Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Hayat sorgulanmayacak kadar çok karmaşık şeylerle dolu değildi; kötülüğe saplanmış olanları da bu anlamda da mazur göremiyordum. İyi olmak ve iyilik yapmak çok kolaydı, masrafsız ve zahmetsizdi."
Taziye yerine, yani eve vardığımızda yemek telaşına düşmüşlerdi ölünün ailesi ve yakınları; vakit öğleye yaklaşmıştı ve gelenlere yemek verilecekti. ‘Su alalım, Abi’ demişti Kardeşim, arabasını bir marketin önüne doğru sürerken. ‘Ne gerekiyorsa yap!’ demiştim ben ona. Kolilerle bardak su almıştı ikram için.
Çay, su neyse de yemek ikramı ters geliyordu bana; hem ölünün yakınlarına yüklenen ağır maliyet rahatsız ediciydi hem de taziye için gelenlerin orada yemek yemesi çok garipti. Bu kötü bir gelenekti. Oysa İslam’da gelenek olan taziye sahiplerini zora sokmak değil, onlara yardımda bulunmak ve o evde yemek yemek yerine o eve yemek götürmekten ibaretti.
Birçok ölü yakını, bazen bir hafta-on gün süren taziyelerde ve her gün yüzlerce kişiye öğle ve akşam yemeği ikram etmek zorunda kalıyor, ağır masraflar yüzünden belini doğrultamıyordu. Bu bir yana, ölünün akrabaları yemek için getirdikleri etleri ve diğer gıda maddelerini ya da katkıda bulundukları miktarda parayı övünerek anlatıyor, ölü yakınlarını minnet duymaya zorluyorlardı. Bu da yetmiyor, bir de kendi taziyeleri olduğunda da tıpkı düğünlerdeki takılar gibi aynı karşılığı bekliyorlardı. Oysa parası olan vardı, olmayan vardı; aynısını beklemek vicdana sığmazdı.
Şimdi taziyeler iki güne inmiş olsa da yine ilk gün öğle ve akşam yemekleri veriliyor, ikinci gün öğle yemeği verilirken akşamüzeri de eskiden kırkıncı günde okunan ‘Mevlid’ için gelenlere ayrıca yemek hazırlanıyordu. Bu nereden bakarsanız bakın dört kez yüzlerce kişiye yemek ikram etmek demekti ki yoksul ailelerin bu masrafı karşılama olasılığı yoktu. Doğal olarak borçlanıyorlardı. Yoksul olmayan ailelerde de karşılık beklentisi işi çığırından çıkarıyor, olayın saflığını zedeliyordu.
‘Mevlid’ ayrı bir garabetti; ‘Hoca’ diyerek getirdikleri kişi veya kişiler birkaç sure okuduktan sonra 'ilahî' adı altında içinde ‘hurîler’ geçen yarı Türkçe-Yarı Arapça ‘şarkılar’ söylüyorlardı. Gerilmiştim. Babam beni sakinleştirmeye çalışsa da İslam’da böyle bir taziye şekli olmadığını söylemekten kendimi alamamıştım.
Bir Müslüman öldüğünde taziyesinde Kur’an okunur ve taziye için gelenlerin anlaması için de Türkçe ya da o toplumun dili neyse o dilde meali bu okumaya dahil edilirdi ki maksat hasıl olsun, insan ölümlü bir varlık olduğunu, yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğini idrak etme fırsatı bulabilsin. Ya değilse ne cenaze namazının ne mezarlığın ne de taziyenin bir anlamı vardı.
Ne fayda ki Müslüman olduklarını söyleyen insanların büyük çoğunluğu bunlardan haberdar bile değildi. Zaten yüzlerce yıldır Müslümanların İslam algısı sakattı; Cumhuriyet döneminde de hızla derinleşen bir bilinçsizliğe doğru evrilmişti. Kendilerini elit ya da aydın diye pazarlayarak, Müslüman adında ve kılığında oldukları halde ‘Allah rahmet etsin’ demekten titizlikle kaçınan, ‘ışıklar içinde olsun’ diyerek taziye beyan eden ateist-sabetayist ruhlu tepkinin halk arasında yayılması daha da tuhaftı.
Zihnimde yeniden bir dalgalanma başlamıştı. Orada yemek yemeyecektim, yiyemezdim de. Öğle namazı için uygun akraba evleri olmasına rağmen birkaç yüz metre uzakta olan camiye gitmeyi seçtim. Acıktığım için camiye yakın bir yerde bulunan bir kebapçıya da uğradım. Geç vakitlere kadar ayakta kalacağım ve yemek yeme fırsatı bulamayacağım zamanlarda yaptığım gibi tok tutması için kebap yemeyi seçmiştim.
Yanlış olduğunu bildiğim bir şeyi yapmayacaktım, toplumu değiştiremesem de benim bu türden geleneklere karşı olduğumu bilmelerini istiyordum. Müslümanlar olarak yeryüzünün her karışında yaşadığımız bu cehaletin, sefaletin, yoksulluğun, ezikliğin, dışlanmanın nedenlerini köklerine kadar incelemiştim, artık kemikleşmiş olan bu aşağılanmaya tahammül edemiyordum.
Müslümanlar İslam'ı nasıl algılıyordu? Müslüman olmak ne anlama geliyordu? Allah’tan başkasına kulluk etmeye alıştırılmış olan Müslümanları Kur’an’dan başka özgürleştirecek ne vardı?
Bunlar önemli sorulardı, bu soruları soranlar, sayıları çok az olsa da elbette vardı ve onların anlam arayışları sürüyor demekti; bu soruları sormayanlar ve mevcut inanç-hayat-akıl çatışmasını algılayamayanlar İslam'ı ve Müslüman olmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar demekti.
Hem hayat sorgulanmayacak kadar çok karmaşık şeylerle dolu değildi; kötülüğe saplanmış olanları da bu anlamda mazur göremiyordum. İyi olmak ve iyilik yapmak çok kolaydı, masrafsız ve zahmetsizdi.
İslam dinine mensup olduğunu düşünen sıradan bir Müslümanın, tıpkı dinden uzak durmaya çalışan sıradan bir Yahudi veya Hristiyan gibi, dinini bilmiyor olması şaşırtıcı değildi artık; çünkü bilmek farkında olmak demekti. Bir insanın atalarından gelen ve kendisine öğretilen dine ve geleneklere ait bilgisi, çoğunlukla bilişsel bir farkındalık oluşturmuyordu, insanlık tarihindeki sistematik olan veya olmayan -bilimsel olarak tanımlanan ve farkındalık içeren deneysel bilgi dahil- bilgi akışlarının tamamı böyleydi.
Ancak akıl, bu bilgi akışlarındaki olumlu ya da olumsuz değişimleri/ değişiklikleri sorgulayabilir, ana kaynaklara bakarak olumsuz değişimleri/ değişiklikleri ya da bozulmaları tespit ederek insanları uyarabilir ve onların kalıcı alışkanlıklara dönüşerek gerçek bilginin yerini almasını engelleyebilirdi. Gelenek din değildi, din de gelenek olamazdı.
Yine akıl, olumlu değişimleri/ değişiklikleri de ana kaynaklara bakarak yorumlayabilir ve muhtemel olumsuzluklara karşı görüş belirtebilirdi; başka herhangi bir aklın ürettiği çıkarımlar da yine Kur'an esaslı denetlemeye tabii tutulabilirdi ve herkesi bağlamazdı. Bu, Allah'ın 'aklediniz' emrinin gereği sade ve basit bir şekilde böyleydi, ana kaynakların kesin bilgi içerme zorunluluğu da bu açıdan önemliydi.
Gönderilen ilâhî kitapların bozulmasına yönelik şeytani çabaların amacı da aklın ana kaynaklarını belirsizleştirmek ve gelenekler üzerinden yanlış çıkarımlar yapılmasını sağlayarak insanların hayat akışlarını bozmaktı.
Bugün İslam'ın ana kaynağı olan Kur'an üzerindeki meal, tefsir, zahir-batın tartışmalarının, ikinci kaynak olarak değerlendirilen sünnet-hadisle ilgili sahihlik/ doğruluk probleminin temel sebebi de buydu..
Kelam, Akaid, Fıkıh, Tefsir, Sünnet/Hadis, Tasavvuf, Mezhep gibi, nakil, kıyas, icma, keşf ve benzeri yollarla elde edilen çıkarımların/kaynakların bu anlamda ciddi bir önemi yoktu, çünkü Müslümanların İslam algılarındaki bozulmalarının temel sebebi Kur'an dışındaki bahse konu kaynakların kasıtlı ya da kasıtsız bir şekilde bozulması ve İslam dışı şeylerin geleneksel yapıya dahil edilmesiydi.
İnsan aklını ve iradesini muhatap olan ilâhi emir ve yasaklar, insanın Allah ile, Allah'ın gönderdiği ayetlerle (Kur'an), insanla, toplumla ve bütünüyle hayatla kurulan bağları dosdoğru tanımlamak ve sürdürmek içindi, bunun başka hiçbir gerekçesi ve açıklaması yoktu; bunun dışındaki anlam arayışları -insanı tanrılaştıran Mistisizm'de ve Tasavvuf'ta olduğu gibi- Şeytan'ın amaçlarına hizmet ederdi.
Şeytan’ın insanın apaçık düşmanı olduğunu bildiren ayetler de insana bu bağların kim veya kimler tarafından bozulabileceğini haber veriyordu.
Şeytan'ın, insanlardan ve cinlerden edindiği orduları kendi liderliğinde yönettiği ve tamamen insanları ve cinleri hedef aldığı örnekler - günümüzde ulaştığı zirve ayrıca dikkate alınırsa- insanlık tarihinde sayılamayacak kadar çoktu, ancak 'düşman' olarak sınıflandırdığımız bu şeytani yapılar başlangıçtan bugüne kadar kopmadan, her biri aynı amaca hizmet etmek üzere çok farklı ve ayrık gibi duran, ancak organize bir şekilde çalışan gizli örgütlenmelerle bugüne kadar yaşamaya devam etmiş ve insan aklının ana kaynaklarına saldırarak bütün din algılarını bozdukları gibi, İslam algısını da bozmuşlardı.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
