8 Ağustos 2026 Cumartesi

SA12103/SD3861: Sıkıntı (Roman); 15. Bölüm-Hava 25

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Yaratılmış olmak aşağılanmak olarak algılandığına ve istenmediğine göre, insan, yaratılmasını ve Allah tarafından bütün varlıklara üstün kılınmasını istemeyen Şeytan’ın istediği gibi düşünüyor demekti. İşte en büyük tehlike buydu."


Toplantımız sona ermişti. Üçüne de teşekkür ettim. Kahvelerimizi bitirdik ve ikindi namazını eda etmek için mescide doğru sohbet ederek yürüdük. Kolağası birazdan havaalanına gidecek ve Fırtına’yı alacaktı.

Namazdan sonra akşamki toplantı için bir buçuk veya iki saatlik zamanımın kaldığını fark ettim. İçimi kaplayan bir ferahlıkla odama döndüm. Yirmi iki günlük serüveni nihayet içimden dışarıya doğru taşımayı başarabilmiştim. Genç arkadaşlarım bütünüyle olmasa da sonuç olarak insanlığın karşısındaki tehditleri net bir şekilde görebilmişlerdi.

‘Sıkıntı’ da her ân yazılmalıydı. Romanı yazarken şeylerin birbirleri ile ilişkilerine bakmak ve bu ilişkileri görmek o kadar çok yoğun konsantrasyon gerektiriyordu ki kimi zaman her şeyin üzerinden atlayasım geliyordu, ancak yarı kontrollü zihinsel akışın işin üstesinden kolaylıkla geldiğini görünce yazmaya devam ediyordum.

Biraz var oluşla ilgili tartışmalara bakmak gerekiyor diye düşünüyordum. İçi geçmiş, hatta kokuşmuş, insanları düşünmekten nefret ettiren ve paranoid şizofreni dışında hiçbir şey üretmeyen felsefî tartışmalar değildi kastettiklerim; insanın, zaman zaman içine fısıldayan seslerin etkisinde kalarak ve bazen korkarak, bazen de sonsuz bir isyan duygusuyla içinde yaşadığı tartışmalardı.

Her insanın içine girip bu tartışmalara tanık olmaya gerek olduğunu da düşünmüyordum, çünkü yapısal olarak insan için geçerli ve olağan tartışmalardı bunlar; belirli dönemlerde ve belirsiz yoğunlukta kafalarının içinde yaşanıyorlardı insanların. 

Olan biten her şeyi zaten biliyordu herkes, başkasının iç tartışmalarına tanık olmaya da ihtiyacı yoktu.

'Belirli dönemler' demek gerekiyordu, çünkü bu tür iç tartışmalar, genellikle insan mutsuz, huzursuz ve çaresiz kaldığı zamanlarda ortaya çıkıyordu; bu dönemlerin 'belirsiz yoğunlukta' olması da insanın yaşadığı tartışmaların zihninde ne kadar yer ve zaman işgal ettiğini fark edemiyor oluşundandı.

Var oluşla ilgili tartışmalara giren insanın hangi dinden olduğunun hiçbir önemi yoktu; eğer bir yaratıcıya inanıyorsa, onu hiç görmediği için boşluğa, sonsuzluğa doğru isyankâr bir dille seslenerek, ‘Beni neden yarattın?’ diye sorduğu zamanlara dikkat kesilmek gerekiyordu.

Bu anlarda insanın yaşadığı sıkışmayı sağlayan her şey, o iç tartışmaların hem sonucu hem de nedeniydi; paradoksal, yani döngüsel bir tartışmalar evreninde buluyordu insan kendisini. Çok fazla çözümsüz kalınca o tartışmalardan zihnini çekip alıyordu bir süreliğine.

Eğer bir yaratıcıya inanmıyorsa işi çok daha zordu; herhangi birine ‘neden var olduğunu’ soramayacağı için, insanın yaşadığı şey döngüsel tartışmalardan daha çok içinden hiç çıkamadığı bir kaosa benziyordu.

Bir yaratıcıya inanmak, çaresizlikten ona sığınma imkânına da sahip olmasını sağlıyordu insanın; inanmamak da bu imkândan yoksun kalmasına neden oluyordu. Ancak var oluş tartışmalarının -bir yaratıcıya inanan bir insan için- tehlikeli aşamaları vardı, çünkü o insanın sorduğu sorunun çok ciddi sonuçları ortaya çıkabilirdi.

Müslümanlar için bu soru, Kur’an’da, Zâriyât Suresinin 56. ayetinde açık bir şekilde cevaplanmıştı. Ayet, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ubûdiyyet) etsinler diye yarattım.” Ya da, “Ben cinleri ve insanları bana kulluk etmeleri dışında (bir şey için) yaratmadım.” şeklinde çevrilebilirdi Arapça aslından. 

Ubûdiyyet, bütün ibadetleri de içeren, sonsuz itaati ve imanı çerçeveleyen kulluk anlamına geliyordu; Allah’ın yarattığı cinlerden ve insanlardan istediği tam olarak buydu.

Ve zaten tek yaratıcı olan Allah'ın, yarattığı varlıklardan dilediği her şeyi isteme hakkı vardı.

Ne yazık ki Allah’ın verdiği bu cevap, bir insanın -Müslüman da olsa- girdiği iç tartışmalarında yeterince ikna edici olmuyordu nedense... aksine paradoksal, yani döngüsel tartışmalar evrenine akıyor ve şöyle diyordu insan:

“Eğer beni yaratmasaydın, ben böyle bir zorunlulukla yaşamayacaktım; yaptığım, yapıyor olduğum ve yapacağım hiçbir şey için sorumlu tutulmayacak, dünyadaki yaşadığım acılara ek olarak cennet ve cehennem gibi iki seçenekle karşı karşıya kalmayacaktım.’

Var oluşla ilgili bu büyük tartışma, bana göre, insanın dünyadaki ilk varoluşundan beri sürüyordu, dünyadaki hayat sona erene kadar yaratılacak olan her insan için de sürmeye devam edecekti.

Oysa bahse konu ayet, bir yaratıcının yarattığı varlıklardan istediği şeyleri net bir şekilde açıklıyordu, yaratılan varlığın bunu sorgulaması ya da reddetmesi bir anlam taşımıyordu. 

Bu sorgulama o varlığın -insanın- Allah’a kulluk dışında, yani yaratılış amacı dışında başka bir şeyle meşgul olduğunu, kendisini yaratanı sorguladığını gösteriyordu; insanın Allah’ın ‘yaratıcı tanrı’ olmasına itiraz ettiğini kanıtlıyordu.

Yaratıcı Tanrı’ya itiraz etmek insana hiçbir şey kazandırmadığı gibi, yaptıklarını, yapıyor olduklarını ve yapacaklarını da engellemeyecekti.

Bu anlamsız iç tartışmalar, ubûdiyyet çerçevesinde değildi, aksine tam olarak ubûdiyyete isyandı. Allah’a ortak koşmaya (başka tanrı arayışına çıkmaya) ya da onu reddetmeye doğru sürüklenerek şeytanî zeminde düşünmeye ikna olmak ve Allah’a verdiği sözden dönerek fıtratına ihanet etmek demekti.

Oyda insan yaratılmasaydı böyle bir soruyu da soramayacaktı. Yaratılmış olması onun var oluşla ilgili sorularını doğurduğu gibi, yaratılma şerefinin kendisine bahşedildiğini de gösteriyordu.

Sonuç olarak, yaratılmış olmak aşağılanmak olarak algılandığına ve istenmediğine göre, insan, yaratılmasını ve Allah tarafından bütün varlıklara üstün kılınmasını istemeyen Şeytan’ın istediği gibi düşünüyor demekti. İşte en büyük tehlike buydu.

İnsanı yaratan Allah, vahiylerle ve elçiler aracılığı ile gönderdiği ilahi kitaplarla insanın yaşadığı hayatı her açıdan kendi yararına düzenlemesini istemişti; ona aklını kullanarak hayatı boyunca faydalanacağı bir kılavuz vermişti. Hata yapsa da hatasından dolayı af dileme hakkı bağışlamış, onu sonsuz merhametiyle kuşatmıştı.

Allah, kendisinden başka bir tanrı olmadığına inanan insanın hatalarını azaltmasına da yardım ediyordu. Bu kadar açık ve anlaşılır, üstelik yerine getirilmesi çok kolay bir şart için Allah’ı ‘Beni neden yarattın?’ diye sorgulamak anlaşılabilir, ancak kabul edilebilir nedenlere sahip değildi.

Yaratıcısına meydan okuyan bir insan, her şeyden önce diğer bütün varlıklardan üstün olma hakkını yitiriyordu. Bundan dolayı bu türden var oluş tartışmalarında döngüsel sonuçlara ulaşanları anlayamıyordum. 

Yaratılmış olan bir insanın, ‘Ben neden yaratıldım?’ diye sorması ve verilmiş açık cevabı ikna edici bulmaması gerçekten çok şaşırtıcıydı. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[24.07.2026, 15/51 (1147)]


Seçkin Deniz, 08.08.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

  

Seçkin Deniz Twitter Akışı