Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
‘İnsanın en büyük baş belası aklıdır’ demek istiyordum kimi zaman, ancak insanı insan yapan da aklıydı; akıl, insana verilen bir sınanma aracıydı, belki de sınanmanın mümkün olmasını sağlayan en büyük nimetti.
Nefsin doğası ile aklın doğası arasında çok boyutlu bir bağ vardı; ikisi de birbirini denetleyen ya da kışkırtan niteliklere sahipti. Şeytan bütün oyunlarını aklı ve nefsi kullanarak oynuyordu, amacına ulaşması için önündeki tek engel, Allah’a verdiği sözü idrak eden ve hem akla hem de nefse hükmeden iradeydi.
İradesini Allah’a verdiği sözü tutmak için kullanmalıydı, varoluşuna saygı duymalıydı insan; kendisine doğuştan verilmiş bir nitelikti çünkü saygı, büyüdükçe onu ya arttırıyor ya da azaltıyordu. Psikoloji ve Psikiyatri kendisine saygısını yitirmiş, Allah’a verdiği sözü tutmayan insanları iyileştirmeye çalışıyordu umutsuzca.
“İnsan aklı, yine dışarıdan bir müdahaleye muhataptı; teknik sorun sürüyordu; nefsin ve İblis'in fısıltıları, Kilise’nin, Havra’nın ve Câmi’nin duvarlarında gezindikleri gibi karanlık Localar’ın karanlık koridorlarında zengin dokunuşlarla büyüyorlardı.” diyordu ‘Ateş yazarı’. “ İnsan aklı, Allah’ı tek düşmanı ilan ederek kendisini laboratuvarların sentetik kokularla dolu atmosferine mahkûm etti.”
Peki bunu nasıl yaptı? Kuşkusuz Kabala’nın bir tasarımı olan materyalist felsefenin Batı’da açtığı ve adını, gerçeği çarpıtarak ‘pozitivizm’ koyduğu ‘bilimsel’ alanda çalışarak ve insan ruhunda negatif sanrılar inşâ ederek yaptı:
“Veremden ölen sevgilisini insanlığın sembolü ve temsilcisi sayıp ona ‘ulu varlık’ adını veren Auguste Comte’un kuruculuğunu üstlendiği Pozitif Din/ İnsanlık Dini, insanlık tarihini üç temel aşamaya ayırarak insan aklını ikna etmeyi tasarlamıştı; teolojik ya da hayalî durum, metafizik ya da soyut durum, pozitivist ya da bilimsel durum… Pozitivist/ bilimsel durum sonraki çağların aklı yücelten son durumu olacaktır.
Kendisi de kurduğu dinin peygamberi olarak Rus Çarı’na ve Osmanlı Sadrazamı’na mektup yazarak onları bu dine davet eden Comte, Şeytan yerine Napolyon'a lanet etmeyi vaazlarına konu edinen bir taklitçiden başka bir şey değildir. Zihinsel çöküntülerle ve his dalgalanmalarıyla dolu hayatı, kurduğu pozitif sisteme tamamıyla ters, mistik ve metafizik değişkenlerin egemenliğinde sona erer. İnsan aklı, yine nefsin ve İblis’in fısıltılarına yenilmiştir.”
Auguste Comte’un mason olduğuna dair bir bilgi yoktu, düşüncelerinde ve insanlık dini anlayışında Benjamin Franklin gibi masonlardan ve benzeri ideolojik akımlardan ilham almıştı ve on dokuzuncu yüzyılda Fransa'daki bazı mason locaları Comte'un pozitivist fikirlerinden etkilenmişlerdi.
Elbette insan aklına müdahaleler bir tek kişi tarafından yapılmıyordu.
“Comte’a göre daha rasyonel bir bakış açısına sahip olan Saint-Simon ise düşüncelerinin çok sonra yirminci yüzyılda, teknik sorunlarla boğuşan insan aklının en büyük yanılgısını hazırladığını göremeyecekti.” diyordu ‘Bekçi’. “Fransız Devrimi’nin mutluluk getirmediğini, evrensel insan haklarının ilanının aşağı sınıfların cehaletini ve yoksulluğunu ortadan kaldırmadığını söyleyen, toplumdaki tüm insanların mutluluğunun yeni bir toplumsal düzenlemeyle, sosyal reformla sağlanabileceğini iddia eden Saint-Simon, toplumda gerçekleştirilecek reformun toplumsal yasaların bilgisine dayandığını ve bunun bilimlerde de bir reformu gerektirdiğini düşünmüştü.”
İnsanın Allah’a karşı tutumlarında yasalar tuhaf bir şekilde sürekli değiştirilen şeylerdi:
“Saint-Simon haklıydı. Kilise’nin ve Havra’nın insan aklının uzağında konumlanan yasaları, haksızca sahte kodlarla ilahî formlarda görünüyorlardı ve Fransız devrimi Kilise’nin gücünü kıracak yasalar üretememişti. Toplumsal değişim ve düzenin yasalarının pozitivizmin marifetiyle bulunabileceğini düşünüyordu.
Sonraki yüz elli yıl boyunca Saint-Simon’un fikirleri sistematik bir şekilde somutlaştırıldı ve pozitivizm insanlık tarihinin başat, görkemli eserlerini verdi. Buharlı makineler, elektrikli makinelerle yer değiştirirken, pozitivizm geçmiş binlerce yılın ayrımlarını altüst etti. Metafizik, fizik sınırları geliştikçe daraldı. İnsan aklı, evrenin bilinmezlerini keşfettikçe reddedilen bir ‘Tasarımcı Tanrı’nın varlığını gözlemledi.
Gelişen teknoloji, elektronik ve uzay çağlarını ürettiğinde artık bilgi form değiştirmişti. Çok Tanrıcılık/ Kölelik, Teizm/ Feodalizm ve Pozitivizm/ Endüstriyalizm evrelerinde kasılmaya bırakılan kusurlu insan aklı, bu üç evreyi yeniden diriltip sürekli devinen ve zaman zaman pozitivist-ateist-teist kölelerin ürettiği feodal endüstrilerde insanları tanrılaştıran karma ve sonsuz bir evre başlattı.
Pozitivist-ateist-teist insan aklı, aklının perdelediği teknik bir sorundan üreyen bir akıldı. Bu aklın, Allah’ın kullanmayı önerdiği saf akıl olmadığı, o aklın ürettiği vahşet ortaya çıktığında kanıtlanmıştı. Fakat feodal endüstriler bu hastalıklı, kusurlu aklı değerli bulan milyarlarca köle insan üretmeye devam ettiler.”
Kölelik nihâî bir sonuç değildi; çok daha basit ayrıntılara sahip bir insanlık tablosu düşmüştü aklıma. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yayınlanan veriler, dünya genelinde bir milyardan fazla insanın zihinsel bozukluklarla boğuştuğunu gösteriyordu; bu hastalıklı ve kusurlu pozitivist aklın iki yüz elli yıl boyunca çizdiği büyük ve basit bir resimdi.
Anksiyete ve depresyon, küresel ekonomiye her yıl yaklaşık bir trilyon dolar maliyet getiriyordu ve yarım milyar insan anksiyete bozukluklarıyla yaşıyordu; bunların arasında yüz elli milyona yakın çocuk ve ergen de vardı. İntihar, dünya genelinde 15-29 yaş arasındaki gençlerin ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı almıştı; Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre ise yılda yaklaşık yedi yüz binden fazla kişi intihar ediyordu.
Bir taziye boyunca düşündüklerim, insanlık için kurulması gereken büyük taziye evinde tartışılacak şeylerdi; fakat dünyaya düzen getirdiklerini iddia eden Samirîler insanların bunu tartışmasına izin vermeyecek bir sistem üretmişlerdi. İnsanlar öldürülüyorlardı; hayvanlardan daha kötü bir şekilde ölüyorlardı üstelik. Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü gibi Samirilerin kurduğu sistemin araçları, istatistik yayınlarken de bir çözüm aramıyorlardı, yaptıkları şey, Satanizmin ölçülebilir zaferini belgelemekti.
Ağustos sıcağının taziyeye gelenleri terlettiğini görüyordum; yüzlerindeki bıkkınlığın ölüme olduğu kadar hayata dair olduğunun da farkındaydım. Gecekonduların duvarlarına çakılmış dış üniteleriyle klimalar her yerdeydi, ama sokak sıcaktı.
Bu sıradan insanları suçlayamazdı hiç kimse; yoksulluklarını, hayata tutunma çabalarını görüyordum. Kendilerinden umudu kesmişlerdi, çocuklarının geleceğine de umutla bakamaz haldeydiler. İki yüzyıldır tepelerine çöken, hayatlarını ve mallarını istediği gibi çekip alan Samirîlerin yönettiği devlet, Erdoğan’la devrilmişti, ama henüz kurulan yeni devlet sıradan insanlara umut verecek kadar güçlenmemişti.
Bütün sorumluluk insanlara düşüyordu, sıradan ya da değil; onların oyları çok değerliydi her zaman, belki de tarihte olmadığı kadar değerliydi şimdi. Çünkü yapılan her şeyin faili insandı, kışkırtan Şeytan da olsa.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
