Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Sorularımla cehenneme doğru giden bu akışı durdurabilir miydim, bilmiyordum, ama sorularımı soracak kadar farkında olduğum için büyük çoğunluktan ayrıştığımı düşünüyordum. Bu yolculuk tuhaf bir şekilde başlamıştı, öyle de devam edecek gibi görünüyordu."
‘Sıkıntı’yı yazarken, tanıkları da onlardan seçiyordum, itirafçıları da... Çünkü yaklaşık üç yüz yıl boyunca körleştirilmiş her dinden ve her ırktan insan topluluklarından birinde yaşıyordum. Artık hayata dair düşünmeliydi her insan; en azından kendi kanından-soyundan ilerleyecek olan insan neslinin gelecekteki dokunulmaz haklarını muhafaza edebilmek için zahmet etmeliydi.
Batı’nın liderliği altında geliştiğini düşünen insanlığın bütünüyle bir akıl tutulması yaşadığını görmüyor muydu insanlar? Nereye doğru gidiyordu insanlık? Batı’da hiçbir düşünür, akademisyen, ideolog, politik stratejist bunu bilmiyordu; bilmediği gibi ne düşüneceğini de bilmediği için susuyordu.
On sekizinci yüzyılda başlayan ve büyük bir coşkuyla on dokuzuncu ve yirminci yüzyılı ileriye doğru sürüklediğini iddia eden dinsiz-ateist materyalistler ve inançları, cinsiyetleri ve mümkün olan her şeyi istismar ederek acımasız bir şekilde paraya ve insanlara hükmetmeye devam eden kapitalist liberaller hiçbir şey söylemiyordu.
İnsanların neden suskun olduklarına dair bir tespitim vardı. Birçok insanın bu tespitimden haberdar olduğunu, hatta bu konuyu düşündüğünü de sanmıyordum; yarı dinsiz-yarı kapitalist birer liberal olarak haz ve servet peşinde koştukları için insanların büyük çoğunluğunun herhangi bir sorgulama ânı yoktu çünkü, materyalist marksizmin kapitalizme karşı insanın haklarını savunduğunu iddia eden renkli papağanları da güç, haz ve servetle susturulmuştu.
Bazı liberal ya da marksist yaşlıların Hristiyanlık temelli olarak gelişen Batı’daki sosyalizmin -Hristiyanlık hayattan ve kültürel alandan hızla kovulduğu için- yok oluşunu sorgulayarak Hristiyanlığın yeniden canlandırılması gerektiğini yazmaları bir çaresizliğin dışa vurumu değil miydi?
Materyalist marksistlerin de fahişe ruhlu kapitalist liberallerin de hayat ve hakimiyet alanlarını korumak için üreyen insanlara ihtiyaçları vardı, din de üremeyi emrediyordu, ancak artık Hristiyanlık tarihten geri döndürülemez biçimde silinmek üzereydi. Din’e karşı savaş ilan ederek Batı’da dini ve Tanrı’yı öldürdüklerini iddia eden marksistlerin varoluşsal anlam zeminlerini yeniden kazanmak için girdikleri bu arayışın herhangi bir değeri yoktu.
Aileyi ve nesilleri koruyan dinî geleneklerin ortadan kalkmasıyla üremekten vazgeçen insanlığın yok olduğunu görmek zorunda kalan liberaller de ciddiye alınacak halde değillerdi.
İnsanlığın sır küpü olduklarını iddia eden Yahudilerin de çoğu Müslüman Araplara Gazze'de soykırım uygulamakla ve insansı tanrılarını kıyamete zorlamakla meşgullerdi; kendi çocuklarını küresel nefrete mahkum etme çabalarını arttırmışlardı, bir kısmı da Lut Gölü'nde kadın-erkek karışık çırılçıplak törenler yapıp Sodom ve Gomore'yi anıyorlardı.
Satanist Yahudilerin güdümünde bütün vaatleri tükenen Batı artık insanlara hiçbir şey vaat edemediği için çöküyordu ve dehşet verici çöküşünü durdurabilecek hiçbir fikre de sahip değildi.
Peki, iki yüz elli yıldır Batı’yı uygarlığın ölçüsü olarak alan Türkiye’de durum nasıldı? Savaş Sanayii’nde attığı büyük adımlara rağmen Türkiye, Batı’dan kopyalayacağı hiçbir düşünce bulamadığı için bocalıyordu; çünkü düşünce ve bilim üretme alışkanlığını Batı’yı taklit etmeye başladığı günlerde kaybetmişti; henüz görünürde kaybettiğini kazanmayı düşündüğüne dair bir belirti de yoktu.
Ve Erdoğan liderliğindeki bir devlet olarak Türkiye, Avrupa Birliği üyesi olma hayalini Avrupa Birliği bütün olarak çökerken bile ciddiyetle savunmaya ve ilerletmeye devam ediyordu.
Ahlakın, aklın ve bilimin koordinasyonundan zorla çıkarılmış zihinsel süreçlerin öğrenilmiş çaresizliklerle eleştiri yeteneğini kaybettiği bir metamorfoz çağındaydık. Üniversitelerimizde ya da kültürel arenada herhangi bir şekilde- bireysel çabalar dışında- ekol ya da akım oluşturacak çoğunlukta düşünür, akademisyen, ideolog, politik stratejist yoktu ve alternatif yol haritası üretebilecek bir coşkudan bahsetmek mümkün değildi.
Din, Sufizm’in liderlik ettiği uyku modunda sindirilirken, sahte cennetler vaat ederek söylemsel tatmin peşinde koşanlar ve siyasal iktidarın gölgesinde güç devşirmek isteyenler insanları yüzlerce yıl önce olduğu gibi yine aldatmaya devam ediyorlardı.
Türkiye, annesi ve babası belirsiz kültürel bir erken doğum hatası olarak ortalıkta dolaşıyordu. Yirminci yüzyıldan kalma, ezilmiş, hakları elinden alınmış, aşağılanmış ve dışlanmış birkaç ideolojik cengaverin sırtında ilerleyen siyasal iktidar alanında ‘gelişmişlik’ algısı da artık itibar kaybetmeye başladığına göre, Türkiye Batı’daki bilişsel krizden uzak kalamayacak durumda olduğunu gösteriyordu.
Batı’nın liderlik ettiği insanlıktan bağımsız olamayan Türkiye’nin nereye doğru gittiği de belirsizdi. Çünkü donan ve çöken Batı’daki gibi, Türkiye’de de bilgelik kaygısı olan bir akla sahip değildi insanlar; güç, haz ve servet telaşı bir zehir gibi bütün zihinlerde eşit ve yüksek hızda yayılıyordu.
Camilerin dolup taşması da bir anlam ifade etmiyordu; bir şarkı ya da ninni gibi dinlenen vaazların ya da mekanik birer ritüel gibi kılınan namazların, kesilen kurbanların, gidilen hac ve umrelerin ve edilen duaların haz ve servet telaşına kurban verildiğini hepimiz görüyorduk.
İstisnaları elbette vardı bu akışın, ancak o kadar etkisiz ve çekiniklerdi ki onlar... Sorularımla cehenneme doğru giden bu akışı durdurabilir miydim, bilmiyordum, ama sorularımı soracak kadar farkında olduğum için büyük çoğunluktan ayrıştığımı düşünüyordum.
Bu özel yolculuk tuhaf bir şekilde başlamıştı, öyle de devam edecek gibi görünüyordu. Benim gibi kaygılı çok az insan vardı; ‘Bekçiler’in çaresizliğini şimdi daha iyi anladığımı fark ediyordum. Zaman zaman içimde beliren karamsarlığı aşmakta zorlandığımı da görüyordum.
Aynı ânda yaşadığımız birçok baskı türünün insanı ruhundan kopardığını bilerek yaşamak gerçekten zordu, her şey insanda toplanıyordu ve insan zihninin geleceğini doğrudan etkileyecek olan şimdiki zamanda yaşanan bütün ânlarını işgal ediyordu.
Bizler, yeryüzünde yaşayan sıradan insanlar olarak kişisel hayatlarımızın akışını kontrol etmekte bile zorlanıyorduk; Samirîler tarafından sistematik olarak değiştirilen insanlığın hayat akışına müdahale etmek zorunda olmamıza rağmen sınırlı güçlere sahip olduğumuzu bilerek düşünmek de içimi kabartıyordu.
Herkesin her şeyi bildiğini düşündüğü ânlarda herkesin sağırlaştığını, körleştiğini ve duyarsızlaştığını asla unutmuyordum, fakat şimdi hiçbirimizin her şeyi bildiğini iddia etme hakkı yoktu.
Selde, yangında ya da depremde her şeyini kaybetmiş yapayalnız bir insan gibi, duymak, görmek, algılamak, düşünmek ve yaşamak zorundaydık; çocuklarımız için bir gelecek inşâ etmeye mecburduk.
En azından atalarımız kadar onurlu olmayı başarabilmeliydik.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
