Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Bu soruları sormak da insanın sorumluluğundaydı; aşağılanan bütün insanlar adına Müslümanların arkasına saklanabilecekleri bir bahaneleri yoktu, inançlarını zehirleyenleri bulmak zorundalardı."
Müslümanlar, sindirilmiş olmanın bedellerini çok ağır ödüyorlardı; Hristiyanlar, Budistler ve Taoistler de... Daha doğrusu, kendilerini ‘çimenlerin üstündeki çiğ’ olarak gören üstünlükçü satanist Yahudilerin diledikleri gibi oynadıkları, acı çektirdikleri, istismar ettikleri, öldürdükleri ve Şeytan’a kurban ettikleri bütün insanlar alt tür olarak gördükleri ‘goyim’den birer ‘goy’du. Ancak yaşadıkları vahşetin kaynağı da kendileriydi, Allah’tan uzaklaşmalarına neden olan kuşkuları onları zayıflatıyordu; satanist Yahudiler de zayıflığı istedikleri gibi kullanıyorlardı.
“Aksi halde paranın patronları olarak siyonist-satanist Yahudilerin dünyayı nasıl yönettiğini anlamamız, yorumlamamız mümkün olmaz ve insanlığın bugün yaşadığı büyük kötülüğün izahını yapamaz hale geliriz!’ diyordu ‘Su Yazarı’. “Nitekim tahrif edilmiş bütün dinler, bunu izah edemedikleri için müntesipleri tarafından bugün tek tek terk ediliyorlar. İnsanlığın elinde sadece tek umut var; tasavvufun kirlerinin sirayet edemediği Kur'an... ancak o da gereğince ve yeterince insanlığın gündeminde değil, zihinleri iğdiş edilmiş Müslümanların büyük çoğunluğunun okumaktan ve anlamaktan aciz olduğu tek ‘umut’ olarak Kur'an, gerçek inananlarını bekliyor!”
Gerçek inananlar... ne kadar çok sık fark ediyordum artık bu büyük farkı. ‘Mü’min-Müslüman’, eşleşmesi idrak farkının ortaya çıktığını gösteren muhteşem bir bilişsel düzeye işaret ediyordu.
Hucurât Suresinin 13-15. ayetleri, Müslümanların çok uzun bir süredir imanla ilgili sorunlarını çözemediklerini düşünmeme neden olmuştu hep.
Türkçe’ye ‘Bedeviler’, ‘Bedevi Araplar’ olarak çevrilen sözcük Kur’an’da net bir biçimde ‘Araplar’ olarak geçiyordu. Çeşitli çeviri kaygılarının artık anlamsız olduğunu görmek zorundalardı Kur’an meâli ile meşgul olanlar. Bu ayetin, doğrudan, o dönem özel olarak Allah’ın elçisinin muhatabı olan, İslam dinine girmiş olan ama henüz iman etmemiş olan Araplar’a hitap ettiğini, genel olarak da Müslüman olduğunu ya da Allah’a boyun eğdiğini söyleyen her ırktan insanı içerdiğini herkes berrak bir şekilde anlamış bulunuyordu.
Allah’a ve elçisine inananların, inançlarında şüpheye düşmemeleri esastı; onlar, Allah yolunda canları ve mallarıyla her türlü mücadeleye girmekten çekinmediklerinde de Allah’a sadık olanlar oluyorlardı.
“Ey insanlar! Şüphesiz, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır (Korunanınız, Allah'a karşı gelmekten en çok sakınanınızdır). Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. Arablar, "inandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama "İslâm olduk (teslim olduk, boyun eğdik)" deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Mü'minler ancak Allah'a ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sâdık olanlardır.”
Allah’a boyun eğdiğini, Müslüman olduğunu söyleyen milyarlarca insan vardı... Oysa kafalarında ardı arkası kesilmeyen, çeşitli iletişim araçlarıyla da tarih boyunca satanist Samirîler’in ve onların müritleri olan masonların kışkırttığı ve sürekli beslediği şüpheleri aşarak Allah’a gerçekten iman edemedikleri için de korkak, sinmiş ve aşağılanmış bir halde yaşayıp duruyorlardı.
Satanist Yahudiler bunun farkındalardı ve her zamanki gibi ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı. Uydurdukları ‘kader’ anlayışı, imanı zehirleyen, şüpheleri körükleyen ve insanları Allah yolunda cihad etmekten vazgeçirdiği gibi Allah’a karşı isyana sürükleyen bir zehirdi.
“Firavun, Yahudi rabbiler, Hristiyan kardinaller-papalar ve Mekke müşrikleri, kendilerinden önceki 'kaderci' sistemlerin sürdürücüleri oldukları için, karşılarında hep Allah'ın elçilerini bulmuşlardır!” diyordu ‘Bekçi’. “Son Elçi Muhammed de, değiştirilemez nitelikteki Kur'an ile insanlığa Allah'ın son uyarılarını ve müjdelerini ileterek insanların üzerindeki tek otoritenin Allah olduğunu, Allah'ın da kendi kurallarını bildirdiği insanları özgür bıraktığını, dolayısıyla bütün insanların akıllarını kullanarak yaşamaları gerektiğini, bütün fiillerinden hesaba çekileceklerini bildirmiştir. Bu mekanizmada herhangi bir güç tarafından 'yazılmış, aşılamaz bir kader inancı' yoktur!”
Allah’ın hiçbir ayetinde ‘kader’ olmadığı için ‘kader’ diye bir iman şartı yoktu, inkâr edildiği için değil. Var olan bir şeyin varlığını reddetmek onu inkâr etmekti, var olmayan bir şeye 'yok' demek dürüstlüktü, onu 'inkâr etmek' demek değildi.
Üstelik geleneksel İslam kültürüne dahil edildiği şekliyle, İman’ın ve İslam’ın şartlarını birbirinden ayırmıyordu Allah; ‘iyilik’ olarak tanımlıyordu insanın en kusursuz hâlini. Biz buna ‘erdem’ de diyebilirdik.
‘Su Yazarı’ ayrıntılara odaklanıyordu:
“Bu açık ve kuşkusuz bir şekilde Bakara Suresinin 177. ayetinde, "İyilik (Birr), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Ve lâkin iyilik, kişinin Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere (elçilere) iman etmesi; sevdiği maldan, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve kölelere vermesidir. Namazı dosdoğru kılması, zekâtı vermesidir. Onlar antlaşma yaptıklarında anlaşmalarına uyarlar ve sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabrederler. İşte onlar sadık kimselerdir. Ve işte onlar, muttakîlerdir (Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır)." şeklinde beyan edilmiştir ve bu kesinlikle imanın altıncı şartı olarak kim tarafından eklendiği belli olmayan 'kadere ve hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak' maddesini içermemektedir.
Kur'an'da bahse konu olan bağlamı ile 'kader' yoktur, bütün her şeyi yaratan Allah olduğu için hayrı ve şerri de o yaratmıştır, ancak insanın başına gelen kötülüklerin müsebbibi insanın kendisidir.
Nisa Suresinin 78. ve 79. ayetlerinde kader üzerinden Allah'a isnad edilen bu tür iddiaların temelsiz olduğu görülür:
"Nerede olursanız olun, sağlam kalelerin içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu, Allah’tandır” derler. Onlara bir kötülük isabet ederse, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar! Sana bir iyilik isabet ederse Allah’tandır. Sana bir kötülük isabet ederse nefsindendir. Seni insanlara bir resul (elçi) olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter."
Uçaktaydım. Uçağı biz insanlar yapıyorduk ve bazı uçaklar düşüyordu da. Düşen uçakların karakutuları uzmanlar tarafından inceleniyor, düşmeye neden olan teknik sorunlar tespit ediliyor ya da hava şartlarının düşmeye etkisi varsa raporlara dahil ediliyordu. Diğer teknik sorunlar bir yana, bir uçağın her türlü hava şartlarına karşı dayanıklı bir şekilde yapılmaması insanın hatasıydı; uçağın kullanımından, teknik donanımından bireyler ve şirketler sorumlu oldukları gibi, insanlığın uçuş teknolojisindeki gelişmişliğinin düzeyi de insanlığın sorumluluğundaydı. Hiç kimse düşen uçaklar nedeniyle Allah’ı suçlayamazdı.
‘Bekçi’ hiçbir esnekliğe, kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde yorumlarını sıralıyordu:
“İyiliği ve kötülüğü tanımlayan ve sınırlayan Allah'ın tanımlarını ve sınırlarını değiştiremeyeceklerini bildikleri halde, insanları hangi simülatif sanrılarla aldatabilir ve köleleştirebilirlerdi? Kader, büyük bir güç tarafından yazılan ve insanların hem bireysel hem de toplumsal yaşantılarını sınırlayan bir program olarak Allah tarafından yazılmadığı halde, onu yazan hangi güçtür?”
Bu soruları sormak da insanın sorumluluğundaydı; aşağılanan bütün insanlar adına Müslümanların herhangi bir bahaneleri yoktu, inançlarını zehirleyenleri bulmak zorundalardı.
“Allah tarafından böyle bir aşılamaz senaryo yazılmış olsaydı insan yaptıklarından sorumlu tutulmazdı, ahiret, hesap günü, cennet ve cehennem olmazdı, elçilere, kitaplara gerek kalmazdı. Çünkü insan aşılamaz ve değiştirilemez bir senaryo ile sınırlı olarak yaratılmış olsaydı, özgür iradesinin olmasına ve dolayısıyla yaptıklarından sorumlu tutulmasına gerek kalmazdı!” diyordu ‘Su Yazarı’. “Evet; insanları büyük bir baskı altında tutarak yönetmek ve gütmek için kader gibi bir senaryoya ihtiyaçları vardı şeytanın ve uşaklarının. Hollywood bunun için bütün dinlere yerleştirilmiş olan ortak sloganı kullanıyordu: "Kaderinden kaçamazsın!"
Kimin yazdığı kader? Büyük güç sahiplerinin hizmet ettiği, senarist olarak şeytanın efendilik ettiği küresel sistemin yazdığı kader... Bütün finans merkezlerini ellerinde bulundurarak diledikleri ülkelerin 'rızıklarını' tayin edebilen, bütün eğitim sistemlerini diledikleri gibi düzenleyebilen, bütün dinleri, din adamlarını devşirerek, onların fetvalarıyla tahrif edebilen, ahlâk yasalarını arzu ettikleri şekillerde ve sürelerde değiştirebilen, hatta yok edebilen, çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden milyonlarca insanı acımaksızın öldürebilen, insanın doğasını, genetiği, beslenmesi ve cinsel ilişkileri ile tartışılır hale getirerek ruhunu kaosa sürükleyen senaryoları kim 'kader' olarak yazabilir?”
Binlerce yıllık şüpheleri kaynağına taşıyarak görünür hâle getiriyordu ‘Bekçi’. Yürüyen, aktif ve canlı olan bir aklın insanlığa hediye ettiği bu şey ne kadar güzeldi. Allah, yarattığı aklın nasıl işleyeceğini de biliyordu kuşkusuz; insana kendi kurtuluşu için aklını kullanmasını da bu yüzden emrediyordu.
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
