Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Hakîkat ancak, muhakkak ve sadece Kur’an’daydı. Kur’an ne mistikler gibi insanı sorumsuz görüyordu ne de salt akılcılar gibi sorumlulukların ölümle son bulduğunu söylüyordu. Kur’an, her fiil sahibinin fiillerinden doğacak olan mükafâtın ve cezânın hem ölümden önce hem de ölümden sonra hardal zerresince mahsup edileceğini açıkça izhar ediyordu."
Öleni sevdiklerinden dolayı ya da zorunlu karşılık ilkesi gereği taziyeye gelenlerin yüzlerindeki derin umutsuzluğu gördüğümde, hemen hepsinin ölüme karşı korkularının tetiklendiğini ve günahlarının ağırlığını daha çok hissettiklerini fark ettiğimi düşünmüştüm. Onları anlıyordum; hangimiz günahsızdık ki? Allah bizi bağışlamasa nasıl huzur bulabilirdik?
Nisâ Suresinin 110. ayeti parıldamıştı zihnimde. Keşke onlara da okuyabilseydim, keşke bu bilinç bütün Müslümanlara yayılabilseydi; her an bilebilseydi, düşünebilseydi insan... Allah, sonsuz merhamet sahibiydi:
"Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine (kendine) zulmeder, sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur."
İnsanlar sürekli aldanmışlardı; sarsılıp Allah’ın yolundan ayrılmışlar, sapa yollarda kaybolmuşlardı. Akıllarını kullandıklarını sanarak acılar içinde kıvranmışlardı. Akıllarından yorulmuşlar, akıldan uzağa kaçmışlardı. Bilmiyorlardı; zannediyorlardı. Zanları onları İblis’in ebediyet ağacına sürüklemişti.
İnsanlardan bazıları bazılarına itibar etmişlerdi, diğerleri, yani sonradan gelenler bu itibara hürmet edip geçmişi yüceltmişler ve atalarının dinini icat etmişlerdi. Bazıları ise yüceltilmiş her insanı akılsızların akılsızlığında eritmişti. İman edenler, iman ettiklerini söyleyen akılsızlar sebebiyle akılsız olarak tahkir edilmişlerdi, ama insan ‘gassal önünde bir meyyit’ değildi.
Süregelen insanlık tarihi boyunca öğütleyici/ öğretici akıl yürütme (tez-antitez-sentez) ve öğütleyici/ öğretici akıl dışılık (mistik hâller, keşifler, ilhâm) birer özgün yöntem ve yol olarak insanları iki şeyden-kendilerinden birine zorlamışlardı. Kitaplar yazılmıştı, meseller üretilmişti. Sohbet halkaları, tedrisat çemberlerine dönmüştü. Bu iki yolun yolcuları şehir şehir, belde belde gezerek insanlara öğütler vermişlerdi.
İlk yöntem/ yol insanları ferdî sorumluluklarını yüklenmeleri gerektiğine inandırmıştı; fiillerin, iyiye veya kötüye götüren unsurların insanın irâdî cetvellerinden pay aldığını söyleyerek, onları her şeyin insanın varlığıyla var olduğuna, diğer şeylerin ehemmiyetsiz olduğuna dair bir döngüye esir etmişti. Birinciler, akıllarını kullanarak ulaştıkları son noktada, insanın son bulmasıyla her şeyin son bulacağını söyleyerek, kendilerinden başka hiçbir güç tanımayarak her şeyden kendilerini sorumlu tutmuşlardı. Fakat bu sorumlulukları onlar ölünce bitiyordu.
Allah, bize anlatıyordu onları; En’am Suresinin 29. ayetinde belirtildiği gibi yeniden dirilmeye inanmıyorlardı:
“Derler ki: “Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz.”
Ve Muminun Suresinin 37. ayetinde, “Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz.” dediklerini haber veriyordu Allah.
Câsiye Suresinin 24. ayetinde, ahiret hayatını inkâr etmelerinin zandan başka bir şey olmadığını öğreniyorduk:
“Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.”
Yûnus Suresinin 7 ve 8. ayetleri de ahirete inanmayanlarla Allah’ın ayetlerinden habersiz olanları eşitliyordu:
“Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.”
İkinci yöntem/ yol insanları kainâtta devinen her şeye akıllarının ermeyeceğine, insanın bu devinimde bir hiç olduğuna inandırmıştı; fiillerin, iyiye veya kötüye götüren unsurların insanî değil ilâhî cetvellerden pay aldığını söylüyordu, onları kader denen içinden çıkılmaza mahkûm etmişti.
İkinciler, birer yaratılmış olarak, sorumlulukların tümünü perçemlerini elinde tutan güce yükleyerek sorumsuzluğu seçmişlerdi. Fakat bu sorumsuzluk, her şeyi yaratan mutlak güçle birleşmeyi gerektiriyordu. Aksi hâlde, Kâdir-î Mutlak, onları fiillerinden sorumlu tutacaktı.
Bakara suresinin 79. ayeti, yazdıkları kitapların yalanlarla dolu olduğunu anlatacaktı bize:
“Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!”
Bakara suresinin 181. ayeti de herkesin yaptıklarından sorumlu tutulacağını vurguluyordu:
“Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.”
Oysa hakîkat her iki yolda da değildi..
Peki, hakîkat neredeydi?
Hakîkat ancak, muhakkak ve sadece Kur’an’daydı. Kur’an ne mistikler gibi insanı sorumsuz görüyordu ne de salt akılcılar gibi sorumlulukların ölümle son bulduğunu söylüyordu. Kur’an, her fiil sahibinin fiillerinden doğacak olan mükafâtın ve cezânın hem ölümden önce hem de ölümden sonra hardal zerresince mahsup edileceğini açıkça izhar ediyordu.
“Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” diyordu Yunus suresinin 64. ayeti
Zümer suresinin 26. ayeti yalancıların, insanları doğru yoldan saptıranların başına gelenleri ve gelecek olanları haber veriyordu mesela:
“Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”
Her varlığın perçemini elinde bulunduran Allah, her varlığa hükmeden ‘Tek Mutlak Güç’ olduğunu, aynı zamanda iyi ve kötü ile sınanan insanın fiillerinde hür olduğunu ve bu hürriyete binaen hesaba çekileceğini söylüyordu. Kaderi ihdas edip, insandaki iradî sorumluluğu kadere yükleyen mistiklere ise, çarpıcı hakîkati inkâr edemeyecekleri bir açıklıkla beyan ediyordu Bakara suresinin 286.ayetinde:
“Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”
Salt akılcıların ve mistiklerin öğütlerine karşı, insana asla yanılmayacağı ölçüler veriyordu Allah. Hiçbir şekilde yanılgıya düşmeyeceği esas cetveli hiçbir şüphe içermeyecek şekilde tek tek ve her seferinde defalarca örnekler vererek insana hakîkati öğretiyordu. Öğütlerin en güzelini, akıl sahiplerinin dikkatine indirmişti. Aklı, hakîkatle kullanılabilir olduğu vakit insanı kurtuluşa götüren bir sistem olarak bahşetmişti.
Sâd suresinin 29. ayeti, neden Kur’an sorusunun açık cevabını veriyordu idrak edenler için:
“Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
Ârâf suresinin 169, Hûd suresinin 51, Yusuf suresinin 109, Muminun suresinin 80, Kasas suresinin 60, Enâm suresinin 32, Yunus suresinin 16, Enbiya suresinin 67, Saffât suresinin 138. ayetlerinde, “Hâlâ akletmeyecek misiniz?” diye soruyordu, sorumlu tuttuğu/tutacağı insana.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
