21 Mart 2026 Cumartesi

SA11910/SD3757: Sıkıntı (Roman); 14. Bölüm-Su 15

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Babamın çok uzun süredir bu kadar uzun ve aralıksız konuştuğuna şahit olmamıştım. Sessizce bir kenara oturmuştum ve söylediklerini dinliyordum."


Fırtına, Babam’la derin bir sohbete dalarken ben çocukları tek tek yataklarına taşımıştım. Küçük oğlum derin uykusundan uyanmamıştı ben onu yatağına yatırırken, ama büyük oğlum ‘Geldin mi, Baba?’ diye sormuştu uykulu sesiyle. ‘Geldim, Babam!’ demiştim ben de sesim titreyerek. Birbirimize hasret kalıyorduk bu iş temposunda.

Karım mutfağa geçmişti; bize yemek hazırlıyordu. Ben balkona geçtiğimde ise Babam o yumuşak sesiyle Fırtına’ya bir şeyler anlatıyordu. Annem elinde şişleri bir şeyler örüyordu.

‘Bir bütünün keyfiyeti o bütüne ait tüm zerrelerin keyfiyetine bağlıdır!’ diyordu Babam. ‘Zerreler kendi borazanlarını öttürürken, sesleri bütünün ses menzilinden çıkar, çirkin ötüşlerle dopdolu bir bütün görünür dışarıdan... Tam tersinde ise, bütünün sesi bütün seslerin dostluğuyla güzelleşir..."hangisi daha güzel?", diye sormak abestir!’

Fırtına’nın Babam’a ‘şeyler’den bahsettiğini anlamıştım; hangi ara sohbete başladılar, nasıl bu kadar felsefî bir aralığa yükseldiler, anlamak zor değildi. Biri yoldaydı henüz, diğeri yolun sonunda. Muhtemelen anne-babasının, ailesinin nasıl olduğunu sormuştu Babam.. sonrası kendiliğinden gelmişti.

‘Ama ya sormadan her zerre kendi borazanını öttürür ve çirkin sesler ayyuka çıkarsa gökyüzünde? İşte o zaman sorunların hiçbirinin ardı arkası kesilmez; bütünden ve bütünün keyfiyetinden ziyâde, parçalardan ve parçaların keyfiyetinden bahseden bir yığın budala dolaşır ortalıkta, haklılar ve haksızlar birbirinin sırtından geçinirler; yüzlerce yüz çıkar her yüzden...’

Fırtına başını eğmişti; ellerini dizlerinin üstünde birleştirerek derin bir ilgiyle Babam’ın söylediklerini dinliyordu:

‘Sonra zararlar büyür, her zerre öttürdüğü borazanın sarf ettirdiği enerjiyi kazanamaz hâle gelir; takatsiz düşer ve bütünden cılız sesler çıkmaya başlar. Artık ortalıkta bütünün keyfiyeti hakkında kanaat üreten yeni budalalar vardır. Eski budalalıklarından ders alamayan yüzsüz ve arsızlar güruhu, bütün güç merkezlerinin uzandığı yerleri tek tek istila etmeye başlarlar. Nasılsa her ayrıntı için değiştirebilecekleri birer yedek yüzleri vardır her birinin, hep haklı duran bir yüz; kızarmayan ve sürekli sırıtkan duran bir yüz!’

Fırtına başıyla sık sık duyduklarını onaylarken, görmeye alışkın olmadığım bir şaşkınlıkla babamı dinliyordu. Babam onu derdinin tam ortasında iken görmüştü ve düşüncelerine düzenleyici bir ustalıkla dokunuyordu:

‘Bir toplum çocuklardan, yaşlılardan ve budalalardan oluşur!’ diyordu Babam. ‘Bilenler ve duru akıllı olanlar yaşlıları temsil ederler. Budalalar bellidir, herkesi budala yerine koyanlardır onlar. Çocuklar ise diğerleridir, yaşları ne olursa olsun; bilmeyenler ve idare edilebilir akıllı olanlar olarak. İnsan fıtratında ilerleyen bir çocuk bile idare edilebilir akıllı değilken, onlar idare edilebilir akıllı olarak aslında çocuklardan daha zayıf ve acınılacak hâldeki zavallılardır...’

Babamın çok uzun süredir bu kadar uzun ve aralıksız konuştuğuna şahit olmamıştım. Sessizce bir kenara oturmuştum ve söylediklerini dinliyordum.

‘Ancak her hâlde yaşlılar bütünü idare etmek zorunda olduklarından her zerreye hâkim olabilmenin yollarını araştırmalı ve asla taviz vermemelidirler. Zira bütünün keyfiyeti sadece yaşlılardan sorulacaktır; yaşları ne olursa olsun... sırf bildikleri için!’ diyordu o yaşlı çınar. ‘Toplumlardaki yaşlıların sayısı ile bütünün keyfiyeti arasında çok sıkı bir ilişki vardır; yaşlılar çoğaldıkça çocukların, dolayısıyla budalaların kukla sayısı da azalacaktır. O vakit bütünden dostane ezgiler salınacaktır gökyüzüne... Zerreler asla ihmal edilemezler... Ve güzel olanı bildikleri zaman kendi borazanlarını bütüne göre öttüreceklerini veya öttürmeyeceklerini de bilirler. Yaşlıların çocuklarla olan ilişkisi bütünün şarkılarını düzenler... gerisi lüzumsuz laftır, Delikanlı!’

Babamla bu konuyu konuşmuştuk daha önce; FETÖ’nün Türkiye’yi kasıp kavurmaya başladığı zamanlarda, 2010 yılında ve sonrasında da konuşmaya devam etmiştik.

FETÖ, tarihteki diğer bütün benzerleri gibi, İslam maskesini takarak Şeytan’ın istediğini yapmış, ergenlik dönemindeki erkek ve kız çocuklarını önce anne-babalarından, dedelerinden ve nenelerinden, sonra da Kur’an’dan uzaklaştırarak yalnızlaştırmış, sonra bin bir entrika ile onların beyinlerini yıkamış ve sonra her birini liderinin yazdığını iddia ettiği kitaplarla besleyerek robot gibi yeniden programlamıştı. 

15 Temmuz, ‘sünnettir’ diyerek ayakta değil oturarak su içen subayların, askerî darbeye karşı çıkan masum sivillerin öldürülmesi emrini verdiği şeytanî bir zamandı işte bu yüzden.

En büyük sukıntılatımızdan biri, bilenlerin azlığı ve yaygınlaşan bıkkınlığı ve yılgınlığıydı. Oysa Babam gibi, her fırsatta sapkın lider kültüne dair tehlikeleri anlatmaları gerekiyordu 

İnsanlardan artık uzaklaşmaya başlayan Gezgin,sapkın lider külünü insanlardaki 'Kurtarıcı Mit Açlığı’na bağlıyordu:

“Kalvin mezhebi için derler ki; “Kalvinistler, bir çocuğu on yaşına kadar bize teslim edin. Ondan sonra sizin olsun! O ölünceye kadar bizimdir!” görüşündedirler.” diyordu Gezgin. “Kalvinistler'in böyle bir görüşü, böyle bir sözü var mı, yok mu, bilmiyoruz. Ancak bu sözün mutlak anlamda bir gerçek olduğunu eğitim sisteminin temelinde ideolojik yapı olan her toplumda gözlemlemek olası.. kendi toplumumuzda dahi gözlemlememiz olası.”

Gezgin, iyi bir sosyolog, eski bir sahaf ve el attığı her işi yarım bırakarak ömrünü benzersiz eleştirilerle sürdüren çılgın bir adamdı. Onun tespitlerinin ne kadar can yakıcı olduğunu biliyordum; bu özelliği yüzünden de hiç sevilmezdi, sürekli görmezden gelinirdi.

“Eğitimin ilk basamaklarında -tornadan geçirilememiş kalın kafalılar (!) hariç- çocuklara ekilen 'Kurtarıcı Mit' açlığının ölünceye kadar yaşadığını, her sınıftan, her gruptan, her cinsten örnekleri karşımızda duruyor. Ve bu olağan görülüyor. Tıpkı Levi Strauss’un ilkel toplumlarda ekilmiş tanık olduğu totem tabu korkusu gibi olağan. Çocuklarımız 'Kurtarıcı Mit' açlığıyla büyüyor. Kendi ayakları üzerinde durdukları sanısıyla, aldatıcı güvenle ekilen açlığı büyütüyor farkında olmadan. Kurtarıcı Mitinin açlığını çekiyor her biri.. bu açlığı edinememiş, tornadan geçirilememiş, kalın kafalılar da şaşkınlık içinde, kâh o açlığı çekenlere imreniyor, kâh onlardan biri olmanın yollarını arıyor, kâh vurdumduymazlıkla görmezden geliyor!”

Eleştirilerinde hiçbir dine, ırka, kültüre ve zamana ayrıcalık tanımıyordu Gezgin:

“Elinden bir şey gelmiyor oluşun acısıyla kıvrananlar da var. Kurtarıcı Mitine açlık çekenin, açlık çekenlerin en beliğin özelliği kendine güvensizlik. Varlığına bir anlam yüklemenin mutlak zorunluluğu. Kurtarıcı Mitine kapılmış olan kendine güvensiz olduğunun farkında olmuyor, olamıyor!” diyordu. “Varlığına, var oluşuna kendisi olarak bir anlam yüklemenin, o yönde bir uğraş vermesi gerektiğinin ayrımında olamamış, olamıyor. Böyle bir bilgiye vakıf olmamış. Zekası ne denli keskin olursa olsun, ne denli akıldan yana varsıl olursa olsun, ilk eğitimin basamaklarında biçimlendirilmiş bellek zekasını da aklını da güdüyor!”

Gezgin, Allah’ın insana bahşettiği biricikliği kendisinden uzaklaştırmasına, iradesini başkalarının güdümüne vermesine tahammül edememişti hiçbir zaman: 

“Böylece bireyselliğini son nefesine kadar kaybediyor. Kendisi olamıyor. Olduğu şeyin kendisine yüklenen roller olduğunun ayrımında da olmuyor. Temelde olması gerekenin kendisi olmak olduğu gerçeği yerine Kurtarıcı Mit'in gölgesi oluyor, olmaya çalışıyor. Bundan mutluluk duyuyor. Kendisinin yansılanması gerektiği gerçeğinden uzak olunca o yönde adım atmak yerine Kurtarıcı miti yansılamaya koşuyor. Sağına yatıyor Kurtarıcı Miti orada, soluna dönüyor Kurtarıcı Miti orada, ayağa kalkıyor Kurtarıcı Miti karşısında. Kurtarıcı Mitinin kopyası olmaya hevesli. Hatta kopyasının kopyası olmaya bile razı. Varlığı onunla anlamlı. Onsuz hiçbir şeyin anlamı yok. O’nun varlığını sürdürmek için var olduğuna inandırılmış. Bu açlık iliklerine kadar kazınmış. Ne kadar çırpınırsa çırpınsın bu açlıktan kurtulmasının bir olanağı yok!”

Onun dilindeki dışlayıcı ve aşağılayıcı sertliği haksız bulduğumu söyleyemezdim: 

“Varlığının kendince, kendisi olarak bir anlamı olması gerektiği gerçeğine kulakları tıkalı. Kurtarıcı Mit açlığı öylesine sarıp sarmalamış ki, cin çarpmışa dönmüş. Çarpıklığını görecek gözden yoksun, çarpıklığını duyumsatacak sezgiden yoksun!”

İnsan aşağılık olmayı tercih ettiği zaman onu başka türlü tasvir etmenin imkânı yoktu. Gezgin’in bu türlere birer çöp muamelesi yapmasına zaman zaman tepki göstersem de o umudunu neden kestiğini her seferinde tek sözcüklük tepkilerle anlatıp geçiyordu. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[14.03.2026, 14/31 (1066))]


Seçkin Deniz, 21.03.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı