Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"İnsanın alnına yazılandan kaçamayacağını ona kim söyleyebilir, Kur’an, insanın yaptıklarından sorumlu tutulacağını, Kur’an’la hesaba çekileceğini bildirdiğine göre, Şeytan’dan başka kim, insana ‘kader’i hakikat olarak öğretmeye kalkabilirdi ki?"
‘Su Yazarı’nın Müslüman topluluklarda tespit ettiği aşağılık duygusu o kadar büyük bir sorundu ki, Batı’nın binlerce yıllık ‘Türkler geliyor’ korkusundan daha kötü, daha yaygın ve daha derin bir etkiye sahipti.
Fransız Devrimi ve sonrasında yaşanan sanayi devrimi Batı’nın güçlenmesini sağlamış, Hristiyanların Türklere yönelik nefretleri, Müslümanlara karşı sayısız savaşa ve katliama yön vermiştir. Demokrasi ve insan hakları gibi maskelerle gizlenen bu nefret, Müslümanların yaşadığı bütün topraklarda sömürgeci soykırım politikalarıyla dışa vurulmuştu.
Ne yazık ki Batı’nın yaklaşık üç yüz yıldır süren bu sinsi yaklaşımı, kendilerine zorla öğretilmiş aşağılık duygusundan kurtulmak için Müslümanların uyanmalarına yetmemişti.
Türkiye’de 2002 yılında Erdoğan’ın liderliğinden itibaren başlayan büyük değişim bile, neredeyse doğduğu ânda, 2003 ve 2004 yıllarında Batı’nın kontrol ettiği Ordu’nun ve Yargı’nın üst kademeleri tarafından boğulmaktan son anda kurtulmuştu.
“Türkiye, bütün sabit niteliklerini satanizmin köleleri olan hükümdarların emrinde yok eden Orta Dünya Müslümanlarından farklı olarak bugün büyük bir şahsiyet ve onur savaşı vermektedir!” diyordu ‘Su Yazarı’. “Ancak Müslüman düşünürlerin bu büyük savaşta aldığı-alabildiği herhangi büyük bir rol yoktur. Bahse konu travmanın bin iki yüz yıllık derinliği dikkate alındığında asıl meselenin özgüven ve iman yetersizliği ile aklı kirli bilgiden bağımsız bir şekilde kullanabilme geleneğinin ortadan kalkması olduğu anlaşılacaktır. Müslüman 'Mü'min' olma vasfını yitirmiş, Allah'ın son mesajı olan Kur'an'la bağını koparmış ve böylelikle Müslümanlığının ona kazandırdığı öz güveni de kaybetmiştir!”
Ne kadar çok mücadele etmiştim, pasif, korkak, sinmiş ve toplum tarafından önemsenen okur-yazar kitlesine dahil olmaya çalışan, Müslüman olarak tasnif edilen genç ve orta yaşlı insanların ruhundaki aşağılık duygusunu ortadan kaldırmak için. Onlara güya önderlik eden yaşlıların fısıldadığı derin korkularla tek başıma başa çıkabilmem neredeyse imkânsızdı. Böyle bir ortamda Müslüman olmak da Müslüman düşünür olmak da bir tür vebalı olmak gibi bir şeydi. Bunalıma giren Avukat onların içinde yaşıyordu, Yargıç onlardan tiksinmişti.
‘Bekçi’ soğukkanlı bir yaklaşımla bu durumu sorguluyordu:
“'Müslüman düşünür yaşadığı bu derin travmayı nasıl aşabilir?' sorusunun cevaplanması için öncelikle Müslümanların 'iman' sorununu çözmeleri gerekmektedir. Müslüman’ın, Bakara Suresinin 177. ayetinde beyan edilen esaslar doğrultusunda 'Birr'i', yani 'iyiliği' görebilmesinin ilk yolu Kur'an'a eksiksiz ve şüphesiz olarak inanmaktır; Mü'min olmak, bunun doğal sonucu olarak da 'Mü'min Müslüman' olmaktır. Kur'an'la bağını yeniden ve doğru bir şekilde kurmuş olan Mü'min-Müslüman'ın özgüven sorunu ortadan kalkacak ve yaşadığı bin iki yüz yıllık travmayı aşacak güce kavuşacaktır!”
Peki, bu nasıl mümkün olacaktı? İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an’a karşıt ‘hakikât’ zırvalayan dergahların gücünü nasıl kıracaktı insanlar?
“Mü'min Müslüman'ın yapacağı ilk şey de Kur'an'ı hayatın merkezine alarak, Kur'an'daki kavramları Kur'an'daki anlamları ile birlikte değerlendirecek ve İslam'a, Müslüman’ın hayatına sokulan ve zamanla esasa dönüşen şeytanî ayrıntıları tek tek ayıklayacak ve üstü örtülen Allah'ın indindeki tek din olan İslam'ın insana vaat ettiği umudu açığa çıkaracaktır. Müslüman bunu bütün insanlığa borçludur!”
Sıfırdan başlamak gerektiğini söylüyordu ‘Su Yazarı’; ‘Toprak Yazarı’nın ve diğer yazarların önemle vurguladığı ‘kirli bilgi’nin o da farkındaydı.
Ona göre, yüzlerce yıllık dinî gelenekler, siyasî nedenlerle kasıtlı olarak Kur’an’dan koparılmış ve İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi, ritüellere sıkıştırılarak başka bir dine dönüştürülmüş olduğu için tıkanmıştı. Fakat bu tıkanıklık bireysel çabalarla çözülemeyecek kadar büyük bir sorunun sonucuydu; yüzlerce yıllık siyasî müdahalelerle bu hale geldiği için de Kur’an merkezli yeni bir yaklaşım devlet politikası olarak uygulanmak zorundaydı.
Ve bir çağrı yapıyordu ‘Bekçi’:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, herhangi bir engele takılmadan, herhangi bir akımın ya da dergahın etkisinde kalmadan, özgür düşüncenin inkişaf edeceği, aklın şeytanın hizmetinden alınıp Allah'ın ve insanın hizmetine sunulacağı bir düşünce alanı açmasını öneriyoruz... Beşer son umut olarak Müslüman Türkiye'yi görüyorsa, Türkiye'nin lideri Erdoğan da bu umuda saygı duymakla mükelleftir!”
Erdoğan’ın bilişsel farkındalığı bu çağrıya hak ettiği önemi atfetmesini sağlayacak mıydı? Keşke sağlayabilseydi; ama onun da önünde kişisel ve sistematik engeller vardı, gelenek bütün artıklarıyla ağır bir yük olarak boynuna asılıydı. Büyük dönüşümler için stratejik adımlar atmak zorundaydı, ne yazık ki bu adımları atabilmesi için Erdoğan’ın arkasında bütüncül bir sistem kurabilecek beşerî sermaye yoktu. Osmanlı, Müslümanlara düşünür kıtlığını da miras olarak bırakmıştı. Ki bu bir tür lanet gibi bir şeydi.
İlahiyat fakülteleri bu lanete karşı mücadele etme kapasitesine sahip değillerdi; Matematik ve Mühendislik fakülteleri de dahil edilmeliydi bu çabaya, İletişim ve Sinema- Televizyon, Tiyatro ve Müzik gibi alanları içeren Sanat Fakülteleri de. Sadece Müslümanlar değil, bütün insanlar varoluşsal bir tehdit altındaydı çünkü. Allah’ın gönderdiği son kitaptan başka kurtuluşumuz yoktu.
‘Su Yazarı’ bu laneti ‘kader’ bağlamında değerlendiriyor ve hassas dokunuşlarla ilerliyordu:
“Hollywood filmlerinde sık sık kullanılan, yapımcıların ve senaristlerin başrol oyuncularına söylettiği, izleyicilerin bilinçaltına yerleştirilen tanıdık bir slogan vardır: "Kader'inden kaçamazsın!" Tanıdık, çünkü Tasavvuf merkezli din algısında hemen her tür faşizan uygulamayı meşrûlaştıran "Kaderin böyleymiş, kaderinde böyle yazılmış, elinden bir şey gelmez" sloganları bin iki yüz yıldır Müslüman halkların bilinçaltına, inanç sisteminin merkezine imanın şartlarından olarak yerleştirilmiştir.”
Kader’in, Yahudiliğe ve Hristiyanlığa nasıl sokulduğuna dair notlar da eklemişti ‘Bekçi’:
“Ki; aynı operasyon bizatihî Firavun'a karşı çıkarak 'kaderci' miskinliği reddeden Musa'ya ve elçilik görevi uğruna yazdıkları Talmud'la yahudilerin hayatlarını baştan sona tanzim eden 'yahudi rabbilerin' uyguladığı, her yıl yeniden yazıldığına inandırılan 'kaderci' faşizme (“Yahudilik’te iman esasları listesi, bilindiği kadarıyla, ilk olarak Yahudi filozof Philo (Ö. MS. 50) tarafından yapılmıştır. Musa’nın beş temel esas ortaya koyduğunu ifade eden Philo, bunları Tanrı’nın varlığı, birliği, kainatın tek ve yaratılmış oluşu ve kader (ilahî takdir) inancı olarak sıralamaktadır." Yasin Meral, İbn Meymun'a Göre Yahudilikte İman Esasları, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 52:2 (2011), S. 243-266) karşı çıkarak ölümü göze alan İsa'ya tabi olan halklara da uygulanmıştır. ("Kutsal Kitap’ta ‘seçilmişlik’ ya da ‘önceden belirlenme’ konusu genellikle kültürümüzde ‘kader’ ya da ‘alın yazısı’ olarak bilinmektedir." Carlos Madrigal, İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı Ruhani Önderi, Kutsal Kitap'a Göre Kader ve Özgür İrade Öğretilerinin İncelenmesi, Hristiyan Kitaplar)”
İnsanın alnına yazılandan kaçamayacağını ona kim söyleyebilir, Kur’an, insanın yaptıklarından sorumlu tutulacağını, Kur’an’la hesaba çekileceğini bildirdiğine göre, Şeytan’dan başka kim, insana ‘kader’i hakikat olarak öğretmeye kalkabilirdi ki?
“Hollywood yapımcılarının ve senaristlerinin çok dindar insanlar olduklarını düşünmek isteyebilirsiniz, ama bu ‘Bunlar hangi dinin dindarlarıdır?’ sorusunu da sormanızı gerektirir!” diyordu ‘Su Yazarı’. “Çünkü Hollywood filmlerinin bolca işlediği antik Yunan mitolojisinde de baş tanrı olarak inanılan Zeus'un bile bağlı olduğu bir 'kader' inancı vardır. Yunan mitolojisinde Homeros üç kader tanrıçası için üç Moira “verici, dağıtıcı” demiştir. Yunan şairlerinden Hesiodos, Theogonia’sında bu üç tanrıçanın isimlerini ve görevlerini şöyle sıralamıştır: Klotho yaşam ipini dokur, Lakhesis yaşam ipinin boyunu belirler, Atropos ise yaşam ipinin kesilmesinde görev alır. Herhalde pagan dinlerle ilahî dinlerin ortak inanç maddesi, insanın özgür iradesinin önündeki en büyük engel olan faşizmin temel taşıyıcı faktörü olarak kullanılan 'kader' olamaz!”
‘Kader’le ilgili köken araştırmalarına yoğunlaşan akıllı insanların var olacağı günlerin de geleceğine inanıyordum, ama o günler, içinde yaşadığımız çağa mı aitti, bilmiyordum:
“Câri küresel sistemin, kaderci faşizmin yeni versiyonu olduğunu ve dünyanın tarih boyunca hep aynı şekilde değişim-dönüşüm yaşadığını, şeytanın Allah'a karşı insanları kışkırtmak için gereken her argümanı ya da değişkeni her devirde güncellediğini ve kullandığını görmek, bilmek ve söylemek zorundayız.” diyen ‘Bekçi’nin zihnindeki sadeliğin her Müslüman’a sirayet etmesi için Allah’a dua ediyordum.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
