23 Eylül 2013 Pazartesi

SA422/SD63: "batılı arayışlar, değerler sistemi eleştirisi" / 05.07.2007/ 599. patika


...batı medeniyeti ve kültürü ile yetiştirilmiş olan insan, kendi temel değerlerini 'dışlanma riski' dolayısıyla açıkça sorgulamaktan kaçınır...
...sorgulamanın doğrudan fark edilmemesi için de, kendi kültürü ve medeniyeti dışındaki öğreti ve düşünce sistemlerine ilgi duyarak yeni 'dinginlik araçları' arar...
...orta doğu ve doğu kültürü, hıristiyan batı için daima câzip ve gizemli bir form taşıdığı içindir, ki; batı insanı, eski dünyanın ruha hitabeden eski değerlerini ,kendi kültürel değerlerine entegre ederek yeni bir üst değerler mozayiği oluşturmaya kalkar...

SA421/KY1-CÇ56: Hira /Roman - 1/3

Bir felaket erişmediyse henüz size, bir tufan vurmadıysa sizi henüz, bir çığlık yakalamadıysa ansızın uyur uykunuzda, bilin ki;Mesih’in muştuladığı gelecektir. Gelmesi yakındır!”

 
-3-
610 yılının Ağustos ayıydı. Kırk yaşlarında bir adam kenti arkasında bırakmış çölün içinden, sesini duyduğu, çağrısını işittiği Nurdağı’na doğru emin adımlarla yürüyordu. Ukaz panayırında devesinin üstünde yaşlıca bir adamın sesleri çınlıyordu kulağında. Yaşlı adamın kızıl devesinin etrafını çevirmiş birkaç kişiden biriydi Emin olan. Pür dikkat dinliyordu. O yaşlı adam tıpkı içindeki sesti. O yaşlı adam,  içinde dile gelenleri dışarı aksettirendi sanki.

“Dinleyin, Ey Mekkeliler! Ey Yesribliler! Ey Taifliler! Ey Yemenliler! Ey Necidliler! Ey çölün dört bir yanından, dört bir yöresinden gelenler dinleyin! Bu sesime kulak verin ki sizden öncekiler gibi siz de öleceksiniz. Siz de yapıp ettiklerinizden sorulacaksınız. Ey Kureyş’in uluları yetmedi mi ezdiğiniz yoksulları? Yetmedi mi haramiliğiniz? Bilin ki kendi yükünü başkasına yükleyen melundur!"

22 Eylül 2013 Pazar

SA420/AyS14: Belçika’da Şeytan Çağı: Vrijheid of İslam? Durven Kiezen!

Şeytan'ın Sesi: "Özgürlük ya da İslam? Seçmek için cesaret gerek!"


Belçika’da Flaman ırkçılar cinsel tacizlerle etkisini yitiren kilisenin yokluğunda Belçika ve Avrupa’daki Müslümanların hayatlarında ısrarlı belirtiler gösteren İslâm’a karşı açık bir düşmanlık kampanyası başlatmışlar. Garip ve çirkin bir kampanya bu.

Cinsel özgürlük fraktallarına monte edilmiş bir özgürlüğü seçmek ya da İslâm’ın korkunç(!) özgürlük kısıtlamalarına mahkum olmak; Belçikalıları ve genelde Avrupalıları bir İslâm karşıtlığına zorlamak. Ve bu kampanyayı cinsel özgürlüğün sınırlarının bulunmadığı bir kıtada, cinsel özgürlüğün tehdit altında olduğunu iddia ederek sürdürüyorlar.

SA419/KhB24: Haberci

 (Bir şiir durur bir şiirin ruhunda)
(Bir şiir işler gergefi, bir şiirin bitmeyen ruhunda)
(…)
Git, ona öyle söyle
Yaprakları dökülmüş o ağaçların altında
O kuru, o ayaz gündüzün ortasında
Karşısına çıktığım andan bu yana
Sabahlar soğuk,
İçim titremiyor, gözüm seğirmiyor…

21 Eylül 2013 Cumartesi

SA418/DT20: Mahallelerimiz Karışmış

“Kıyafet önemli midir? Önemlidir elbette. Önemli olmasaydı koskoca devlet bütün kurumlarıyla kıyafetlerle uğraşır mıydı?”


Biraz geçmişe uzandım bugün. Düşündüm, insanları izledim. Çok değil, çeyrek asır geçti aradan; ama o kadar çok kendimizden, kendimize benzemekten uzaklaştık ki. 90’lı yıllarda soykırıma uğrayan Müslüman Boşnakları televizyondan izlediğimizde, tuhaf tuhaf bakardık. Müslüman Boşnak kadınlar kılıkları ve kıyafetleri ile diğer Avrupalılardan hiç de farklı değillerdi. Müslüman deyince insan daha başka kıyafetler bekliyor. O kadar çok benzeşmiş olmalarına rağmen, onların Müslüman olduklarını biliyorlardı soykırımcı Sırplar. Demek kıyafet değişince din değişmiyordu.

20 Eylül 2013 Cuma

SA417/ME23: “Öfkeni Yen, Kusurları Bağışla ve İyilik Yap!”

"Din bu değil, güzel ahlak bu değil. Bir sürü şüpheyle dolmamalı Müslümanların düşünceleri."


Câmi’den çıktı. Yürüdü ve evine gitti. Karısı yemek hazırlamıştı. Sözleşmişlerdi, Cuma’dan sonra yiyeceklerdi. Sofraya oturdu. Karısı son eksiklikleri tamamlayıp sofraya oturduğunda adam yerinde kımıldadı ve konuştu:

“Sana bugün Cuma Namazı’nda yaşadıklarımı anlatmamı ister misin, Hanım?”

Karısı meraklı gözlerle kocasına baktı:

SA416/KY1-CÇ55: Hira / Roman - 1/2

Renginden ötürü kırbaçlananların iniltileri, cinsiyetinden ötürü horlananların haykırışlarıydı içindeki yangını körükleyen.”

-2-
610 yılının Ağustos ayıydı. 40 yaşlarında bir adam bir dağa doğru yürüyordu. Daha öncede gitmişti o dağa. Dağı tırmanmış, dağın ev sahipliği yaptığı Hira’da gecelemişti. Dıştaki sesleri boğmadan içindeki sese, seslere kulak vermişti. Nurdağı, Hira bu gizemli konuğu geri çevirmemişti.

Gizemliydi bu konuk. İçinde yankılanan sesler kendisi için değildi. İçi kendisi için dile gelmiyordu. Gözyaşları kendisi için akmıyordu. Dağı tırmanırken kendisi için atmıyordu adımlarını. Gizemliydi bu konuk. Salt insanların değil, salt hayvanların değil, dağın taşın, toprağın hakkını soruyordu. Hakkını arıyordu. Ne Nurdağı ne Hira böylesi bir konuk hiç ağırlamamıştı daha önce. Dağ ve Hira sevince boğulmuştu.

19 Eylül 2013 Perşembe

SA415/AŞ16: Karikatürün Gücü

“Her şey, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar şeffaf olmadı.”


Yavan, yaygın ve utanmaz bir psikolojik kekremsilik vardır ya hani. Herkes suçluyu tanır, ama yüzlerce sebep yüzünden susar, söylemez, o suça susarak ortak olur ve artık solunan hava çekilmez hâle gelir de bir tepki bekler ya insan. Salih Memecan’ın 18 Eylül günü Sabah Gazetesinde yayınlanan karikatürü, bu iğrenç havanın şişirdiği balonların tümünü işte öyle patlattı.

Karikatür ‘Eylemciler Arasında İş Bölümü’ başlığı altında sırtı dönük kovboy şapkalı birinin dört eylemciye görevlerini tek tek saymasını konu ediniyor: “Sen taş atacaksın, Sen molotof kokteyli, Sen barikat kuracaksın. Sen öleceksin!”

18 Eylül 2013 Çarşamba

SA414/KY1-CÇ54: Hira / Roman- 1. Bölüm

“Dalkavuklar Sana insan olmayı çok gördü.”

BÖLÜM BİR

-1-
Herkes anlattı Seni. Kimse anlatmadı Seni. Kimse anlatamadı Seni.

Kimi kendi çirkinliğini, kendi çirkefliğini, kendi çürümüşlüğünü, kendi aczini, kendi çaresizliğini, kendi zilletini, kendi duyarsızlığını, kendi eşkıyalığını, kendi sefilliğini, kendi yoksunluğunu, kendi vahşetini,  kendi hainliğini, kendi gaddarlığını, kendi zalimliğini Senin üzerinden saçtı yeryüzüne, Senin üzerinden serpti gökyüzüne. Dünya kirli olsun istediler. Dünya karanlık olsun dediler. Dünya çirkinliğe bulansın, çirkinlikte debelensin istediler. Dünya çürüsün. Dünya pis pis koksun istediler. Dünya kan revan olsun. Bağlar bahçeler kandan meyveye dursun istediler. Dünya acz içinde kıvransın diye uğraş verdiler. Acziyetten haz almayı seçtiler. Herkes aczin hazzıyla sarhoş olsun dilediler.

17 Eylül 2013 Salı

SA413/ÂA22: Esed’in Düşürülen Helikopteri, BGMK’daki İğrenç Tiyatro ve Türkiye

"Türkiye, kendisine mecbur olan bütün oyuncuları poker masasında bırakıp insanlığın yeni lideri olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor."


Putin gibi katil, entrikacı bir KGB ajanını, Obama’nın Suriye’ye askerî müdahale planlarını engellediği ve kendi planını dayattığı için ‘Dünya Lideri’ olarak öne çıkaran küresel medya, insanlığın yüz karası olmaya devam ederken, dünyanın az sayıdaki vicdanlı sesi artık ruhlarındaki ızdıraplarla meşgul. Aklın durduğu ve ikiye ayrıldığı bu çağ elbette geçecek; ama tarih asla bu vahşet konseptini es geçmeyecek.

Obama’nın saldırıyormuş, Putin’in kaçıyormuş gibi yaptığı, sonra Putin’in geri dönüp Doğu Akdeniz sularına 14’ten fazla, nükleer savaş başlığı dahil her türlü sofistike silahla yüklü destroyer ve denizaltı avcısı denizaltılarla dalmasından hemen sonra, Obama’nın 7 adet destroyerine ek olarak Almanya’nın, Fransa’nın, İtalya’nın, İngiltere ve Kanada’nın birer ikişer savaş gemisi Kıbrıs’ın Güney açıklarına demirledi. Kerry ağzından çok çalışıldığı belli olan ‘Esed kimyasal silahlarını teslim ederse…’ repliğini kaçırdı(!)

16 Eylül 2013 Pazartesi

SA412/SD62: "gözyaşı" / 11.07.2007/ 600. patika


...heyecanları vardır insanın...
...hedefleri, kurguları, bir de özellikleri...
...özellikleri doğuştan gelir ve biraz da toplum ona bir şeyler yükler...
...harcanacak emek ve zaman gerekir sonra...
...insan doludizgin koşar gider hedeflerinin peşinden...
...gün gelir; her şeyi sorgular acımaksızın...
...darbeler yemiştir, kullanılmıştır; kendisine ait olmayan hedefleri fark etmiştir; gereksiz yüklerini anlamaya başlamıştır...
...bazıları yoksuldur insanların, bazıları da varsıl...
...bazıları da arada bir yerdedirler...
...varsıllar yoksulların sırtlarına bir sürü yük yüklerler; onlar meşgul olsunlar ve sömürüldüklerini anlamasınlar diye...

SA411/KY1-CÇ53: Saffet; Onbirinci Olarak Çalınan Sözcüğüm

‘Şey’in, kendisi olarak günlere varmasını, günleri aşmasını sağlayandır saffet.”

Arınmaktır saffet. Arınmış olmaktır.

Arınmış olmanın bir gereği bir sonucudur saffet. Arı olmaya bitimsiz bir özlem duyabilenin şanındandır saffet. Her dem kendini yenilemektir saffet, yenilenmenin hazzını duyana, hazzını duyanlara ne mutlu.

Ne kutludur “bir gününü bir gününe eş tutmayan” olan. Bu yola baş koyan. Bu yolun her an her zaman açık olması için çırpınan ne kutlu kişidir. Saffetle iç içeolmanın bilinciyle soluk alan ne kutlu kişidir. Saffetle yoğrulmuş olmak ne kutlu bir iştir. Çün aldanmaya ve aldatmaya karşı bir settir saffet. Ne mutlu aldanmaya ve aldatmaya karşı set olana! Aldanmaya ve aldatmaya karşı set olmayı seçene ne mutlu!

15 Eylül 2013 Pazar

SA410/AŞ15: Felsefe’nin İçine Şeytan Kaçsa da

"Yaygaracı, maslahatçı, rekabetçi insan tiplerine ilahiyatçı, felsefeci, merdaneci, tekerlekçi falan demeyelim lütfen."


Simetri ne işe yarar? İnsan aynaya neden bakar? Gece ve gündüz neden vardır? Doğru ve yanlış; iyi ve kötü? Kötü bir adam, kötü bir kadın bunları neden sorsun ve düşünsün ki? Bu sorular iyi adamların sorularıdır ve iyi kadınların. Bu soruları sorunca iyi kalmaya devam ediyorlar mı, peki? Bilmem sanırım sınanmaktan kurtulmaları mümkün değil. Bana lazım olan iyilerin sordukları sorular, aradıkları cevaplardaki iyilik nedeni. Kötülerin sorularına ihtiyacım yok.

'Felsefe nedir?' sorusuna verdiğim cevap kırk beş dakika sürmüştü geçmiş bir zamanda. Cevabımı da bana o soruyu soran dört-beş gence şu soruyu sorarak tamamlamıştım: “ Evet, Felsefe nedir?” Bana soruyu sordukları anda her birine aynı soruyu yöneltmiş ve verdikleri cevaplarla ilgili boşlukları tek tek tutup onlara sormuştum. 

13 Eylül 2013 Cuma

SA409/AS38: Antik Eleklerle Originalité Arama Çelişkisi ve Kirli Maslahat Kaygısı

"Hakîkat’ın doyma noktaları, insanların üretim objeleri üzerinden yakaladıkları subjektif fikirlerin içinde değildir."


‘Orijinal Fikir-Farklı Kalıp’, çok çekici ve endeks belirleyici bir slogan. Öyle ki; bu sloganın üretim felsefesi, derin odaklarca fişlenme riskini göze alabilmiş olmayı da gerektiriyor. Düşünce üretiminde temel kaygının ‘originalité’ olması, diğer tüm maslahat kaygılarının bir tarafta tutuluyor olması anlamını da taşıyor. Yani; ‘Orijinal Fikir-Farklı Kalıp’ gibi yüksek bir eşik belirlendiğine göre, bu bakış korkusuzca, konu merkezli tahlilleri de kapsamalı.

***
Muhakkak ve mutlaka, her bir konu kendi hassas dengelerini hüviyetinde hâizdir. Fakat sorulması gereken soru, bu denge’nin doğal bir denge olup olmadığı, sorusudur. Eğer, kastettiğimiz dengeyi, çeşitli günlük kaygılardan müteşekkil bir konseptte oluşturmuşsak, bu denge yapay bir dengedir ve bu dengenin orijinal fikir ve farklı kalıp gibi bir hedef gözetmesi düşünülemez. İddianız yavan kalır. İnsanların bu denge için arayış içinde olduklarını düşünmeniz de bu anlamda yanlıştır; kapsayıcı ve çağırıcı değildir. İnsan, Originalité aradığı için buradadır. Dengelerin gözetilmiş endişelerle beslenmiş olması herhalde binlerce yıllık yazılı tarihte yeterince sık bulunmuş bir realitedir ve hakikaten Hakîkat arayışında sıkıcıdır.

SA408/KY1-CÇ52: Bukalemun Kundakçılar

“Alevlerle beslenir kundakçılar.  Alevdir yedikleri. Alevdir içtikleri.”


Söylüyorum size;  kundakçılar at koşturur oldu agoralarında kentlerin. Gayret etmekteler büyük bir açlıkla tutuşturmak için her hangi bir evi, her hangi bir sokağı, herhangi bir mahalleyi, herhangi bir kenti. Gözleri dönmüş.  

Bakışları ürkünç,  bakışları korkunç,  bakışları vahşi. Salyaları akıyor her birinin. Uluyorlar. Ulumaları işitiliyor dört bir yanında ülkemin. Ellerini ovuşturuyorlar ektiklerini gördükçe. Sevinçlerini gizlemez olmuşlar. Her bir eve düşen ateşle raks ediyorlar büyük bir coşkuyla. Saklama gereği bile duymuyorlar. Saklamaya, saklanmaya gerek görmüyorlar.

SA407/ KY5-PT3: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 1/3 : Kumpas

Kiziroğlu Mustafa Bey



-3-
Subaşı Macit, has odada sıkıntılı bir gece geçirdiği her halinden belli olan Rıfat Bey’in huzuruna çıktı.

“Beyim!” dedi. “Seyfiye huzurdadır; haber vereyim dedim” 

Subaşı’nın yakınına gelmesi için işaret etti. Yanına oturttu:

“Otur hele.. beklesinler.. Bak a Macit yiğidim.. görüyorsun kendi evimde bile fısıltıyla konuşur oldum.. bizim casustan bir işaret yok mu? Kimdir bu hain? Ben Kiziroğlu’nun atı tarafından uyarıldığına inanmıyorum.. bunu çevremizden biri, bizim toplantımızdan konuşmalarımızdan haberdar biri yaptı.  Hem hatırla bir değil iki değil bu.. o itin inine kaç kez baskın yaptıysak kimseyi bulamadığımız gibi pusuya düşen biz olduk.. aramızda bir hain var bunun başka bir izahı yok..”

11 Eylül 2013 Çarşamba

SA406/SD61: Eleştirel Bir Analiz; Bir Portre-Bir Kitap/ Prof. Seyyid Kutub - İslam'da Sosyal Adalet

"İhtiyaç kadar insanı zelil eden bir şey yoktur. Aç karın öyle ulvi mana falan tanımaz"
 Prof. Seyyid Kutub


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1949 yılında Mısır'da ilk Arapça orijinal baskısı, Cağaloğlu Yayınevi tarafından İstanbul'da 6 Şubat 1962'de ilk Türkçe baskısı, 1964'de ikinci baskısı ve 26 Haziran 1968 'de üçüncü baskısı yapılan kitabın 'Nâşir' tarafından yazılan Önsöz'ünden;

"Halbuki memleket evlâtlarına asgarî islâmî kültür bakımından bazı bilgilerin doğru, kısa ve metotlu olarak verilmesi de bir zarurettir. Bu ölçülerle İslâmiyyetin ibadet kısmına dair eserler varsa da İslâmın ictimâî ve ahlâkî vechesine müteallik maksadı temin edecek Türkçe eser bulunmamakta idi. Bu ihtiyâcı karşılamak gayesiyle, bu sahada yazılmış eserler içinde müstesna yeri bulunan Prof. Seyyid Kutub'un "İslâm'da İctimâî Adalet" adlı eserinin 1958 yılında Kahirede münteşir 5. baskısından metne tamamiyle sadık kalınarak tercüme edilen işbu kitabın ..."

10 Eylül 2013 Salı

SA405/AŞ14: Araba Belası Değil Usta Belası

"Arabası olan herkesin başı büyük belada…"


Güven duymak ne zormuş. Defalarca aldatılsanız da yine güven duymak istiyorsunuz. Müslüman mıyız, neyiz bilmiyorum ve güvenilir olup olmadığımızdan emin değilim. Ben kendi işimi eksiksiz yapmaya çalışırım; herkesten de öyle davranmasını beklerim.

Usta bana,”Arabanıza hiç bakmamışsınız!” dediğinde şaşkın şaşkın yüzüne baktım. Daha geçen yıl  eylülde bin liraya yakın masraf yapmıştım ve ‘arabanız on numara!’ demişlerdi bana. Aldatılmışım besbelli. 

SA404/KY4-FM3: Vahşetin Çağrısı

“Öylesine pervasız hem de.”


“Yurda ihtiyacı olan muhtaç aileleri kandırıp, beyin yıkama yurtlarında ve medeniyetten uzak evlerinizde örümcek beyinlerinizle, Anadolu’nun dört bir yanından gelen gençleri Amerikan hizmetindeki hareketinize katma özgürlüğünü engellediğimiz için özür dileriz. Ama herkese kötü bir haberimiz var, biz sizin özgürlük diye tariflediğiniz şeyi anlamayacağız. Demokratik kullar olmak yerine, sizin özgürlüğünüze düşman YURTTAŞ olmak istiyoruz!”

Bu bir bildiriymiş. Hem de anlı şanlı bir üniversitenin ‘Kolektifler’i adına kaleme alınmış bir bildiri. İnsanlık tarihinin ender gördüğü bildirilerden. Ben “vahşetin çağrısı” diyorum bildiri dedikleri bu itirafa. Vahşi bir ormandaki vahşi yaratıkların ulumasını andırıyor. Öylesine pervasız hem de.

SA403/KY1-CÇ51: Ferâgat; Onuncu Olarak Çalınan Sözcüğüm

Yaşanılası şeydir ferâgat, söylenilesi değil. Dile düşen değil; eylemle vücut bulandır.”


Erdemli bir toplumu oluşturan bireylerin en önde gelen bir değeridir ferâgat. Teslimiyetin biricik zirvesidir. Ferâgat sahibi, bilmez bencilliği. Bencillik ilişmemiştir yakasına. Kendisi için yaşayan değildir. Var olduğu için soluk almadığını bilendir.

Var olduğu için soluk alınmaması gerektiğini bilendir ferâgat sahibi. İdealleri için soluk alır. İdealleri içindir attığı her bir adım. Güne, günlere idealleri için açar gözlerini. Yürüyüşü idealleri içindir. Kalbi idealleri için çarpar.

Seçkin Deniz Twitter Akışı