1 Şubat 2026 Pazar

SA11837/SD3722: Sıkıntı (Roman); 14. Bölüm-Su 2

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Güzel, çekici ve bekar kadınların yüksek öz güveni acılar doğuruyordu her seferinde. Erkeklerin asla kaçamadıkları bu baskı karşısında yaşadıkları çaresizlik de hep tekrarlanan bir ahmaklıktan başka bir şey değildi.


Kadınları anlayamayacaktım; bu artık kesindi. Çünkü ben, genetiğimin getirdiği mantıklı gerekçelerle farkında olmadan sinirlenirken, o, sinirlenmemin ona verdiğim değeri yansıttığını düşündüğü için seviniyordu. Kadın erkeği değerli bulduğu zaman da ayrılabiliyordu ondan, değersiz olarak gördüğü zaman da.

‘Teşekkür ederim. Telefonu da şirkete bırakacağım!’ demişti kişisel telefon numarasını verme gereği duymadan.

Bilgisayar çantam sırtımda, sol elim valizimin kulpunda, öylece durmuş ve bakmıştım yüzüne.

‘Her şeyin senin için güzel olmasını diliyorum, Keçi!’ demiştim gülümseyerek. ‘Karmaşık ânlarımız oldu seninle. İstediğin zaman zorlayarak hayatıma girdin, istediğin zaman da zorlayarak çıkıyorsun. Sana izin; istediğin zaman yeniden iletişim kurabilirsin. Umarım içindeki iyi çocuğu besler ve büyütürsün, o iyi ve merhametli bir insan olarak hayatının tamamına yansır ve yaşamaya devam eder; düşünme biçimini oluşturan ve ruhunu kuşatan Avrupalı bencillik değil, Batılı acımasız sömürgeci kötülük değil!’

‘Ne dersen de, seni unutmayacağım, Mühendis!’ dedi hüzünlü bir sesle. ‘Kendine ve ailene iyi bak!’

‘Sen de!’ demiştim her zamanki soğukkanlılığımla. 

Sırtımı dönerek yürümeye başladığımda da arkamdan seslenmişti:

‘Sabır Taşı, senin gibi bir insanla daha önce hiç karşılaşmadığını söyledi!’ 

Bu neden önemliydi ki? Şu ânda söylenebilecek en son şey bile değildi bu. Kendisiyle konuştuğunu sanarak mı söylemişti bunu, kendisini böyle mi teselli ediyordu, yoksa kışkırtıyor muydu; anlamamıştım. Durmuş ve hiçbir şey söylemeden ona bakmıştım.

Oturduğu sandalyeden fırlayıp yanıma gelecek gibi duruyordu. Tehlikenin gittikçe büyüdüğünü fark etmiştim. Sakin bir şekilde gülümsemiş, ona el sallamış ve uçağımın kalkacağı kapıya doğru yürüyerek kalabalığa karışmıştım.

Uçağın kalkışına kısa bir süre kala da mesaj yazmıştı:

‘Bu telefonla sana son mesajim, seninle ilgili her sey bu telefonda, hepsini silecegim!’

Ben de ‘Sil!’ diye cevap vermiştim sadece.

Bütün bunlar tuhaf şeylerdi; kendi içlerinde sayısız çelişkiler barındıran, erkek ve kadın arasındaki mantıksız etkileşim süreçlerini başka türlü tanımlamam mümkün değildi. 

Bir erkeğin sonuçlarını bilerek başladığı herhangi bir serüven, bir kadın için aynı anlamı taşımıyordu; kadın kendisini her türlü sonuca hazırlayarak kaybedeceğinden emin olduğu bir savaşa da kolaylıkla girebiliyordu. Onun için önemli olan kaybetmek değildi, kaybettiğinde ayakta kalabilmekti. 

Deniyordu kadın, sonuç alamayınca da çekip gidiyordu, ama erkek öyle değildi. İstemeyi deniyordu mesela kadın, istiyordu; erkek ise istemeyi denemekten daha çok, istediğini söylediği ânda kendisini muhtemel her türlü akışa mahkûm ve mecbur hissediyordu. Kaybettiğinde ayakta kalamamasının tek nedeni de buydu erkeğin.

Mahir tarihteki en iyi örneklerden biriydi bana göre. ‘Hiç yapışmadan, bırakmayan, tutan-tutunan kadın; acaba dedirten, insanı allak bullak eden...’ demişti henüz nasırlaşmamış acısıyla bir gün. 

Ben de ‘Zorba; hep borçlu hissettiren zorba!’ demiştim gülerek. 

‘Denilebilir, evet, ama o kadar da bağırmadan sevdiğini ortaya koyan, seven, isteyen; evet istek sahibi!’ demişti bütün kırılganlığıyla. ‘Ve sevilesi...”

‘Sen istemeyi bile bilmiyorsun ki!’ demiştim ona sert bir sesle. ‘Bir erkek olarak ne istediğinden asla emin olamadığın için istemeyi bile denemekten âcizsin; oysa o öyle değil, ne istediğini biliyor, çok cesur, çok cömert ve sınırsız!’

‘Sınırsız demeyelim de...’ diyerek itiraz etmişti Mahir. 

Her şeyi isteyene ‘sınırsız’ denmez de ne denirdi ki? Evli bir erkekle ilgili ‘sınır’ başka ne olabilirdi? Erkek ve kadın ilişkilerini nasıl sınırlamıştı Allah?

Bu tuhaf şeyler yüzünden tıkanan zihnim kendini kapatmıştı ben başımı geriye yasladığımda; uyumuştum. Sistem aşırı mantıksızlık yüklenmişti, ben farkında olmadan da kaçmıştı. 

Güzel, çekici ve bekar kadınların yüksek öz güveni acılar doğuruyordu her seferinde. Erkeklerin asla kaçamadıkları bu baskı karşısında yaşadıkları çaresizlik de hep tekrarlanan bir ahmaklıktan başka bir şey değildi. 

Zaten erkek ve kadın kümelerinde birbirinden asla bağımsız olmayan bu türden etkileşimler insanlık tarihi kadar eskiydi; ‘aşk’ denen bu hastalık şiirler, masallar, hikayeler, romanlar, filmler ve diziler aracılığıyla öğretiliyordu her yeni doğan insana. 

Din de böyle öğretiliyordu, felsefe de... İnsan ‘kültür’ denen bir suyla besleniyordu hayatı boyunca. Bu su ne kadar arınmış olursa o kadar sağlıklı oluyordu insanın ruhu ve bedeni; ne kadar kirlenmiş olursa da o kadar çok kötülük yayıyordu, soyut ve somut olan her şeyi kendi sonsuz doğurganlığıyla besleyerek.

Allah her şeyi sudan yaratmıştı. Cennette su ile ödüllendirecekti insanı; cehennemde de su ile cezalandıracaktı. 

Su başka bir şeydi, bambaşka bir şey.

Göklerin ve yerin en derin ayrıntılarında değişiyordu su. Bir yerlerde suyla akıp gidiyordu insanın hayalleri; su ile geldiği gibi su ile gidiyordu hayat. Göğün yere en yakın yerlerinde taşınamaz oluyordu sonra su; yere, sevgililerin koynuna akıyordu fırtınalarla, bazen de yumuşak dokunuşlarla. Buharlaşıyordu sonra güneşin gözleriyle, ayrılıyordu yerden...

Hep ayrılık üzerine kurguluydu su, hep sevdiklerini terk edecek kadar sevgi doluydu; buluşmak üzere yeni guruplarda, yeni kılıklarda, yerde ve gökte... 

Duruverecekti sonra su, ‘İkinci Adem Nuh’tan hatıra kalarak; yeri sarıp sarmaladığı zaman eskidendi. Ve o sımsıkı sarılarak sarınca yeri neredeyse yok olacaktı hayat; kaçıvermişti yeniden, yeri yaşatmak için...

İD de su gibiydi, buharlaşıp gidiyordu tufandan sonra.

Çocuklarımı düşündüm; işleri gerçekten zordu. Onlara sevgi ve merhamet temelli bir bakış öğretmeye çalışıyordum, aşkın ruhsal bir hastalık olduğundan bahsediyordum, ne var ki gerçeği anlatırken ne kadar başarılı olabileceğimi bilmem imkansızdı. İnsan denen yaratık için söylenebilecek her şey belirsiz bir boşluğa işaret ediyordu çünkü;  her insan o boşluğu da özgür sandığı kendi iradesi ile dolduracaktı.

Uyandığımı gören hostes herhangi bir isteğim olup olmadığını sorduğunda da ona teşekkür ettim ve hiçbir şey istemediğimi söyledim. Çalışacaktım, iş akışlarını kontrol edecektim, Sıkıntı’ya odaklanacaktım.

Yapabilirsem eğer...

<<Önceki                      Sonraki>>


[29.01.2026, 14/5 (1040))]


Seçkin Deniz, 01.02.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı