Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Ruhlarımıza sinmiş renklerin ağır kokularını ağartamazlardı belki; ama içimizde birikmiş olan öfkeyi, sıkıntıların küllerini, isyanın ve nisyanın kahrını biraz daha uzaktan görmemizi sağlayabilirlerdi, gidip durdukları dağların ardında gördükleriyle elden geçirebilirlerdi düşüncelerimizi..."
Yola çıkmıştık tekrar. Ertesi gün, 5 Ağustos Pazartesi günü İzmir’e gidecekti Fırtına. Karısını ve çocuklarını götürmeyi düşünmediğini söylemişti. Benim yerime gideceği ilk iş görüşmesi idi bu. İşe gerektiği kadar odaklanamamaktan kaygılanıyordu.
Başka bir iş seyahatine karısını ve çocuklarını mutlaka götürmesi gerektiğini söylemiştim ben de. Çocukların yaz tatili bitiyordu ve fırsatları azalacaktı. Ben çocuklarımla ve karımla gerektiği kadar vakit geçiremediğim için onun benim yaptığım hataları yapmasını istemiyordum. Genellikle seyahatlerde daha çok etkileşim oluşuyordu aile bireyleri arasında.
Kuşkusuz anne ve babaların, çocukları ve torunları üzerinde büyük etkisi vardı. Annesi karısını olumlu bir şekilde etkilemişti, kuşaklar arasındaki bağ ne kadar canlı olursa o kadar sağlıklı yetişiyordu sonraki nesiller.
Hayat devam ediyordu ve yeni insanlar için eski insanlara sunduklarının aynısını sunacaktı; yaşlanan eski insanların büyüyen yeni insanlara verebileceklerinin önemi kuşaklar arasındaki iletişimin kalitesi ile ölçülecekti, eskilerin yenilerle kurdukları fayda/çıkar ilişkisi ile değil...
Etkileşim ve iletişim de bir tür faydaydı; ancak çevremizdeki eski insanların fayda endeksini çoğunlukla doğru okumadıklarını görüyordum. Maddî beklenti ve fayda/çıkar merkezli etkileşim, yeni insanın ruhuna değen iletişimin faydalarını önemsizleştiriyordu; çünkü eskinin yeniye verdiği şey, tamamen olmasa bile, yoğunlukla hayatın maddî formlarını ilgilendiriyordu. Ruhu terbiyeden muaf tutulan yeni insan ise, eskiyi kendisi için bir uşak olarak algılıyordu; geçmiş zamandaki gibi efendi olarak değil...
Muhakkak ki eski ile yeni arasında efendilik de uşaklık da söz konusu olmamalıydı; sevgi paydasına tutunan eski ve yeni, mümkün olan tüm fayda terkiplerini oluşturacak ve bu faydanın ideal sistemlerini kuracaklardı.
İnsan üç kuşakla büyüyordu; dedeler, babalar ve oğullar ile neneler, anneler ve kızlar olarak... Ardıl üç kuşağın ikincisi, birincisini dışlamayı; birincisi, üçüncüyü hoşgörüyle karşılamayı tercih ediyordu İkinci ile üçüncü arasındaki ilişki de birinci ile ikinci arasındaki gibi sürüyordu.
Üç kuşağın birbirleri ile ilişkisinde, bu iletişim şekli ideal olmasa bile, periyotlar hâlinde sürüyordu ve yeni insanların ruhlarına eskilerin sesleri değiyordu.
Endişe edilecek en büyük sorun, birinci ile üçüncü kuşak arasındaki iletişimin kopması, üçüncünün, ikinciyi dışladığı gibi, birinciyi de dışlaması olasılığıydı. Bu hâlde, periyodik iletişim zinciri son halkada kopacak ve asla birleşmeyecekti.
Bu, insanlık tarihi için yeni bir şeydi ve bu durumun gerçekleşme alanı hızla genişliyordu; birinci kuşak, sonraki kuşaklardan kopuk hayat alanlarına mahkûm ediliyor, ikinci kuşak, hayatın karmaşık problemleriyle boğuşmaya çalışmaktan başka bir şey düşünemiyordu.
Ve sonra, yeni insan dediğimiz üçüncü kuşak, birinci ve ikinci kuşağın sağladığı maddî temelleri önemsiz addederek, ruhsal terennümlerden bağımsız bir karanlığa sürükleniyordu. Bu karanlığın önündeki tek engel, ardıl üç kuşakta sevgi paydası oluşturabilmekti; Şeytan’ı durdurmanın başka bir yolu yoktu.
Eve vardığımızda çocuklar kapıya koşmadılar, uyumuşlardı. Annem, Babam ve Karım balkondalardı. Fırtına hemen dönmeyi düşünüyordu. Onu bırakmadım, karnım açtı ve onun da aç olduğunu biliyordum. Arabadan inerek merdivenlerden tırmandık ve balkona geçtik.
Karım ayakta karşılamıştı bizi. Selam verdik ikimiz de. Karım selamımızı alarak ‘hoş geldiniz’ derken, annem ve babam dualarla kucakladılar selamlarımızı. Her ikisinin ellerini öptük saygıyla.
Büyük oğlum nenesinin dizlerinde, küçük oğlum ise dedesinin kucağında uyumuştu. ‘Seni beklediler!’ demişti Annem. ‘Yataklarına gitmediler!’
Duygulanmıştım. Dedelerin, nenelerin torunlarıyla ilişkileri ne kadar güzeldi.
İki taraf vardı bu ilişkide. Taraflardan biri güç bela yürümüş gitmişti; çıkışta tepesini ve inişte de ardını görmüştü o sıra dışı dağın. Geri dönememişti dağın ardından; ama dağın ardına meyilli torununa yetişmişti. Uzamıştı boyu, dağı aşmış ve torununun kendisine uzanan eline merhametle uzanmış ve o tertemiz eli öpmüştü; o elden hayat almıştı, o ele hayat vermişti.
Dede ve nene hayatın sınanmış renklerini, ellerinden geldiğince, kızmadan, gücenmeden sonsuzmuş gibi görünen merhametleriyle torunlarına giydirmeye gelmişlerdi. Bu böyleydi çünkü; Allah öyle istemişti. Allah böyle kurmuştu nesiller arasındaki köprüyü. Kılavuzunu insandan yapmıştı. Dedeleri ve neneleri olmayan torunlar eksik yetişiyorlardı; kusurlarını merhametle örtemeyen ebeveynlerin ellerinde bu yüzden tutsak, mağdur ve mahkûmlardı.
Tedirgin anneler ve yorgun babalar, tırmandıkları yokuşların yüklerinden titreyen yüreklerini merhamete emanet edemiyorlardı; merhametin olmadığı yerlerde merhametin maraza katık olacağından korkuyorlardı; haksız da değillerdi.
O yüzden dedeler ve neneler torunların en güvenli limanlarıydı ve o yüzden bilgeler, insanların dedeleriydiler. Nesilden nesile yürüyen zihinlerin köprülerini onlar inşa ediyorlardı; onlardı merhametsizlere karşı merhameti hatırlayanlar; onlarsız hayat damarları kopuk olan hayattı; çok sürmeyen.
Sınanmış renkleri anlatmak gerekiyordu. ‘Sınanmış Renkler’ nefsimizin, çevremizdeki nefslerin hayattan almak istedikleri tatlarda, gördükleri, yaşadıkları sıkıntılarda, hayallerinde, Allah ile olan ilişkilerinde her ne var ise renk olarak hayatı tamamlayan her şeyi anlatıyordu. Torunlar, yani yeni insanlar, yaşlılardan, bilgelerden, öncesini ve sonrasını öğreniyorlardı dileklerin, dertlerin ve umutların…
Ömür, Allah’ın takdir ettiği kadardı, insan ömrün bitiş saatini ne öne alabilir ne de sonraya erteleyebilirdi. O yüzden sınananların merhamete muhtaç olduklarını gördükçe geri duramazlardı bilgeler. Çağrılan nasıl çağırana sırtını dönebilirdi ki?
Hepimiz merhamete muhtaçtık, hepimiz dizinin dibinde dinleneceğimiz, bizden aş ya da iş beklemeyen, duygularımıza muhtaç olmayan, heveslerimizin mefûlu olmayan sesler duymak istiyorduk. Yaşlılar bunu gençlerden daha az istiyorlardı, zira biliyorduk ki, insanın insana hevesi vakitlidir. İnsanın insana vereceği de vakitlidir, hadlidir ve insan ne zamandan ne de mekândan münezzehtir… O vakit, harfler zamandan ve mekândan muaftır yazıldıktan sonra, harflerin rengini sınanmış renklerle boyamaları gerekiyordu bilgelerin.
Ruhlarımıza sinmiş renklerin ağır kokularını ağartamazlardı belki; ama içimizde birikmiş olan öfkeyi, sıkıntıların küllerini, isyanın ve nisyanın kahrını biraz daha uzaktan görmemizi sağlayabilirlerdi, gidip durdukları dağların ardında gördükleriyle elden geçirebilirlerdi düşüncelerimizi...
Ama o derin şüphe, kitaplardan, vaazlardan, nasihatlerden ya da akademik metinlerden zihnimize sokulan bilgelerin seslerine saklanmış Şeytan’ın seslerine bakıyor, ondan iz arıyordu her zaman.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
