ağlamak isteyebilirdi, ancak aynı insanın düşünceleri ağlamasını gereksiz ve akıl dışı bulabilirdi. İşte bu noktada ruhu besleyenlerin düşünceler değil duygular olduğu gerçeği açığa çıkıyordu. Namaz da insan ruhunu besleyen duyguları zemin olarak kullandığı zaman içimizi ısıtıyor, bize ferahlık veriyor ve psikonevrotik çarpıklıklardan uzakta tutuyordu.
Her insan, kendi yalnızlığının ürettiği cehennemi yaşarken modern çağın yalnız insanlarının ruhlarının beslenmediğini görüyor olmalıydı. Ruhları duygularla beslenemeyen insanlar için bu korkunç ve karanlık bir kuyuda yaşamak demekti.
Geçmiş yüzyılların sırtındaki küfleri ayıklayarak aydınlığa çıkan çağımız insanlarının ruhlarını yeniden keşfetmeleri gerekiyordu. Herhangi bir insan artık sık sık ‘duygulanıyorum, öyleyse varım’ diyerek haykırmalı ve dışarı taşmalıydı var olduğunu hissedebilmesi için. Çünkü annelik ve babalık duygusu gibi ölmüş duygularla kavrulan bir dünyada, koruma duygusunu yitirmiş erkeklerle dolu bir cehennemde, kadınlar ve kız çocuklarıyla birlikte çağın korkunç yalnızlığında yavaş yavaş ölüyorlardı bütün çocuklar.
‘Duygulanıyorum, öyleyse varım!’ diye haykırmalıydı insanlık, Descartes’e başkaldırarak; insanın duygu ve düşüncelerinin oluşması için diğer insanların varlığına duyduğu ihtiyacı bayraklaştırmalıydı sonsuza dek. Edebiyat, felsefe ve sanat doğuran yalnızlık karanlık bir cehennemden başka bir şey değildi bu çağda.
‘Allah, namaz kıldığımızı görüyor değil mi, Baba?’ dedi büyük oğlum heyecanlı bir sesle.
‘Elbette!’ dedim aynı heyecanla. ‘Allah her şeyi görüyor!’
‘Allah nerede, Baba?’ diye sordu küçük oğlum. ‘Biz onu neden göremiyoruz?’
Ayakkabılarımızı giymiştik; onu kucağıma aldım, ‘omzuna omzuna’ diyerek sol omzuma tırmandı birdenbire, boynuma oturup bacaklarını her iki omzumdan sarkıtırken ‘Ben hepinizden büyüğüm artık!’ diyerek kahkahalar atmaya başladı.
‘Biz Allah’ı görebilseydik, ona Allah diyemezdik ki!’ dedim yumuşak bir sesle. ‘Allah yaratılmamıştır ve yaratılmışlar gibi görülemez; Allah’ı görecek gözlere de sahip değiliz. Büyüyünce daha iyi anlayacaksın, Babacığım!’
Boynuma sıkı sıkıya sarılmıştı, saçlarım yüzüne değiyordu. Ben de ayak bileklerinden tutuyordum düşmemesi için.
Büyük oğlum, ‘Babamın boynu ağrıyacak!’ dedi kardeşine seslenerek. ‘O çok çalışıyor ve yorgun; inmelisin!’
‘İnmeyeceğim işte!’ dedi küçük oğlum boynuma sıkı sıkıya sarılarak. ‘Babam hiç yorulmaz, babalar yorulmaz!’
Karım da kadınlar mescidinden çıkmıştı, bize doğru geliyordu. Yüzüne o güne dek pek görmediğim geniş bir tebessüm yayılmıştı.
‘Hayata dönmüşsün, Mühendis!’ diyordu neşeli bir sesle. ‘Bak, ne güzel oldu sürprizimiz! Yeni bir şey öğrendin artık: babalar yorulmaz!’
Küçük oğlum bacaklarını sallayarak bağırdı yine:
‘Anneler de yorulmaz!’
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
