Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Düşünmek de bir fiildi gerçekte; insan tarafından yapılan bir iş; Müslüman için asla ihmal edilemeyecek olan en önemli eylem."
İnsan tarafından üretilmiş ve kanun denilerek dokunulmaz hâle getirilmiş basit herhangi bir fizik teorisini tartışmaya herkesin cesaret edemediğini, konuyla ilgili bilgisi olmayan insanların bu teorileri neredeyse ilahî bir kanun gibi kabul ettiğini bildiğimiz halde, ilahî kanunları dilediğimiz bir şekilde tartışmaya kalkmamız inanılır gibi değildi.
Oysa fizik kanunları göreli olarak ispatlanmış birer teoriden başka bir şey değildi ve bir sonraki süreçte çürüyene kadar geçici olarak kanun muamelesi görüyorlardı. İlahî kanunların böyle zaafları da yoktu. Sıradan herhangi bir insan, hangi cesaret ve akılla evreni ve kendisini yaratan Allah’ın gönderdiği kitabı ya da o kitabın bütününü veya kısmî bir içeriğini tartışmaya kalkabilirdi ki?
Elbette onu değiştirmek isteyenler, onda çelişki olduğunu iddia edip ilahî kanunlara karşı çıkmak ve onların yerine, ataları gibi, kendi istedikleri şeyleri kanun olarak ileri sürmek isteyenler Allah’ın kitabını ve içeriğini ürettikleri şüpheyle tartışmak isterlerdi. Onları sıradan birer insan olarak tanımlamak bu yüzden imkansızdı; Samirîler bu yüzden daimî şüpheliler olarak zehirli fikirlerini bugüne kadar taşıyan gizli bir sistem kurmuşlardı.
İslam’ı tartışmak Kur’an’ı tartışmak mıydı? Ya da Kur’an’ı tartışmak İslam’ı tartışmak mıydı? Kur’an’ı tartışmak İslam’ı tartışmaktı kesin olarak. Biz de şimdi bizden öncekiler gibi davranmayacak ve Kur’an’ı tartışmayacaktık; tartışmayacağımız için onlar gibi de tartışmış olmayacaktık.
Ancak İslam’ı tartışmak başka bir konuydu; Allah’ın indirdiği saf İslam Kur’an’daydı ve bu asla tartışılamazdı. Biz, bizden öncekiler gibi davranmayacaktık ve İslam’ı tartışmayacaktık. Ancak Kur’an’ın anlattığı İslam’dan başka bir şeye dönüştürülmüş olan ve adına İslam denen dini, bizden öncekiler gibi tartışmayacak, bizden öncekilerin kasıtlı ya da kasıtsız hatalarından ders çıkararak, Kur’an’ın aklına ve kanunlarına uygun olarak İslam’dan çok daha başka şeye dönüştürülen dini tartışacaktık.
Elimizde Kur’an gibi yanılmaz bir ölçü vardı; Allah’ın gönderdiği son kitap, ilahî kanunların insana son kez tebliğ edildiği korunmuş tek kitaptı. O halde önümüzde tek yol vardı; bugün Yahudilik, Hristiyanlık gibi, ritüellere ve iftiralara boğulmuş ve Kur'an'a hapsedilerek insanlara umut veremez hale getirilmiş olan dini, gerçekten ‘İslam dini’ olarak tanımlayabilmek için tartışmak zorundaydık.
Aklın bize gösterdiği tek nesnel yöntem buydu. Eğer Allah’a inanıyorsak, Allah’ın bize gösterdiği bundan başka bir yol yoktu. Ve bunu yapmak da Allah’ın kitabının değişmemiş olduğunu bilen ve ona inanan Müslümanların hakkıydı; Kur’an’dan şüphe duyan münafıkların değil, müşriklerin hiç değil, uydurdukları şeylerle dini bozup kendilerine çarpık bir şekilde ‘Ehl-i Sünnet’ diyen iki yüzlü Sufizm dininin müntesiplerinin hiç değil.
Bir Müslüman’ın Allah’ın elçisini örnek almaması beklenemezdi, ama ‘bu Allah’ın elçisindendir’ denilerek kendisine anlatılan şeyleri de bir ahmak gibi kabul edemezdi.
Gün öğleye doğru evrilirken, ‘Su Yazarı’nın ‘İnsan Aklının İmtiyazlı Sınıfların Baskısı Altındaki İmkânı; Fıtrat ve Kur'an’ başlıklı, karmaşık sorunları sadeleştirici ve çözümleyici analizine yoğunlaşmıştım.
“İslam, akla hitap eden ve akletmenin önemini sürekli vurgulayan temel bir kitaba, Kur'an'a sahiptir; doğal olarak bu kitap kendisini okuyanı muhatap almakta ve onu düşünmeye davet etmektedir. Kitabın okuyanı, kitabın bildirdiği bilgiye sahip olarak bilen, yâni âlim olur; fakat bilmek yetmemektedir, okuyan, o bilgiyi öğrenen, öğrendiği bilgi ile düşünmek ve hayatını devam ettirmek gibi bir sorumluluğa da sahiptir!” diyordu analizin girişinde. “İnsan, ömrü süresince sınanan bir varlık olarak, apaçık düşmanı olan şeytanın tacizlerine, tahriklerine tazyif girişimlerine açık olduğu içindir ki Kur'an'ı okumaya, bilgisini sağlamlaştırmaya, düşüncelerini geliştirmeye mahkûmdur. Dolayısıyla ergenlik dönemine girmiş olan erkek veya kadın her insan, bir mükellef olarak Kur'an'ın birinci dereceden 'Oku!' emrinin de muhatabıdır, bu emir, gereğinin yapılması için başkasına devredilemez, okuma sonrası yapılması gerekli olan düşünme fiili için başkasına vekâlet verilemez. O halde mükellef olan her insan, her müslüman, hangi ölçülerle yaşayacağını öğrenmek ve hangi ölçeklere göre ahirette yargılanacağını bilmek üzere Kur'an okumak ve kendi birikimi ve aklıyla onu yorumlamak hakkına da sahiptir!”
Düşünmek de bir fiildi gerçekte; insan tarafından yapılan bir iş; Müslüman için asla ihmal edilemeyecek olan en önemli eylem.
“Bin dört yüz yıllık tarihiyle İslam, Allah'ın son elçisi Muhammed'in ahirete intikalinden hemen sonra çeşitli tahrif girişimlerine maruz kalmıştır. Ne yazık ki vahye şahit olan sahabilerin de dahil olduğu ihtilaflar ve savaşlar, Kur'an ayetleri dikkate alınarak üzerinde gerektiği kadar düşünülmediği ve değerlendirilmediği için engellenememiştir.” diyordu ‘Bekçi’ ve ayrışmaların ve kavgaların temellerindeki akılsızlık süreçlerini irdeliyordu:
“Vahyin birinci dereceden şahitleri ve onlara tabi olanlar, İslam'ın asıl kaynağı olan Kur'an'ı esas alarak okumalarına rağmen yetersiz olarak akletmekte iseler de sonraki dönemde gerek siyasî sebeplerle gerek cahiliyye dönemi alışkanlıklarının etkisinde kalınarak Kur'an okunmaz hale getirilmiş, Kur'an okumak ve ayetlerin içerikleri üzerinde düşünmek, yeni hükümler çıkarmak imtiyazlı zümrelere has kılınmıştır. Sonraki yüzyıllarda da bu durum daha da kurumsallaşmış, mükellef, imtiyazlı sınıfların siyasetle girdikleri ilişkilerin doğal sonucu olarak tamamen edilgen bir konuma taşınmıştır. Arapça dışında dillere sahip olan topluluklar Müslüman oldukça da Kur'an daha da ulaşılmaz hale getirilmiş, mükellef ile Kur'an arasındaki bağ, imtiyazlı sınıfların yönetimine geçmiştir.”
İmtiyazlı sınıfların imtiyazları, siyasî rekabette gücü ellerinde tutanlar tarafından veriliyordu, tıpkı diğer dinlerde ruhbanlık sınıflarının oluşumundaki gibi. Fakat, bu kez imtiyazlıların işleri kolay değildi; İslam açık bir şekilde imtiyazlı sınıflara karşıydı.
“Yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir Müslüman, imtiyazlı sınıfların bin iki yüz yılda inşâ ve ihdas ettiği İslam'ın Kur'an'da anlatılan İslam'dan farklı, hatta birçok yerde onun zıddı bir din olduğunu fark etmiştir ve bugün gizli ve karanlık odakların birer kuklası olarak çalışan geçmiştekilere benzer imtiyazlı sınıfların varlığına tahammül edememektedir. Bir Müslüman olarak Kur'an'ın oku emrine muhatap olduğunu idrak etmiştir ve önüne çıkarılacak olan engellerle de mücadele edecektir. Elbette mükellefin bu hak talebine ve mücadelesine karşı çıkacak olanlar da imtiyazlarını kaybetmekten korkan, imtiyaz sahibi olduklarını iddia eden, kendilerine âlim, hoca, seyyid, şerif. şeyh, hoca efendi dedirten ya da üniversitelerde akademik paye edinen sınıflardır.”
Her şey ne kadar tanıdıktı; Samirîlerin o iğrenç kokusu geliyordu hemen burnuma. Ve ne yazık ki farkındalık açısından ‘Su Yazarı’ kadar iyimser değildim ben, Müslüman olduğunu iddia eden her mükellef için:
“Mükellef, bin iki yüzyıldır olduğu gibi bu sınıfların Kur'an ile kendisi arasına girdiğinin farkındadır, ancak artık bin iki yüz yıllık geçmişte davrandığı gibi davranmayacaktır. Çünkü yirmi birinci yüzyıl, bilginin, imtiyazlı sınıfların egemenliğinden kurtulduğu ve bütün insanlar için ulaşılabilir olduğu bir yüzyıldır. Kuşkusuz her bilginin, tıpkı tıp gibi, tarih gibi, mühendislik gibi ihtisas sahaları vardır, ancak Dinî Bilgi'nin kaynağı, kapsamı ve sınırları belli olan, değişmeyecek olan ayetleriyle Kur'an olduğu içindir ki Kur'an'ı gerek Arapçası ile gerekse tercüme-mealleriyle okuyan her insan, her mükellef, tahrif edilmiş olan ile olmayanı ayırt edebilecek ve hesaba çekileceği hususları kitabı okuyarak öğrenebilecektir.”
Ama önce bunu amaç edinmesi gerekiyordu mükellefin; aksi halde bir şey değişmeyecekti. ‘Bekçi’nin ısrarı iç serinleticiydi yine de, çağımız merak edenin rahatlıkla ulaşabileceği her türlü bilgiye sahipti:
İnsan'ın elinde fıtratına eklenmiş akıl ve değişmemiş ve değişmeyecek olan bir Kur'an imkanı vardır. İnsan aklı, yaşadığı kültürlerin, coğrafyaların etkisi altında olabilir, ancak bu insanın elindeki imkanı zayıflatmamaktadır. Kur'an'ın indiği dönemde pagan/ putperest bir kültürün hakim olduğu unutulmamalıdır ve Kur'an pagan/putperest bir toplumun içinde büyümüş olan insanın aklını muhatap almıştır; Müslüman olanlar da Kur'an dinleyerek, okuyarak akletmiş ve iman etmeye karar vermişlerdir, onların hemen hemen tamamı da- birkaç istisna dışında- bu babda âlim olmadıkları gibi imtiyazlı sınıflara da dahil değildirler; aksine o dönemde de var olan imtiyazlı sınıflar, tıpkı Yahudi rabbileri, Hristiyan rahipleri gibi Kur'an'a ve Kur'an'ın getirdiği din olan İslam'a karşı mücadele etmişlerdir.”
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
