Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Onu dinleyecektim sadece; geçmişteki kendimi dinler gibi. Her çağın sorgulamaları birbirinden farklıydı; geçmiştim o dönemleri, sıra Fırtına’daydı."
Arabayla eve doğru ilerlerken Fırtına’nın kendisini toparladığını ve daha kararlı olduğunu gözlemlemiştim.
‘Satanizm, insanı köklerinden kopararak yapayalnız bırakıyor, Abi!’ diyordu. ‘Annemin karım üzerindeki etkisini görünce, anladım ki anne-baba bir nimet, geçmişten şimdiye ve geleceğe uzanan kalıcı birer hafıza; onlardan uzaklaşarak kendimizi yalnızlaştırıyoruz, çocuklarımızı insanın o değerli tecrübelerinden mahrum bıraktığımızda, Şeytan karşısında da çaresiz bırakmış oluyoruz!’
Bir mühendisin analitik düşünme becerilerini psiko-sosyal değişimlere yönelttiğinde ortaya neler çıkacağını görünce de sevinmiştim. İnsanın kendisini koruma güdüsü er veya geç ortaya çıkıyordu, ama bu o kadar da kolay olmuyordu.
Maruz kaldığı ağır saldırıların farkına varmakta zorlanan insanlık, insan yetiştirmeyi unutmak üzereydi. Türkiye'de olduğu gibi, Avrupa’nın ve Amerika’nın farkında olan insanları da sağcı, aşırıcı sağcı, milliyetçi denilerek aşağılanıyor, dışlanıyor ve sisteme müdahale edemez hale getiriliyorlardı.
Babamın ve annemin benim üzerimdeki etkisi bir yana, torunlarının dünyasındaki yerleri bambaşkaydı. Durulanmış bir görü ile bakıyorlardı her şeye; bizim göremediklerimizi görüyor ve tatlı tatlı uyarıyorlardı. Psikologların bıkmadan anlatıp durdukları, ancak bir türlü hastalarına yansıtmayı beceremedikleri özdeşim kurma ya da empati gibi şeyler onlar için sıradan şeylerdi. Pek fazla şey anlatmamamıza rağmen, içimizi çok net bir şekilde okuyorlardı yaşlılarımız ve sözleri birer ilaç gibi yerini buluyordu.
Kendisini toplar gibi görünmesine rağmen kafası daha derinlerde çalışıyordu Fırtına'nın. Yol boyunca çok şey anlattı; canı çok sıkkındı.
O kadar yorgundum ki onu tam olarak anlamaya odaklandığımı söyleyemezdim, ama o bunu umursamayarak anlatmak istediği neyse onu anlatıyordu. Sessizce dinledim, anlattığını anlayabilmem için kendini neredeyse hırpaladı.
Oysa yorgun da olsam onu çok iyi anlıyordum; sanırım çok sonra Gezgin'e, Avukat'a, Yargıç'a ve bana benzeyecek, bizler gibi 'anlaşılamadan' ölüp gidecekti bu dünyadan. Kaçamadığımız bir sondu bu.
Keşke onu istediği gibi anlayabildiğimi söyleseydim, keşke derinlere sakladığı acılarını dindirecek tek teselliyi ona sunabilseydim de ömür boyu bu acıyı çekeceğini bilseydi; ama içimden bir ses onun bunu duymaya hazır olmadığını söylüyordu.
Değişmişti, güvenini kaybetmiş gibiydi; bu dünyaya ait bir insan değildi sanki.
Bir tek soru sordum ona, sıkıntıdan patlar vaziyette arabayı sürdüğünü gördüğümde:
‘Canını sıkan şey ne, Fırtına?’
Cevap vermek için epey beklemişti, konuşmaya başladığında sanki öfkeyle kalkıp giderken sesini geride bırakmış gibiydi:
‘Yok, hayır, o değil, düşündüğün değil canımı sıkan şey, Abi!’ demişti. ‘Hatta şey de değil, şeyin herhangi bir harfi de değil ya da sen anlamak ister misin diye sorsam, anlayacağını umduğum bir 'şeyler' bileşimi desem mesela, 'şeyler'de de 'şey'in harfleri var diyeceksin belki... Hayır yok; 'şeyler'deki harflerle 'şey'deki harfler aynı değil ve 'şey' ile 'şeyler' asla aynı değil, harflerini aynı tuşlara basarak çıkardığın tekil kısım çoğul kısımla birleştiğinde birbirleri ile zerre kadar ilgileri kalmıyor bu ikisinin. Çünkü 'şey'in harfleri bir tek olguya, nesneye ya da olaya odaklanmış bir sıradanlığın yansımasını sağlıyor. Oysa 'şeyler' birden çok olguya, nesneye ya da olaya odaklanmış, ancak bunlarla sınırlı kalmadığı gibi bunların birbirleri ile kurdukları karmaşık ilişkiler sonrası ortaya çıkan daha karmaşık 'şeyler'i de içeriyor!’
Onu dinleyecektim sadece; geçmişteki kendimi dinler gibi. Her çağın sorgulamaları birbirinden farklıydı, geçmiştim o dönemleri, sıra Fırtına’daydı.
‘Hem niye bu kadar irdelediğimi merak edebilirsin, Abi!’ demişti. ‘Merak etmemen de mümkün... her neyse sonuçta canımı sıkan 'şey' değil, 'şeyler' diyebilirim ve bu açıdan bakarsan görürsün, ölçemediğin, kontrol edemediğin 'şeyler'in çokluğu karşısında seni etkileyen aslında 'hiçbir şey'; tek başına seni etkileyebilecek özelliği olan 'hiçbir şey' yok, tam aksine birbiri içinde kaybolmuş sonsuz tane tekil 'şey' kendi özelliklerini yitirerek bir yumru halinde 'hiçbir şey' olarak karşına çıkıyor ve işte canını sıkan da bu oluyor...’
Gecenin o insan zihnini silikleştiren ve karanlığa boğan renklerinin arasından süzülüp giden arabayla özdeşleşmişti sanki Fırtına.
‘Buna iş raporlarımızda olduğu gibi ‘durum’ diyebilirsin Abi, dosyalayabilmek için; evet durum!’ demişti neredeyse hiç nefes almadan. ‘Ben bunu böyle tanımlamaya çalışırken bu durumun canımı sıkmasını nasıl engelleyebileceğimin arayışındayım... belki irdeleyerek, her birini tek tek düşünerek sorumlu tutamayacağım şeylerin bir araya gelerek 'şeyler'i oluşturmadığını, aslında 'şeyler' denen bir çoğulluğun da mümkün olmadığını, ortaya çıkan bu bileşimin tiksinti verici bir yumru olarak tanımlanabileceğini ve bu yumrunun bir nesne, olgu ya da olay olamayacağını, olamayacağı için de ancak ve sadece 'durum' olabileceğini düşünüyorum, çünkü başa çıkamıyorum, çünkü tepkisiz kalamıyorum ve tepkim her seferinde kontrol edemediğim bu durumun canımı sıkması ile birlikte hemen her seferinde neredeyse tiksinti verecek derecede aynı... bu aynılıktan bıktım, 'durum'un tekdüze ısrarcı varlığını değiştiremiyor olmaktan kaynaklanan bir sıkıntı bu; elimde olan 'şeyler'i elimden çıkararak yumruya dönüştüren diğer 'şeyler'in faşizan baskısından yoruldum. Özür dilerim Abi, umarım sıkıntımı anlatabildim?’
Fırtına hayatındaki en önemli aşamalardan birindeydi; 'durum'un kıskacındaydı. Belki de dünyanın bu ağır yükünü onunla aynı şekilde sırtlanmış olmanın acılarını yaşadığımı söylersem yalnız olmadığını düşünerek teselli bulabilirdi.
‘Her insanın çok etkili bir tetikleyici olgu ya da olayla sürüklendiği yüksek bir farkındalık ânı vardır, Fırtına!’ demiştim ona soğukkanlı bir sesle. ‘Sen de o ânı yaşıyorsun, geçer gider inşallah, ama aklını korumalısın. Şeytan, kendisini sorgulayan insanların zihniyle çok daha kolay oynar, onu akıl oyunlarının derinliklerine çekerek hırpalar ve isyan ettirir, insanı kendisini yaratan Allah’a karşı acımasız bir sorgulayıcıya dönüştürür!’
Sözlerim bittiğinde gaz pedalından ayağını hızla çekmişti Fırtına, sonra yavaşlayan arabayı sağa çekerek durdurmuş ve el frenini çekmişti. Göl kenarındaydık; Adana’nın Ağustos gecelerinin bunaltıcı sıcaklığı gökyüzünde buhardan bulutlar oluşturmuştu.
‘Abi!’ demişti heyecanla göle bakarak. ‘Namazlarımı sakin bir kafayla kılamıyorum, içimde bir sürü yabancı ses var tanımadığım; bu seslerin sahibi Şeytan mı?’
‘O ânlarda namaz kılmanın anlamsız olduğunu da söylüyor mu o sesler?’ diye sormuştum eğilip yüzüne bakarak. ‘İnelim arabadan, konuşalım istersen?’
‘Gerek yok, dışarısı çok bunaltıcı, Abi!’ demişti gergin bir sesle. ‘Sen nasıl çıktın bu durumdan?’
Gülümsemiştim.
‘Allah’a sığınarak!’ demiştim ferah bir sesle. ‘Bizi yaratan O; neler yaşayacağımızı da en iyi bilen O! Şeytan’a karşı başka kime sığınabiliriz ki, güzel Kardeşim!’
‘Evet, Abi!’ demişti dikkatle. ‘Bu yüzden de lanetlenmiş o yaratık tek sığınağımızı da elimizden almaya çalışıyor, aklımızı karıştırarak!’
‘Şeytan, neredeyse eksiksiz analitik çıkarımlar yapar insanı aldatmak için, Fırtına!’ demiştim sesimi daha da netleştirerek. ‘Adem’den bu yana aklını kullanmayı bilen insanları kullanarak diğer insanları aldatmayı başardı. Çünkü biliyordu cahillerin liderlik edemeyeceğini; onlarla fazla uğraşma gereği duymuyor bu yüzden. Bir yem atar önlerine ve nasıl aldandıklarını keyifle izler. Ama akıllı insanlar onun için kolay yem değil, bilir ve ona göre davranır. Biz istisna değiliz, Allah’ın gönderdiği elçiler de değildi, onlar da Allah’a sığınarak kurtuldular!’
‘İçim serinledi, Abi!’ demişti heyecanla. ‘Yalnız olmadığımı fark edince... insan çok garip bir bileşim; inanılmaz karmaşık bir sistem!’
‘Biyolojik yapısı da bu karmaşık sistemin etkisinde Fırtına!’ demiştim gülümseyerek. ‘Yemek yiyor musun?’
O da gülümsemişti birdenbire, ‘Günde belki bir kere, Abi!’ demişti. ‘Ama çay-kahve hesapsız!’
Avukat da yemek yemeği unutuyordu, ama o Fırtına'dan en az on yıl daha önce gelmişti dünyaya... Vurduğu zaman yaşa bakmıyordu bu darbe; durumdu eni-sonu... durum.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.