Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Sonuç her zamanki gibi suçluların teşhirini de içerecekti, ancak Batılıların insanı koruyan bir ertesi gün planı yoktu."
‘Ateş Yazarı’, akademisyenlerin ve Diyanet bürokratlarının ne kadar yetersiz olduğunu kanıtlıyordu herkese. Belki de metaforik olarak insanlığın içinde yandığı gerçek ateş buydu; cehaletin yaygınlaşması bir yana, cehalet bilgelik olarak donuyordu kifayetsizlerin ellerinde.
“2011 Fransız yapımı, yönetmenliğini Dominik Moll’ün yaptığı 'Şeytanın Yüzü-The Monk-Le Moine’ adlı film, evlilik yasağının rahiplerin ve rahibelerin biyolojik/hormonal ihtiyaçlarına karşı direnişlerini eleştiren bir senaryo ile çekilmiş. Rahatsız edici kurgusu, aykırı tutulmuş cinsellikten üreyen sapkınlıkları ‘ruhunu şeytana satmak’la eş değer tutan Katolik kültürünü yerden yere vuruyor.” diyerek belgesel niteliğindeki bir filme ışık tutarak ruhban sınıfındaki erkeklerin ve kadınların evlenmelerini yasaklayan Katolik Kilisesi’nin Şeytan’la yaptığı anlaşmanın somut olarak görünmesini sağlıyordu ‘Bekçi’. “‘Şeytan’ın Yüzü’, anlamsız ritüellere boğulmuş, insan ruhunu doyurmayan doktrinlerin sıkıştırdığı tatminsiz manastır insanının yaşadığı travmaları anlatıyor. Bütün bir hayatı manastırda geçmiş olan kusursuz bir vaizin güdülerine yenik düşmesiyle başlayan ve felaketle sona eren bir dram, artık manastır hayatını arzulamayan bir neslin tanımına gönderme yapıyor. Kilise, medeniyet çıkrığı olarak insanlığa iyi hiçbir şey vaat etmediğinin de farkında. Tarih yazanlar değiştiği için, Batı, bu kirli yükü taşıyacak güce artık sahip değil.”
İnsana düşmandı Katolik Kilisesi, çünkü Şeytan’ın ilahî kaynaklı dinî tahrif ederek milyarlarca insana dayattığı sapkınlıkları meşrulaştırmıştı tarih boyunca.
“Ruhbanlığın, tarihe düştüğü utanç verici kayıtlarla birlikte, kirli bilginin insan zihnini ve dolayısıyla ahlâkını muhafaza etmesinin imkânsız olduğunu, en yüksek temsilcilerinin istifası ile ilan etmesi, yirmi birinci yüzyılda batılı toplumların yeni bir arayış içerisinde olacağına işaret ediyor. Bu arayış, hem kültürel hem ahlâkî hem de dinî bir arayış olacak.”
İnsan dinsiz yapamazdı, insan dinsiz olamazdı, iyilikle donanmış olarak yaratılan insan için kötülük kabul edilebilir değildi, tanrısızlık da; insanı bütün duygu ve düşünceleri ile var kılan tanımların tamamını din yapıyordu. Elbette insan kendisine din diye dayatılan sapkınlıkları sorgulayacaktı, aklının ve genetiğinin gerektirdiği şekilde varlığını koruyacaktı:
“Kilise, Siyonizmin ve Kabalanın mimarisini hazırladığı ve inşa ettiği ateizme haklı olarak yenildi. Kilise’nin çöküşü, batılı değerler üzerine konumlanan medeniyet algısının da erimesine yol açıyor. Bu çöküş üç yüz yıl önce Müslüman dünyanın yaşadığı çöküşle tıpatıp aynı. Osmanlı medresesinin, Kabala etkisindeki tekkelere, dergâhlara karşı yaşadığı hâzin yenilginin şeriat hukuku üzerinde kurduğu baskı, cinsel sapkınlığın boyutlarının sorgulanmasını engellemişti. Kabala ikinci zaferini yaşarken, insanlık ekonomik, psikolojik ve sosyolojik çok ciddi bir bunalımın eşiğinde. İnsan aklının itirazları dünyanın bütün noktalarına eşit hızla yayılıyor ve bugünü üreten karanlık geçmişe karşı ortak bir akıl oluşuyor.”
Kim ne derse desin, ‘Ateş Yazarı’nın bahsettiği ‘ortak akıl’ oluşuyordu gerçekten; yapay zeka üzerine kurgulanmış bütün şeytanî kötülükler de bu ortak aklın büyümesine engel olamayacaktı; çünkü makineler insan değildi, hele Yahudi hiç değildi:
“Kabala’nın etkilediği ve ateistleştirdiği Yahudi yazar, filozof ve bilim adamlarının ürettiği bilimsel, felsefî ve edebî eserler, on birinci yüzyıldan başlayarak, Batı dünyasında otokratik yönetimlerle birlikte çalışan Kiliseye karşı ateist bir bilinç üretmişti. Kilisenin vazettiği bütün değerler, karma bir din anlayışından besleniyordu ve kutsallaştırılarak dokunulmazlaştırılan duvarlarında büyük boşluklar vardı. Mitolojik Antik Yunan ve Antik Roma dinlerinden devşirilen simgeler ve ilkelerle donanmış Hristiyanlık, insan aklının haklı itirazlarına cevap vermekte yetersiz kalınca, Kabalistik organizasyonların yönlendirdiği seküler algılar daha özgür bir düşünce alanı açmıştı ve insanlar kiliselerden uzaklaşarak mutlu olmanın yollarını aramaya başlamışlardı.”
‘Bekçi’, Kilise’nin yıkılışını süzerek izletiyordu okurlarına:
“Yirminci yüzyılda ağır rasyonel saldırılar altında kalan Kilise, insan doğasına ve aklına aykırı dayatmalarla köleleştirdiği insanları koruyamadı; iki dünya savaşına engel olamayarak itibar kaybetti. Kabalanın sosyalizm manivelasıyla devirdiği inanç çarkı, Kilisenin sorgulanmasını hızlandırdı ve nihayetinde mahkemeler kiliselerin işlerine ve mensuplarının ilişkilerine yönelik şikâyetleri izleme cesaretini gösterdi. Yaşayan mağdurların savaşlar yüzyılının başlangıcından bu yana taşıdıkları cinsel travmaları itiraf etmeleri ile başlayan süreç, kilise adına utanç verici bir özgeçmişi Vatikan’ın en tepesine kadar çıkardı. ABD, Kanada, İngiltere, İskoçya gibi Katolikliğin yaygın olduğu ülkelerde geçmişi yarım yüzyıla kadar uzanan skandallar ardı ardına patlak verdi.”
Bir insanın derisinin yüzülüp çıkarılması gibi din Batı’nın ruhundan yüzülüp çıkarılıyordu. Bu belki doğru bir tepkiydi Batılılar için, ancak tepkinin sahipleri Batılıların iyiliğini ve gerçek dini isteyenler değildi.
“Erasmus’un on altıncı yüzyılın başında yazdığı ‘Deliliğe Övgü’, çok ciddi bir kilise ve inanç doktrini eleştirisi içeriyordu.” diyordu ‘Ateş Yazarı’. “Bugünden bakıldığında Batı Kültürüne ait tek kayda değer yazar/eser olarak özgün yerini koruyan ikinci bir esere rastlamak güç. Ancak yeterli ilgiyi gördüğü ve kirli bilgiye karşı destek bulduğu söylenemez. Her eleştiri sarmalında, karşıt akımlarla birbirini üreten düşüncelerin dışında kalmayı başarabilen Kilise, artık dayanamadı ve kendi statik varlığını akışkan bilgi ağına karşı koruyamadı.”
Sonuç her zamanki gibi suçluların teşhirini de içerecekti, ancak Batılıların insanı koruyan bir ertesi gün planı yoktu:
“Hiçbir papaz artık taciz ettiği kız veya erkek çocuğun karşısında kutsal ya da dokunulmaz değil. Özür dileyebilen ve istifa eden papa örneği, yanılabilirliğin insancıl yanını açığa çıkardığı gibi, yaşadığı ve yaşattığı skandallarla, insanın ürettiği hiçbir kutsalın gerçekten kutsal olmadığını da bütün insanlığa öğretmiş bulunuyor. Sarhoşların, katillerin, yağmacıların ve seks düşkünü savaşçıların anlatıcısı Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı ile Dante’nin uydurduğu mistik/mitolojik ‘İlahi Komedya’sından beslenen Batı, Roma Hukukuna adapte olan Kilise’nin kollarında son nefesini verirken beraberinde bütün yazarlarını, filozoflarını, edebiyatçılarını ve şairlerini de götürmek zorunda kalıyor.”
‘İlk gece hakkı Tanrı’nındır!’ diyerek herkesin babası olan -Zeus türü bir- Tanrı’nın temsilcisi -ya da Papa II. Jean Paul’un Bellek ve Kimlik adlı kitabında kullandığı tabirle Tanrı’nın tecessüm etmiş hali olan kilisenin lideri- Papa’ya, onun Kral’a, onun derebeyine, onun da yetkilendirdiği bir askere devrettiği bir hak olarak, evlendiği gece her genç kızın kocası yerine bekaretini, saflığını ve masumiyetini ilk gece hakkı (Jus primae noctis) diyerek elinden alan ve bunu yaptığını tarihten silmeye çalışan Batı, oğullarının cinsel organlarını kestirerek onları kadın yaptığını düşünüyordu bugün:
“'Tanrı'yı herkesin babası olarak sınıflandıran Kilisenin ilk gece hakkına karşı insanları korumadığı zamanlardan bu yana yaşadığı erozyon artık büyük bir heyelanla, özellikle Vatikan’ı da yerle bir ederek sona erdi. Vatikan’ın sembolik yapısında sabit bir suç olarak kanıtlanan kirli bilgi tarihin derinliklerine doğru hızla yol alıyor. Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Kafka’dan Freud’a, Nietszche’den Kant’a, Darwin’den Marx’a, Voltaire’den Hugo’ya kadar eklektik ya da anarşist her akım/düşünce, karşıtı yok olduğu için yok olmaya mahkûm artık.”
‘Ateş Yazarı’nı okurken, Samirîlerin hegemonyasındaki Batının, insanı acımasızca soktuğu cehennemi parlak alevleri olan ateşle beslediğini görmemek mümkün değildi:
“Batılı klasikler insan zihnine uyguladıkları kaçışsız dayatmalarla, okuyanlara öğrettikleri her bilgi kırıntısındaki kiri, özgül ağırlıkları olarak kütüphanelerde ve müzelerde taşımaya devam edecekler; ancak yazılı ve görsel bu eserlerin ürettiği medeniyet, ahlâksız, dinsiz, bencil, acımasız, değersiz ve mutsuz insanların yaşadığı bir medeniyet olduğu için unutulmayacaklar ve gelecek kuşaklar tarafından acımasızca eleştirilecekler.”
Bu böyle olacak mıydı? Değişmemiş olan kesin bilgi kaynağı Kur’an’a iman etmelerine rağmen Müslümanlar henüz bu bilince ulaşmamışlardı, ilahî kaynaktan yoksun Hristiyanlar nasıl ulaşacaklardı ki?
‘Bekçi’ çok iyimserdi:
“Batı medeniyetinin ürettiği kirli bilgi, kendi yokluğuna kendi karanlığını hazırlayarak yuvarlandı. Müslümanların ürettiği medeniyet çöktüğü tarihten bu yana henüz kendisini yeniden kurgulayacak bir akla sahip olmamakla birlikte, Kur’an’ın saf ve berrak dünyasına bakan taze zihinlerin işlekliği umut yolunun pek de uzak olmadığına inanmayı sağlıyor.”
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
