5 Nisan 2026 Pazar

SA11934/SD3770: Sıkıntı (Roman); 14. Bölüm-Su 20

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Her yeni doğan insan bir umuttu oysa, ama nedense çok çabuk tüketilen bir umuda dönüşüyordu, doğduğu kötülüklerle dolu bütün toplumlarda."


Fırtına’yı almak için şirketten ayrılana kadar sohbet ettik Kolağası ile. O gittikten sonra yine iş akışına incelemeye devam ettim. Hayat devam ediyordu ve hayatımın akışını tamamen işgal eden romanın bitmesi gerekiyordu. Biraz sonra ‘Su Yazarı’nın, insanın ‘iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içinde, serin olmayan ve faydasız, kapkara bir dumanın gölgesinde’ bir dünya hayatı yaşadığını kanıtlayan notlarına odaklanmıştım.

İnsan, insanlık tarihi kadar uzun bir süreç sonunda zihnine sabırla işlenen şeytanî hüviyetin normalleştirilmesine alıştırılmıştı. Allah'a inanan insanlar Samirîler kadar sabırlı ve dirençli olamıyorlardı nedense. 

“Homeros'un İlyada'sı ve Odysseia'sı bakışlarımızı insanın şehvetine, kinine, savaştaki cesaretine, kibrine, putlarına saygısına ve putları arasındaki seçimine ve bazen de panteonlarda sunulacak kurbanlara gösterilen özendeki geleneksel inceliğe, misafirperverliğe, kahramanlığa ve en çok da ölüme ve öldürmeye odaklar!” diyordu ‘Su Yazarı’. “Niccolò Machiavelli ise, Homeros'tan fırsatçılığı, kurnazlığı ve çoğunlukla temel felsefesini aldığı Dante Alighieri'nin İlahi Komedya'sından (1308) kötülük sanatını olduğu gibi kopyalayarak Prens'te (1513) yeniden inşa eder.”

Batı insanı ve onun gelişmiş olduğunu zannederek Batı insanını taklit eden doğu insanı nasıl değişmişti? Elbette Masonların yazdıklarını okuyarak, güya aydınlanma yaşayarak. 

“Thomas More'un Ütopyası (1516) ise vahşet, iç savaş, idamlar, mezhep savaşları, kral ve kuralları arasında bunalan bir çukurun kurtarıcı hikayesi gibi hayal etmekle doğrular insanı, kendilerinde olmayanı hayal etme biçemine itekler... William Shakespeare (1590 ve sonrası), Homeros'taki 'çıplak' insana ve duygularına karşıt olarak konumlar eserlerini, psikolojik alanda çalışır ve vesveselerle gerçek arasında savurur okurunu, izlerini...”

Sonra ne olur? Bir zincirin halkalarıdır aslında bu isimler; hepsi kendilerinden sonrakilerin şeytanlığına hazırlarlar insanları.

“Shakespeare'da Homeros'u, Dante'yi, Machiavelli'yi ve Thomas More'u rahatlıkla izleyebilirsiniz... Bu bütüncül şematik akış, Batı'nın dinî, siyasî, edebî, felsefî bütün eserlerinin ve sanatının altyapısında herhangi bir itirazla karşılaşmadan yürür gider. Yirmi birinci yüzyılda bile bu kuşatıcı biçemden kurtulmuş değildir Batılı insan; çünkü hayatı böyle algılamak üzere eğitilmiştir, eğer böyle değilse aforoz edilecektir toplumdan!”

En temel sorgulama bilincine sahip olan insanların bile soracağı basit bir soruyu soramıyordu üst kastlara doğru tırmanan okumuş insanlar: süreç boyunca hiç kimse bu bütüncül kötülüğe itiraz etmemiş miydi, yazmamışlar mıydı itirazlarını? Edenler vardı mutlaka. Mahir’le bu konuda, o, satanistlerin varlığını ve gücünü görüp kabul edene kadar anlaşamamıştık. Ben matbaanın olmadığı, el yazma eserlerin yazılmasının ve yayılmasının zor olduğu o dönemlerden geride hiç itiraz eden insanların seslerinin kalmamasının temel sebebini sormuştum her zaman. 

İtiraz edenler susturulmuşlar ve eserleri yok edilmişti maalesef. 

‘Su Yazarı’ karşıtların ikamesi prensibine göre çalışan Samirîlere işaret ediyordu:

“Batı'nın itirazcıları da bu temele karşı pozisyon alarak aynı hastalıklı sistemin dengede süregitmesine hizmet etmişlerdir. Bu, bugüne taşınan tipik Batı medeniyeti kurgusunun neden iflas ettiğini de öğretir bize... Kötülük yenilmemiştir, aksine zafer kazanmıştır, Batılı insan ve Batı'ya inanan insan 'iyiliği' yitirmiştir. Çünkü bütün hikayeler 'kötü' üzerinden yola çıkar ve 'iyi'yi vaat ederler, ama artık vaat edecekleri bir iyilik tanımına sahip değildir Homeros'un çocukları... Şimdi, binlerce yıl sonra bugün hemen hepsi Homeros gibidirler; bakışlarımızı insanın şehvetine, kinine, savaştaki cesaretine, kibrine, putlarına saygısına ve putları arasındaki seçimine ve bazen de panteonlarda sunulacak kurbanlara gösterilen özendeki geleneksel inceliğe, misafirperverliğe, kahramanlığa ve en çok da ölüme ve öldürmeye odaklamaktalar!”

İnsanın vahşice öldürülmediği bir tek saniyenin bile olmadığı yirmi birinci yüzyılın başlarında kim inkar edebilirdi ki Truva Savaşlarının geride kaldığını?

“Peki ya Doğu, Doğulu insan?” diye soruyordu ‘’Bekçi’. “Homeros, Batı için bir Doğulu olduğuna göre, Batı'nın ana kaynaklarından biri olarak nasıl ayrışabilir Doğu'dan? İnsan'ın Doğu'dan ya da Batı'dan gelmediğini, Hak'tan ya da Batıl'dan geldiğini kim öğretir bize? Doğu da Batı da Allah'ındır; o halde Batıl İnsan, Homeros'un çocuğudur demeliyiz ve kaybetmiştir kötülüğe... Rus edebiyatından kaç isim kurtulabilmiştir Homeros'tan, Dante'den? Yahut Dante hangi Sufizm kaynaklarından çalmıştır cehennem tasvirlerini? Sufizm nerede kopmaktadır Doğu'dan, yahut Antik Mısır'dan, Mezopotamya'dan, Antik Hind ve Çin'den? Kötülüğe kaybetmeselerdi hepsi, bugün nasıl bitirmiş olacaklardı söyleyecekleri sözü?”

Her yeni doğan insan bir umuttu oysa, ama nedense çok çabuk tüketilen bir umuda dönüşüyordu, doğduğu normalleşmiş kötülüklerle dolu bütün toplumlarda.

“Doğu'nun ve Batı'nın bitmiş sözünde duruyoruz hep beraber, yani Batıl olanın tam karşısında çaresiz insanlık... Edebiyat, felsefe bunun için bitmiştir gerçekte... yirmi birinci yüzyılın edebiyatçıları, felsefecileri ve şairleri kötülüğün yerine geçtiler, kötülüğü kendi yerlerine geçirdiler çoğunlukla; nihayetinde bilerek ya da bilmeyerek kötülüğe engel ol(a)madılar... Çoğu, kötülük ve iyilik arasındaki kesin ayrımı fark edemedikleri için delirdi, hemen hepsi insana ve toplumlarına yabancılaştılar!” derken, umudun yankılandığı uzaklara işaret ediyordu ‘Su Yazarı’:

“Biz, Doğu'nun ve Batı'nın birleştiği köprüde kafası karışık olanlar olarak doğduk, ancak öyle ölmeye mecbur değiliz. Söz'ün birbirine ilmiklenmiş saygın düşünceleri temsil etmesi gerektiğini yeniden düşünebiliriz; Söz'ün iyiliksiz bir anlam taşımayacağını, hiçbir hayali üretmeyeceğini yeniden konuşabilir ve yazabiliriz!”

Konuştuklarımızı kim dinleyecekti, yazdıklarımızı kim okuyacaktı? Darmadağınık olmuştu insanlık; Şeytanın, Samirîlerin karşısında başı bozuk bir domuz sürüsü kadar da birlik değildi insanlar. 

Oysa Allah, yarattığı insanı tanıyordu ve Kıyâme Suresinin 20-21. ayetlerinde  “Hayır! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, Âhireti ise bir yana bırakıyorsunuz.” diyor ve uyarıyordu aynı surenin 36. ayetinde: “İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanıyor?”

İslam’ı yeniden öğrenmeliydik; kasıtlı olarak çıkarılan tartışmalarla yeni bir yol belirleyerek yürüyemezdik. Zaten İslam hakkındaki tartışmalar başlangıcından bu yana hiç bitmemişti; tıpkı Yahudilik gibi, Hristiyanlık gibi.

Bitecek gibi de görünmüyordu. Çünkü insanlığa başından beri gönderilen tek din İslam’dı; Allah’ın elçisi İbrahim ile yeniden aslına döndürülmüş, tartışılmış putperestlik olmuştu; Allah’ın elçisi Musa ile yeniden aslına döndürülmüş, tartışılmış Yahudilik olmuştu; Allah’ın elçisi İsa ile yeniden aslına döndürülmüş, tartışılmış bu kez Hristiyanlık olmuştu. Allah’ın son elçisi Muhammed ile yeniden ve son kez aslına döndürülmüş, Allah’ın elçisinin vefatından hemen sonra tartışılmış ve birçok mezhebe ayrılarak tanınmaz hâle gelmişti.

Peki şimdi ne yapacaktık? Sonsuz iyiliğin insanlık için çok önemli olduğunu insanlara nasıl anlatacaktık?

Allah'ın indinde tek din olan İslam’ı anlatan Tevrat, Zebur ve İncil tahrif edilmişti, ancak Kur’an tahrif edilmeden duruyordu; insanlığın bütün tartışmalarını bitirecek kadar sağlam ve sadece İslam’ı dosdoğru anlatacak tek kaynak olarak bizi bekliyordu. Biz şimdi bizden öncekiler gibi, İslam’ı tartışacak mıydık? Ya da biz şimdi İslam’ı bizden öncekiler gibi mi tartışacaktık? Daha doğrusu biz, şimdi bizden öncekiler gibi, Kur’an’ı tartışacak mıydık? Ya da biz, şimdi Kur’an’ı bizden öncekiler gibi mi tartışacaktık?

Önce buna karar vermeliydik. Tartışılmaz olanı tartışmak onu bozmayı hedefler her zaman. Allah’ın kesin olarak bizi hesaba çekeceğini beyan ettiği bir kitabı ve bütün içeriğini ya da herhangi bir içeriğini tartışmamızın başka bir amacı olamazdı. Tartışmak, kuşku uyandırmak ve alternatif aramaya başlamak demekti. Diğer üç kitap böyle bozulmuştu çünkü.

İnsan, beyazın ‘beyaz’ olup olmadığını neden tartışırdı ki? Apaçık bir şekilde ve herkes tarafından beyaz olarak görülen bir renk neden tartışılır? Elbette beyaza başka bir ad vermek ve ona ‘beyaz’ dememek için; yani onu kendi adıyla değil de başka bir adla tanımak ve tanıtmak için.

Beyaz’a ‘beyaz’ denmesi onları rahatsız ediyordu. Allah’ın gönderdiği bir kitabın, Allah tarafından gönderildiği için tartışılmaz olduğu gerçeği de böyle değil miydi? 


<<Önceki                      Sonraki>>


[02.04.2026, 14/41 (1076))]


Seçkin Deniz, 05.04.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı