27 Aralık 2013 Cuma

SA508/ KY5-PT10: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/10: Şahit

Kiziroğlu Mustafa Bey

-10-
Bodur apar topar çağrılmasına kızmış, hele bir de Murat’ın konağına neredeyse zorla getirilmiş olmasına hepten öfkelenmişti. Uzaktan da olsa o bir Şehreminoğulları mensubuydu, Döngeller de hasmıydı. Bey’in kesin emri olduğunu Turab’tan duymamış olsa Murat’ın kâhyasını düşünmeden atının ayakları altına alır, ağızsız-dilsiz yaşadığı ine postalardı. Niye dayıoğlu Rıfat Bey kendisini Murat’ın ayağına gönderirdi ki? Tebrik edilmesi, ödüllendirilmesi gerekirken bu eza neyin nesiydi?

Bu düşüncelerle Murat ağanın konağına vardı. Murat kapının önünde gayet güler yüzle karşılamış, Bodur’un atının üzengisini tutan kahyasının elinden almış, attan inmesine yardım etmişti.

“Hoş geldin Hamza Ağa.. hoş geldin!” yarım ağızla “Hoş bulduk!” diye cevapladı Hamza.

Ev sahibi bütün içtenliğiyle Hamza’nın koluna girmiş, odasına kadar kol kola yürümüşlerdi. Murat olup-bitenlerden ötürü Rıfat bey’in hiddetinin pek aşırı olduğunu , “Tiz Hamza’yı bana getirin!” diye ünlenmesinden ürktüğünü, bir tatsızlığa mahal vermemek için beyden ricacı olduğunu bu yüzden kendisini konağına getirdiğini anlattı.

“Şeref Beyimizin eşkıyaca kaçırılmasından ötürü billah Bey’in gözü hiç bir şey görmez olmuş Hamza ağam!” diyerek sözlerini bitirdi.

Hamza bir süre şaşkın şaşkın etrafına bakındı. Sanki nerede olduğunu ne olduğunu anlamaya çalışır gibiydi. Bir karabasan içinde çırpınır gibi bir hali vardı. Nasıl olur da Rıfat Bey kendisine bu sinsi adamı rehnuma seçerdi? Aklı almıyordu. Hoş yapıp ettiklerinden sonra normal değil miydi? Hangi akılla bir de tebrik olunmayı bekliyordu? Demek beyin gözü bir şey görmez olmuştu ha! Bu apaçıktı! Gören gözü olsa Murat’ı kendine rehber edinir miydi? kendisine bu sinsi adamı vezir seçer miydi?

“Gözü gerçekten görmez olmuş.” diye iç geçirdi. Bir fısıltı halinde dudaklarından döküldü.
Murat anlamamış gibi,“Bir şey mi arzu ettin Hamza ağam?” dedi. Hamza dudaklarını ısırıp başını yok anlamında salladı. Bütün azametini kaybetti, dik tuttuğu omuzlarını saldı. Çökmüştü. Bitkin bir sesle Bey’le ne tedbir aldıklarını sordu.

Murat sanki beyin emriymiş gibi kendi kurduklarını anlattı. Üç gün sonra Cemalettin Efendi ile Hamza kaldırdığı Kizir İmamı’nı yanına alarak Kizir komuna gidecekler, Şeref Bey’le imamı takas edip döneceklerdi.
“Ben niye gidiyormuşum..” diye hiddetle bağırdı. “Bir kapı kuluna katıp göndermek daha evladır!”

Murat boynunu bükmüştü:

 “Haklısın Hamza ağam.. ben de senin dediğin gibi dedim. Bey’e aman beyim Hamza Ağa’nın götürmesi yakışık almaz.. hem bakarsın bir terslik olur.. izin verin ben gideyim.. beni istemezseniz başka birini gönderelim.. ne olur ne olmaz!” dedim.. bey dinlemedi. Madem bu pisliği başımıza o sardı. O temizleyecek. Hem eşkıyanın koştuğu şart bu imiş. Baktım beyin geri adım atacağı yok, madem öyle ben de katılayım aralarına dedim. Ona da razı gelmedi. Kadı efendi yanınızda olacakmış, daha ne olsun?”

Hamza kâh oturuyor kâh ayağa kalkıp “Bakındı şu işe.. bakındı şu işe!” diye tıslıyordu dişleri arasından.

“Gerekli tedbirleri alacakmış, merak etmesin diye de tembihledi. Sarı Fuat’ta adamlarıyla destek verecek.. beyin emri ile!”

 “Ya sen Murat ağa!” dedi alay-kuşku karışımı bir sesle..

Murat imayı sezmiş belli etmedi:

 “Elbet ben de adamlarımla birlikte pusuya yatıp korumaya katılacağım.. bakarsın bu kez eşkıyanın işini orada bitiririz.. her işte bir hayır vardır derler.. kim bilir belki de hiç ummadığımız şey olur.. eşkıya her zamanki gibi yiğitlik taslamaya kalkıp az kişi ile gelir biz de orada bastırırız.. böylece aleyhimize olan şeyi lehimize çeviririz. Sen gitmezlik yaparsan bu fırsat ta kaçar. Oysa umduğum gibi olursa.. Bey’in gözünde yerin bir daha yücelir.. yanlış mı düşünürüm Hamza Ağa?”

“Yanlış düşünmezsin..” dedi içinden “Sen yanlış düşünmezsin iblisin oğlu.. kim bile ne tilkiler döner o çirkin başın içinde..”

Hamza söylenenlere aklı yatmış gibi bir tavır takınıp, “Eh madem öyle.. öyle yapacağız.. ben artık gideyim!” dedi Murat’ın yol göstermesini bekledi.

Murat kurnaz kurnaz yüzüne baktı Hamza’nın.

“Benim misafirim olacağınızı umuyordum Hamza Ağam.. hani Bey de öyle münasip gördü..”

Murat’ın bakışları, dudaklarındaki müstehzi hal herşeyi açık ediyordu. “İmamı..” diye kekeledi. Murat Hamza’nın koluna girdi “Size kalacağınız yeri göstereyim ağam.. imamı bizim kâhya alıp getirecek.. birkaç gün sonra da Cemalettin efendi ile birlikte gideceksiniz!”

Öfkesinden, korkudan zangır zangır titriyordu Hamza.. kolunu hızla çekip Murat’tan uzaklaştı. Odadan dışarı çıktılar. Sofada alaybeyi ve iki yeni çeri ile karşı karşıya geldiler.

Hamza Murat’a bakıp, “Yani senin mahpusunum öyle mi?” dedi tükürürcesine. Murat umursamaz bir şekilde “O nasıl söz ağam.. eşkıyaya yönelik tedbir.. Seni beyin hışmından korumak için bütün bunlar!” dedi.
Bodur Hamza iyiden iyiye yıkılmıştı. Kendisini diri diri ateşe atacaklardı. Tekmeyi sırtına da bir Döngel vuruyordu. “Essah Rıfat Bey’in gözü kör olmuş!” dedi acıklı bir sesle. Alaybeyi ’nin gözetiminde dizleri titreyerek kalacağı yere doğru yürüdü.

Üç gün sonra Kadı Cemalettin, Bodur Hamza ve Kizir Köyü imamı Kiziroğlu’nun otağındaydılar. Bodur Hamza herhangi bir tedbirin olmayacağını anlamış, tevekkülle boynunu bükmüştü. Canını yakan Rıfat Bey’in tavrı olmuştu. Araya döngeli sokmasına gerek yoktu ki. Bey ona deseydi ki al imamı da var Kiziroğlu’na teslim ol! Gıkını bile çıkarmadan emredileni yapardı. Bu sinsiliğe ne gerek vardı? Döngelin sinsiliğine sığınmanın alemi neydi? Bu kadar mı kör olmuştu.

Bodur Hamza’yı küçük bir mağaraya kapamışlardı. Kiziroğlu bir süre kendisini süzmüş sonra da “Götürün bu iti gözümün önünden” diye emretmişti. Kadı ile sarmaş dolaş olduklarında gözlerine inanamamıştı. Bir kadı bir eşkıya ile musafaha yapsın olacak şey mi? Kendi önünde hem de.. bu pervasızlığın tek bir açıklaması vardı o da kendisinin buradan canlı çıkamayacağı idi. “Acep nasıl bir ölüm düşündüler benim için!” diye geçirdi içinden. Dizleri tutmuyordu. Mağaranın duvarlarına tutunarak yavaşça yere yığıldı. İnleyerek ağlamaya başladı.

Kadı Cemalettin’i ev gibi döşenmiş bir alana aldı Kiziroğlu. Şehmuz ve Hüsam Dayı’dan başka bir iki kişi daha yer sofrasına oturdular. Kiziroğlu yarasından ötürü ağır hareket ediyordu. Ama kendini epey toparlamıştı. Konuşurken zorlanmıyordu artık. Renginin sarılığı da kaybolmak üzereydi. Yanına oturttuğu Cemalettin Efendi’nin dizine elini koydu:

“Sizi buralara kadar yorduk kusura bakmayın Kadı efendi. Ama siz görüşmek istemişsiniz.. o ite sizi yoldaş etmemizin asıl sebebi kimsenin kuşkulanmasına yer vermeden sizinle rahat geniş bir görüşme yapmak içindi.. umarım kusurumuz olmamıştır!” dedi.

Kadı, Kiziroğlu’nun hiç de kendisine anlatıldığı gibi yol yordam bilmez kaba saba bir eşkıya olmadığını görüyordu.. daha otuzunda ya var ya yoktu. Bakışları sevecendi. Acımasız zalim değil tersine her halinden merhametli biri olduğu açıktı. Ne Rıfat’ın bakışlarındaki kibir, ne Döngel’in sinsiliği ne de Bodur’un vahşiliği vardı. Ezilmiş, yoksul bırakılmış horlanmış insanlara özgü öfke vardı gözlerinde. Etrafına sevgi ile bakan, saygılı bir insan vardı karşısında. Heybetli duruşunda insanı korkutan değil mest eden bir hava vardı. Mahmut efendiyi öldüren kesinkes bu değildi. Düşmanları, yani Rıfat ve diğerleri bu iftirayı ona atmışlardı. Bu apaçıktı.
Samimi içten bir sesle:

“Ne kusuru evladım.. benim için de iyi bir fırsat oldu.. seninle görüşmek olan biteni bir de senin ağzından duymak, öğrenmek istiyordum. Beyler ağalar bir çeşit söyler, esnaf bir çeşit ırgatlar, rençperler, köylüler başka bir çeşit söyler.. hele Mahmut Efendi’nin katli.. yaşlı başlı dürüst bir insandı. Kendisini tanımazdım, tanımadım ama dürüst adil biri olduğunu duyardım hep..”

Hüsam Dayı hemen söze atıldı:

“Zaten başını yiyen de dürüstlüğü adil oluşu yedi!” dedi.

Kadı, Hüsam Dayı’ya baktı. “Ellisini çoktan devirmiş bu yaşlı adamın Kiziroğlu’nun yanında ne işi var..” diye düşündü.

“Buralara göre yaşlı sayılmaz mısınız?” dedi gülerek.

Kiziroğlu, “Sen bir de onu kılıç sallarken gör.. hepimizi okutur Hüsam dayımız!” diye cevapladı neşeyle. “Eğlenecek başka şeyiniz yok mu ağalar!” dedi yapmacık öfkeli bir sesle. “Hüsam dayı ben işin aslını öğreneyim istiyorum.. işin aslı nedir? Bir Kadı’nın kanıyla elini kirletenler bulunsun isterim. Bulunsun ve cezasını çeksin!”

“Bu kişinin cezası nedir?” diye sordu Kiziroğlu. “Herkese aynı mı olur o ceza?” diye ekledi Hüsam Dayı. Cemalettin Efendi yerinde doğrulup ayaklarını dinlendirdi.

“Kimse ayrıcalıklı değildir Hüsam Dayı.. hiç kimse. Cezasına gelince yapanın boynu urulur, malı mülkü müsadere olunup soyu sopu da sürgün edilir.. yeter ki bu işi yapanın yaptığı sabit olunsun!”

“Şehmuz!” diye seslendi Kiziroğlu. “Hele şu ayyaşı getir bakalım Kadı Efendi’nin huzuruna.. bize dediklerini kadı efendiye de söyler mi bakalım.”

Hüsam Dayı’nın yanında oturan iri yarı dev cüsseli adam ayağa fırladı. “Emredersin ağam!” dedi, mağaradan çıktı. Öylesine çevikti ki Şehmuz görmeyen o cüsse ile bu çevikliği bağdaştıramazdı. Cemalettin efendi “Maşallah ayağına da pek hızlı..” dedi.

“Bizim gibiler her bir şeylerinde hızlı olmalılar Kadı Efendi. Yoksa kurda-kuşa yem olur.” cevabını verdi Hüsam Dayı.

“Ayyaş dediğiniz Beyin oğlu mu?”

“Beli.. Beyin oğludur.. ayık gezdiği görülmemiştir. Ama zararsız biridir. Zalim değildir babası gibi. Hatta merhametlidir bile denebilir.”

Kadı, “Umarım fazla zorlamamışsınızdır!” deyince Kiziroğlu gülerek, “Hacet yoktu ki.. bülbül gibi şakımaya ihtiyacı varmış.. bizi görünce öyle hızlı öyle içten öttü ki.. Allah vere sizin yanınızda da öte.. hoş ötmese de bir manası yok.. biz dahi biliyorduk da yapanın bizzat bey olduğunu bilmiyorduk.”

“Ya subaşı?” diye sordu Cemalettin Efendi.

Kiziroğlu başını salladı, “Ahmağın önde gideniydi.. önden gitti. Kaçmaya kalkmış.. gece.. yol bilmezsin iz bilmezsin.. yardan yuvarlanıp gitti. Oysa onu da ayyaşı da serbest bırakacaktık.. ömrü vefa etmedi..”
Kadı şüphe ile bakmıştı Kiziroğlu’na.  

Kiziroğlu:

“Beni bilen bilir Kadı efendi. Ben yalan nedir bilmem. Ne söylediysem o. Gelsin ayyaşa sor.. o dahi doğrulayacaktır beni. Bize yardan düştüğü haberini veren de kendisi. Gecenin bir vakti imdat imdat.. Macit düştü.. diye avaz avaz bağırtısına koştuk.. yapacak bir şey yoktu.”

Kadı omuzlarını silkti.

“Öyle diyorsan öyledir Kiziroğlu.. sana inanmazlık etmiyorum. Ama bilirsin ağadan daha ağa olan uşaklar vardır. Göze girmek için ağanın aklından bile geçmeyeni yapar hem kendini hem ağayı zora sokar.”
“Yok kadı efendi.. benim arkadaşlarımın benden bir farkı yoktur. Onların beni ağa bellemesi kadirşinaslıktandır. Başkaca bir ağalığımız yoktur.”

Şeref sallana sallana mağaradan içeri girdi. Hemen arkasından da Şehmuz geliyordu. Başı önünde elleri bağlı oturanların karşısında durdu Şeref. Kadı’ya baktı. Bakışlarında hiçbir değişiklik olmamıştı.

Kiziroğlu, Şeref’e yer gösterip “Hele otur Beyoğlu..” dedi. Şeref gösterilen yere iki büklüm oturdu. Başı önüne eğik öylece duruyordu.

“Bir ihtiyacın var mı Bey oğlu..” diye sordu Kiziroğlu.

Şeref başını kaldırmadan konuştu:

 “Yoktur ağam.. sağ olsun arkadaşlar her bir ihtiyacımı karşılamıştırlar.”

 “İyi.. bak Sancaktan senin için itibarlı bir ricacı gelmiştir.. evine götürecek!”

Şeref başını kaldırdı, acıklı bakışları yalvarmaklı:

“Aman ağam.. ocağına düştüm.. beni oraya, kurtların inine yollamayın.. ben burada her bir işinizi görürüm. Söküklerinizi dikerim.. essah bak.. elimden bu işler gelir. Bulaşığınızı neyinizi yıkarım.. siz bilirsiniz beni o çirkefe atmayın bir daha!” dedi.

Kadı şaşırmıştı.

“Ama nasıl olur.. atan.. anan.. dört gözle seni beklerler..”

Şeref şaşkın, “Öldüğümü söylersiniz.. subaşı gibi. Ben de onunla birlikte kaçarken yardan yuvarlanmışım.. öyle deyin.. billah gitmem!”

“Subaşı kaçmaya mı kalktı?”

“Beli.. ahmaklık etme dedim. Bir adım önümüz bile görünmüyordu. Beni de çekeledi. Ama ben zaten kalmaya kararlıydım. Allah’tan uymadım. İki adım gitti gitmedi çığlıklarla sarsıldı ortalık.. paldır küldür. Ne olup bittiğini anlayamadım. Sonra ağalara seslendim. Meğer bulunduğumuz yer bir uçurum kenarı imiş.”
Kadı Subaşı’nın ölümünün Kiziroğlu’nun anlattığı gibi olduğuna iyice kanaat getirmişti. Kiziroğlu’nun haberi olmadan biri subaşını tutup uçurumdan fırlatmış olabilirdi. Bu ihtimali aklının bir köşesinde tutmuştu. Şeref’in anlattıklarından sonra tamamen silip attı o ihtimali.

“Peki.” diye devam etti konuşmasına. “Mahmut Efendi’nin ölüm ile ilgili bir şeyler biliyormuşsun diye duydum.”

“Beli.. bilmek ne gözümle gördüm. Babam olacak o vahşi Mahmut Efendi’yi bizim konakta ahırın yanında göğsünden hançerledi. Subaşı dahi yanındaydı. Ben Piç Serdarlaydım.”

“O kim?” diye sordu Kadı.

“Bizim seyis..” diye cevapladı utanarak Şeref. Onun odasından her şeyi gördük. O dahi şahitlik yapar.”

“Niye öldürdü baban Mahmut efendiyi.. bir fikrin var mı?” Şeref dudak büktü. Omuzlarını kaldırdı.

“Valla orasını bilemem.. ama dürüst bir insan babam denen o vahşinin yaptıklarına göz yummazdı. Babam da her türlü pislik vardır. Eşraftan ileri gelenlerin zulümlerine, talanlarına göz yumar hatta yardım eder.  Mesela Sarı Fuat tutup kizir deresinin akar yerini değiştirdi. Sel yaptı diye de yalan söyledi. Babam da bu yalanı essah kabul etti. Ki yapılan edilenlerin hepsinden de haberi vardı. Kaç kez benim yanında konuşup durdular. Payitahta göndermesi gereken vergileri çaldılar.. ne bileyim.. daha neler neler.. Mahmut Efendi de bunları tespit edip payitahta bildirmeye kalktı. Babam olacak o vahşi Mahmut efendinin yakasına yapışmış “bu yalanları hangi yüzle payitahta bildirmeye kalkarsın.. peşiman ederim seni!” diye bas bas bağırıyordu. Onların bağırtılarına Seyis Serdar idareyi söndürdü. Pencere kenarına pusup olan-biteni seyrettik.”

Kadı Cemalettin, “Peki böyle olduğuna şehadet eder misin?” diye sordu Şeref’e. Şeref diz çöküp, “Her zaman her yerde kelam-ı kadim üzerine yemin ederim.. dediydim ya Serdar dahi şehadet eder.”

“Mevzu vuzuha kavuşmuştur!” dedi Kadı. “Bak Şeref oğlum sen bu çirkinliklere kızmış öfkelenmişsin.. ama benimle Sancağa gelmelisin. Seyfiye’de baban aleyhine şahitlik yapmalısın ki bu zulümler son bulsun! Babanın zulmü sürsün ister misin?”

Şeref başını hayır anlamında salladı. Kiziroğlu’na baktı.

“Başka bir çaresi yok mu?” dedi yalvarmaklı.

“Yok” dedi kadı. “Seyis’in şahitlik yapıp yapmayacağı belli değil. Bakarsın korkudan yapmaz. Hem seyfiyede senin şahitliğin onunkinden daha muteberdir.” 

“Ağam sen ne dersin?” diye sordu Kiziroğlu’na.

Kiziroğlu, “Kadı efendi doğru söyler be Beyoğlu!” diye cevapladı Şeref’i.

Şeref boynunu büktü:

“Madem öyledir.. benim de tuzum olsun bu pisliği temizlemede.” dedi.

Kadı, Kiziroğlu’na dönerek sordu:

“Bu epey bir zaman alır. Önce Seyfiyedekileri yanımıza çekeceğim. Bu hemen olmaz. Bir Bey’i dava etmek zordur. Ama en kısa zamanda halledeceğim. Şeref’in de yardımıyla bu işi oldu bil. Ve bize süre ver.. ağalarla elinden geldiğince dalaşma. Şu işi hale yola koyalım.. sonra da ağalardan hesap sorarız.. ne dersin?”

Kiziroğlu, Hüsam Dayıya, Şehmuz’a baktı. Tok bir sesle:

“Dediğin gibi olsun Kadı Efendi. Ama bilesin ağalar rahat durmaz. İşte bodur itinin yaptıklarını gördün.. Sarı Fuat dersen ha keza.. onlar benimle, köylü ile rençperle esnafla uğraşmadıkça ben dahi onlara bulaşmam. Ama bir tek falso görürsem intikamımız acı olur.. dava mava bilmem.. beklemem..”dedi.

“Ya Bodur ne olacak? Onu da katacak mısın yanımıza?”

“Onu gözden çıkardılar ki eli kolu bağlı bize teslim ettiler. O anamın katilidir. Kısas yapılacak..” dedi Kiziroğlu.

Kadı başını salladı:

“Haklısın.. benim önüme gelse be dahi kısas derim.. ama benimki mahkeme olur.. senin ki dediğin gibi intikam olur.. gel inat etme Bodur’u da kat yanıma.”

Konuşurken Şehmuz’un yumruklarını sıktığını gördü. İçlerinde bir Hüsam Dayı sakindi. Kendisine hak verir bir hali vardı.

“Yanlış mıyım Hüsam dayı?” dedi. Hüsam dayı başını salladı.

“Değilsin!” dedi. “Değilsin.. ama razı olmasam da olması gereken Kiziroğlu’nun dediğidir. Böyle olmalıdır. Böyle olacaktır. Say ki burada kuruldu mahkeme. Benim reyim de kısastan yana. Kısastan yana ve fakat senin huzurunda. Gel burada kuralım mahkemeyi.. seyfiyedekilerden daha adil olacağımıza şerefim üzerine yemin ederim.”

Kadı Hüsam Dayı’nın teklifine başını olmaz anlamında salladı.

“Olmaz Hüsam Dayı.. mahkeme dağlarda kurulmaz.. biz yola çıkalım artık!” dedi, mağaranın çıkışına doğru yürüdü. Şehmuz onlardan önce çıkıp atları hazırladı. Kadı ve Şeref’i atlarına bindirip yola koyuldular.

Bodur Hamza’yı kapattıkları mağaradan çıkarıp sürüye sürüye Kiziroğlu’nun karşısına çıkardılar. Beti benzi atmış, perişan bir halde Kiziroğlu’nun ayakları dibinde düşmüştü Bodur.

Çaresizlik insanı pervasız yapar. Bodur da bütün perişanlığına rağmen pervasız küstah bir tavır takınmış etrafındaki insanları küçümser bir eda ile gülüyordu. Dizleri üzerinde doğruldu. Kendisine öfke ile tiksinti ile bakan Kiziroğlu’na soluk soluğa:

“He nihayet yüz yüze geldik be eşkıya.. artık kozumuzu paylaşabiliriz.” dedi.

Kiziroğlu’nun sargılı kolu içine bir umut salmıştı. Belki de mertlik ayağına kendisiyle vuruşmaya razı gelirdi. Gerçi yaşça kendisine denk değildiyse de tek kollu bir adamı da -bu Kiziroğlu olsa bile- haklayacak güçteydi. Bu vehimlerle:

“Ne o Beyimiz ben gibi bir yaşlıyla vuruşmayı göze alamıyor mu? Hani yiğitlik türkülerine sarılan Kiziroğlu? Nerede.. söyle şu hırpani vahşi adamlarına versinler bir kılıç vuruşalım.. seni haklasam bile beni yardan aşağı atabilirler.. ama gözüm arkada gitmez!”dedi.

Kiziroğlu haline acıyordu Bodur’un. Ölüm korkusunun aklını başından aldığı her halinden belliydi. Şuursuzca sözlerdi söyledikleri.

“Bire namert!” dedi Kiziroğlu “Sen kılıç tutabilir misin ki? Yanında çomarların yok.. karşında da kanayaklı yok.. özür dileyip af isteyeceğine hala köpeklik edersin!” karşılığını verdi.

Bodur daha bir diri duruyordu.

“Öyledir.. bak işte yanımda çomarlarım yok.. yalnızım.. karşımda da yiğit olduğu söylenen, mertliği güya dillerde dolanan Kiziroğlu var.. eh.. hadi öyle ise.”

Kiziroğlu’nun yarenleri öfke ile dolup taşmıştı. Hüsam dayı “Daha ne söyletirsiniz bu soysuzu atın yardan aşağı olsun bitsin!” diye öfkeyle konuştu. Şehmuz Bodur’u bir köpeğin ensesinden tutar gibi tutup kaldırdı. Bodurun ayakları yerden kesilmişti. Korkmuş bir kedi gibi ciyakladı.

Kiziroğlu, “Durun.. Şehmuz bırak o iti yere.. verin bakalım eline bir kılıç. Kılıç tutabiliyor muymuş görelim!” diye haykırdı.

Hüsam Dayı, Kiziroğluna baktı. Gözleri sargılı koluna baktı. Kiziroğlu kılıcı hep sağ eliyle tutardı. Oysa şimdi.
Konuşmadan başıyla “Olmaz!” dedi. Kiziroğlu gülmekle yetindi. Bodur’un eline boyu kadar bir kılıç tutuşturdular. Kiziroğlu kılıcı sol eline aldı. Şöyle bir salladı. Bodur’un karşısına dikildi. Bodur tir tir titriyordu. Var gücüyle hamle etti Kiziroğlu’na.

Kiziroğlu hafif yana yatıp kılıcını Bodur’un boynuna çaldı. Kellesi bir yana, bedeni bir yana düştü. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olup bitmişti. Hüsam Dayı diğerleri vuruşmanın bu kadar çabuk biteceğini düşünmemişlerdi. Hatta çekinceleri bile vardı. Kiziroğlu namının hakkını vermişti.

“Kaldırın şu pisliği dağımızı kirletmesin!” diye emir verdi. Şehmuz Bodur’un başını alıp yara doğru yürürken iki kişi de bedenini taşıyordu. Dünya bir pislikten, bir ahmaktan arınmıştı.


<<Önceki               Sonraki>>


Puran Tilmiz, 27.12.2013, Sonsuz Ark, Konuk Yazarlar




Seçkin Deniz Twitter Akışı