8 Şubat 2026 Pazar

SA11847/SD3727: Sıkıntı (Roman); 14. Bölüm-Su 4

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

 "Hayat bir gündüze sığdığı gibi, bir geceye de sığabilirdi."


Sohbetlerini sona erdirirken bazı sorular sorup cevaplarını bizim vermemizi beklerdi her zaman, o gün de öyle yapmıştı Babam:

‘İnsan, güvendiği en büyük gücü seçmeyi bilmezse, elbette onu terk edip gidecek olan insana güvenmekle aldanacaktır, ama illa ki sonsuz bir güvenden bahsedebilmemiz için sonsuz güvene sahip olan Allah’a güvenmemiz gerekmiyor mu? Allah’a güvenenlerin birbirlerine güvenmeleri daha mümkün ve kolay değil mi? İnsan susuz bir mevsime baktığında da Allah’a güvenmeyi öğrenmişse, hiç mağdur, mazlum olabilir mi? Kaygılı vakitlerle ömrünü heder edebilir mi?’

Cevaplarımızı ona söylememiz gerekmezdi, eğer daha iyi anlamak için başka sorular sormamışsak.

Sonra son noktayı koymuştu:

 ‘Hayat bir gündüze sığdığı gibi, bir geceye de sığabilir; neyi, nasıl anladığınıza bağlıdır her şey!’

Gençliğinden beri gazetelerden, radyo ajanslarından hem yerel hem de küresel gündemi takip ederdi Babam; kitapları bulunan ender adamlardandı. Zamanla anlatacaklarını imgelere, mimiklere ve bir kitap özeti gibi derleyici birkaç söze indirgemişti; hiç konuşmasa da biz anlardık onun ne demek istediğini. Anlamamızı sağlayacak bir alt yapı hazırlamıştı zihnimizde; şimdi de torunlarına aynısını yapıyordu. 

Bir hikaye anlatmıştı bana, aklımın henüz erdiği dönemlerde... Avrupa’nın orta çağı yaşadığı dönemlerde İstanbul’a medrese, yani üniversite eğitimi için giden bir Anadolu delikanlısının yaşadığı olağanüstü bir olayı anlatan bir hikaye. Gerçekten yaşanmış mıydı bilmiyorum, ama çok ders verici bir hikayeydi. 

Sağanak yağmurlu bir gecede kaldığı tek odalık evinin kapısı çalınmış delikanlının. Kapıyı açmış, bakmış bütün giysileri ıslak, titreyen bir genç kız; sığınacak bir yer ve yardım istiyor, hiç kimse kapısını açmamış. Hava buz gibi; evin tek odası ve yanan bir odun ocağı var. Delikanlı kafası karışık bir hâlde çaresiz bir şekilde donmak üzere olan genç kızı evine alıyor, giysilerinin kuruması için ocağın önüne oturtuyor ve bir tas sıcak çorba hazırlayarak genç kıza ikram ediyor. 

Karnı doyan ve giysileri kuruyan genç kız ocağın önünde derin bir uykuya dalıyor. Delikanlı uyuyan kızın üstünü örtüyor ve mum ışığında ders çalışmaya devam ediyor.

Hikayenin burasını dinlerken, delikanlının masallardaki gibi kıza aşık olduğunu falan düşünüyordum çocuk aklımla ve masalın gerisine dair hayaller kuruyordum; ama babamın vermek istediği ders başkaymış... 

Ertesi sabah kapısı güm güm çalınıyor delikanlının, kapıyı açıp bakıyor; bütün silahlarını kuşanmış birkaç yeniçeri. Yeniçeriler delikanlıyı ve kızı alıp vezirin konağına götürüyorlar. 

Kız, vezirin kızıymış, hangi sebeple bilinmez konaktan çıkmış bir şekilde. Vezir kızını sorguluyor, başına bir şey gelmiş mi diye. Bakıyor, korkulacak hiçbir şey yok, sonra delikanlıyı çağırıyor, onu tanımak istiyor. Delikanlının nereli olduğunu, babasının ne iş yaptığını, medresede ne tahsil ettiğini soruyor. Delikanlı mahcup bir şekilde soruların hepsini cevaplıyor. 

O sırada delikanlının sarılı el parmakları vezirin dikkatini çekiyor. Parmaklarına ne olduğunu soruyor merakla. Delikanlı utana sıkıla gece yaşadıklarını anlatmak zorunda kalıyor. ‘Ders çalışırken Şeytan dürttü’ diyor. ‘Parmağımı muma tuttum, eğer bu ateşe dayanabilirsen cehennem ateşine de dayanabilirsin dedim’ diyor, bu durum sabaha kadar böyle devam ediyor, delikanlı şeytanın kışkırtmalarına karşılık bütün parmaklarını mumda yakarak kendisini ve kızı günaha girmekten koruyor.

Vezir büyük bir mutlulukla gülümsüyor, kızının da fikrini aldıktan sonra, güvenilir olduğunu kanıtlayan delikanlıya, ‘Kızım razı, senin de rızan varsa damadım olmanı istiyorum’ diyor, delikanlı da teklifi kabul edince gençlerin nikahlarını kıydırıyor ve düğünlerini yapıyor.

Babam, hayatım boyunca unutmayacağım bu hikayeyi, ‘Delikanlının dünyadaki mükafatı bu, ahirettekini de artık Allah takdir edecek!’ diyerek tamamlamıştı.

Çok hoş bir hikayeydi; çocukluk, ergenlik, delikanlılık ve yetişkinlik dönemlerimin hangisinde ve ne zaman aklıma gelse, kendimi o delikanlının yerine koyar ve onun gibi davranacağımı düşünürdüm. Kim bilir, belki de İD’nin Richmond’daki teklifsiz yaklaşımlarına karşı duruşumun temelinde bu hikayeden bana kalanlar vardı. Bence bu hikaye şimdi olduğu gibi gelecek çağlarda da bütün çocuklara anlatılmalıydı. Dünya değişmişti, ama insanlar ve davranışları değişmemişti, değişmeyecekti de. Ahlak, güvenilirlikle hep iç içe olacaktı. 

Kadın erkeğe emanetti, bir erkek kendisine emanet edilen kadını incitemezdi, onun rızası olmadan hiçbir şey yapamazdı; rızası olsa bile haram olan ve gerçekte insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlık olan zina ile ona muamele edemezdi. Güven esastı. Hayat bir gündüze sığdığı gibi, bir geceye de sığabilirdi.

Karım da İD de bana çok güvendikleri için böyle davranıyorlardı. İD, o güvenin sınırlarını zorladığını fark ettiği için uzaklaşma kararı almıştı. Karım o güveni yeterli bulduğu ve doğru olanı yapacağımı düşündüğü için böyle bir olayı sebep göstererek hayatımı cehenneme çevirmek yerine, kendisini geri çekmişti.

Fakat ortada hasarlı bir şeyler vardı işte; on parmağımın onu da sarılıydı.

Düşüncelerimi her zamanki gibi sadeleştirdim ve ‘Su Yazarı’nın notlarına yoğunlaştım.

‘İçinde yaşadığımız çağda, yeniden harmanlanan beşerî algıların, değerlerin ve ölçülerin ne yöne savrulacağının bilinmediği, ancak alınacak yolların hemen tamamının insanlığın geleceği için hayra, iyiliğe vesile olmayacağı kanaati yaygındır!’ diyordu ‘Bekçi’. ‘Oysa herhangi bir Mü'min-Müslüman için böyle bir risk yoktur. Herhangi bir Mü'min-Müslüman, beşerî algıların, değerlerin ve ölçülerin Kur'an'la sabit olduğunu ve insanın düşüncelerinin ve davranışlarının sınırlandığını bilir. Bu böyle iken Müslüman düşünürlerin yaşadığı neredeyse bin iki yüz yıllık travma, Müslüman’ın nasıl yaşadığını, nasıl yaşayacağını bilme ya da belirleme iradesi göstermesini engellemektedir!’

Avukat'la Yargıç gelmişti yine aklıma. Bu konuda ne kadar da dertlilerdi.

‘Müslüman düşünür yaşadığı bu derin travmayı nasıl aşabilir?’ diye soruyordu ‘Su Yazarı’. ‘Çağımızı ve sonrasını etkileyecek olan en önemli etken bu sorunun sağlıklı bir şekilde cevaplanması ile doğrudan ve dolaylı olarak ilişkilidir. Şu sıralarda böyle bir sorunun sorulma aşamasına bile gelmemiş olan bir düşünce ya da üniversite dünyası ile malûlüz; maalesef on altıncı yüzyıldan bu yana akışkanlığını kaybetmiş, beşerin meselelerine çare arama yeteneğini Batı'nın hastalıklı reçetelerine ve tekliflerine emanet etmiş olan taklitçi düşünürlerimizin etkisinden kurtulmak gibi bir kaygıya da sahip değiliz!’

Batı, bütün dünyayı, yeni bir ‘Nuh Tufanı’nı zorunlu kılacak kadar kötülükle kuşatmıştı; sarsıcı tespitler yapıyor ve Doğu’nun da boğulduğunu anlatıyordu ‘Bekçi’:

‘Batı'nın egemen satanizmin etkisi ile çözüm üretme kapasitesini yitirdiği bugün, yine Batı'nın satanist egemenliği ile bütün özel değerlerini, özgül ağırlığını ve ince ölçülerini kaybetmiş bir Doğu, bir çözüm ya da yeni bir paradigma sunabilecek durumda değildir. Müslüman dünyasının yoğun bir şekilde yaşadığı Orta Dünya ise Batı'nın ve Doğu'nun savaş alanı olarak her gün binlerce çocuğunu kurban olarak satanizmin egemenliğindeki tapınaklarda kurban vermektedir. Müslüman düşünürlerin travmalarını derinleştiren, yaşadıkları bu aşağılık duygusudur ve ne yazık ki bu duygunun satanist Batı hegemonyasındaki küreselleşmiş kültürün ürettiği bir hastalık olduğu gerçeği de apaçık bir şekilde ortadadır!’ 


<<Önceki                      Sonraki>>


[07.02.2026, 14/9 (1044))]


Seçkin Deniz, 08.02.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı