8 Mart 2024 Cuma

SA10624/SD3036: Dûrira | Post-Analitik Bakışlar 5: Türkiye’nin Küresel Öncelikleri-2; Montesquieu ve Aksayan Demokrasi

     Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Montesquieu’nin küçük devletlere uygun gördüğü mevcut demokrasi tanımı Türkiye gibi büyük bir ülke için yetersizdir ve artık bir anlam taşımamaktadır. "

Demokrasi’nin herhangi bir toplumu bağlayıcı ve sınırlayıcı bir tanımı yoktur, bu nedenle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Batı’nın demokrasi merkezlerinde yapılan seçimlerin, oluşturulan sistemlerin birbirleri ile tıpatıp benzerliği de yoktur. Tarih boyunca egemen açık ve gizli güçlerin kendi çıkarları için uygun bir sistem üretmek için bir veya birkaç düşünür ya da filozof aracılığı ile yeniden tanımladığı ve bundan dolayı da tanımsız kalan demokrasinin insan için en uygun sistem olup olmadığı konusu belirsizliğini korumaktadır.  (Türkiye de 2017 referandumu ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmiştir)

Kuşkusuz, ‘ölü bir dil olan’ Grekçe aslında sözcük olarak ‘halkın egemenliği’ anlamına gelen demokrasiyi merkeze alan her tartışma dönemsel olarak uygun bir tanım aralığının benimsenmesi sağlansa da -bu kavram var olduğu sürece tarihte olduğu gibi- sürekli tartışılacak ve değişen koşullar karşısında yapılmış olan tanım geçerliliğini yitirecektir. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine kadar çeşitli ülkelerde görülen farklı uygulamaları ile demokrasi hiçbir zaman sözcük anlamıyla gerçek bir uygulama alanı bulamamıştır.

Değişen koşullar, ulaşımı, teknolojiyi ve oy kullanma biçimlerini değiştirmiş, insanların seçme eylemine katılımı geçmişe oranla daha da kolaylaşmıştır, ne var ki bu durum seçmenlerin yapılan seçimlere katılımının doğru orantılı olarak artmasını sağlamamıştır. Geçmişte demokrasinin sınırlı tanımı ya da seçmen sandıklarına ulaşımla ilgili zorluklar katılımı olumsuz etkilerken, günümüzde siyasi partilerin ya da adayların seçmenler için yeterince ikna edici vaatlerde bulun(a)maması seçimlere katılımı olumsuz etkilemektedir.

Her iki durumda da demokrasinin geçerli tanımı gereği bütün seçmenler seçime katılmadıkları için gerçek anlamda çoğunluğun seçtiği parti veya lider yönetim sorumluluğunu almamaktadır, bunun yerine seçmen çoğunluğu yerine katılımcı çoğunluğu esas alınarak Başkan, Başbakan ve hükümetler belirlenmektedir.

Örneğin, 2022 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminde Emmanuel Macron ilk turda %74’lük katılım oranı ve %27,84 oranı ile birinci olarak katıldığı ikinci turda %72 katılım oranı ve %58,5 oyla Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Toplam seçmen sayısı 48.7 milyon olan Fransa’da ilk turda 36 milyon seçmen seçimlerde oy kullanmış, Macron bu oyların 10 milyonunu alarak, yani toplam seçmen sayısına oranla yaklaşık %21 oy oranı ile Cumhurbaşkanı seçilmiştir. İkinci turda 35 milyon seçmenin katılımı ile aldığı 20 milyon oyun toplam seçmen sayısına oranı ise %41’dir. Her iki turda da toplam seçmenin yarısından fazlasının oyunu almadan Cumhurbaşkanı olarak yetki almıştır. (Yarı Başkanlık sisteminin uygulandığı Fransa’da Parlamento seçimleri demokrasi uygulamaları açısından çok önemli olmakla birlikte bu analizde değerlendirmeye alınmamıştır.)

Fransa’daki demokrasi uygulamaları seçmen çoğunluğunun kararlarına dayalı olmazken, ABD’de durum çok daha kötüdür. ABD’deki Başkanlık seçimlerine katılım oranları 2012’de %54,87, 2016’da %55,31, 2020’de ise %65 olarak gerçekleşmiştir; 2020’deki en yüksek %65 katılım oranı ile Joe Biden’ın (Başkan olarak seçilmesini sağlayan katılımcıların yarısı) %32.5 oranı ile toplam seçmenin yaklaşık üçte birinin oyu ile seçilmiş olduğunu göstermektedir. (Temsilciler Meclisi ve Senato seçimleri demokrasi uygulamaları açısından çok önemli olmakla birlikte bu analizde değerlendirmeye alınmamıştır.)

‘Demokrasi’nin Beşiği’ olarak tanımlanan ancak Monarşi ile yönetilen İngiltere (Birleşik Krallık)’de 2019 yılında %67’lik katılım oranı ile yapılan genel seçimlerde (Avam Kamarası) Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakâr Parti, 14 milyon seçmenden aldığı oy ve %43.6 oy oranı ile 650 koltuğun 364 (%56)’ünü alarak Başbakanlık ve hükümet kurma yetkisi almıştır. Bu kayıtlı seçmenlere göre değerlendirildiğinde yaklaşık %29’a denk gelmektedir, Fransa ve ABD’den çok daha kötü bir oran ile ve çoğunluğu temsil etmemektedir. (Monarşi ve Lordlar kamarası demokrasi uygulamaları açısından çok önemli olmakla birlikte bu analizde değerlendirmeye alınmamıştır.)

28 Mayıs 2023’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda %84 katılım oranı ile 64 milyon kayıtlı seçmeni olan Türkiye’de yaklaşık 54 milyon seçmen oy kullanarak bütün gelişmiş ülkelere oranla çok yüksek bir demokrasi bilinci sergilemiş, (birinci turda 26 milyon oy alan ve %49,24 oranı ile birinci sırada olan) Erdoğan geçerli olan 53.3 milyon oyun 27.8 milyonunu alarak %52 oranı ile seçilse de kayıtlı seçmen sayısına oranla %43 ile seçilmiştir. (TBMM seçimleri demokrasi uygulamaları açısından çok önemli olmakla birlikte bu analizde değerlendirmeye alınmamıştır.)

Fransa, ABD, İngiltere ve Türkiye karşılaştırmalarına göre son seçimlerde kayıtlı seçmenlere göre çoğunluğu sağlamasa da çoğunluğa en yakın oran Türkiye’deki demokrasi uygulamalarında görülmektedir.

İncelenen dört ülkede ve bu ülkelere benzer bütün ülkelerde seçimlere katılım oranları dolayısıyla ‘katılım sorunu’ demokrasi uygulamalarının önündeki en büyük engeldir; katılım oranları dolaysıyla -özgür seçimler yapıldığı- herhangi bir ülkede demokrasinin tanımı gereği seçim sonuçlarına göre çoğunluğu temsil eden yönetimler bulunmamaktadır.

Dünya’daki demokrasi uygulamalarındaki farklılıklar, masonlar tarafından 18. yüzyıl ‘aydınlanma filozofu’ olarak tanımlanan mason Fransız Baron Montesquieu'nün felsefesinin uygulanmasının bir sonucudur. Çünkü Montesquieu üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmiştir.

Kendisi eski bir baş yargıç/şato sahibi aristokrat olan ve Fransa'da da monarşi isteyen Montesquieu'ya göre, despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşer ve korkuya dayanır. Britanya örneğinde olduğu gibi ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir (cumhuriyet); demokrasinin yönetici ilkesinin erdem olduğunu öne süren Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkmış ve şeytani amaçlarını gerçekleştirmek üzere ‘Yasaların Ruhu’ adlı çalışmasında bahsettiği “trias politica” ya da ‘güçler ayrılığı’ ilkelerini ortaya atmıştır.

Bugün bahse konu olan ‘güçler ayrılığı’ ilkesi, başta ABD gibi, uygulandığı her ülkede yönetim kaosunun altyapısını hazırlamış, ortaya çıkan her türlü kaosta masonik hegemonyanın dilediği şekilde hüküm sürmesinin temel gerekçelerini ‘değiştirilemez’ bir şekilde idarî yapıların köklerine yerleştirmiştir.

Yine masonik bir proje olarak Avrupa Birliği, üye ülkelerin seçmenlerinin tercihlerinden bağımsız bir şekilde teknokratlar tarafından yönetilen ve her türlü güçlü lobinin çıkarları doğrultusunda yasalar çıkaran kurumlar silsilesi ve ‘bağımsız ve sorumsuz’ bir üst yönetim biçimi olarak tamamen despotik uygulamalarla üye ülkelerin vatandaşlarını dipte eşitleyerek değersizleştirmiş, inançlarından yoksun hale getirmiş, erkek ve kadın kimliğinden soyutlamış, aile kurgusunu ürettiği kurumsal baskılarla yok etmiş ve sonuç olarak da yoksullaştırarak aşağılamıştır.

Masonik aydınlanmanın despotik uygulamaları sonucunda son üç yüzyılda ABD’de olduğu gibi Avrupa Birliği’nde de ‘tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi' ortaya çıkmamıştır. Hemen bütün demokratik ülkelerde halkların seçimlere katılma oranı, masonik hegemonyanın ürettiği üst yapıların birey-toplum refahını ve kalitesini düşürmesinden dolayı tepkisel olarak düşmüştür ve düşmeye devam etmektedir.

Türkiye, 2017 yılında yaptığı referandum ile kendine özgü bir ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ üreterek istikrarsızlıktan ve masonik bağımlılıktan kurtulmak için büyük bir adım atmış ve halkın yönetime katılması anlamına gelen yüksek bir ‘seçimlere katılım oranı’ ile küresel yolculuğuna devam ediyor olsa da, demokrasinin kolaylıkla müdahale edilebilir yeniden tanımlanmamış yapısına karşı yeterince emniyetli bir sistem üretmiş sayılamaz.

Montesquieu’nin küçük devletlere uygun gördüğü mevcut demokrasi tanımı Türkiye gibi büyük bir ülke için yetersizdir ve artık bir anlam taşımamaktadır. Türkiye istikrarsızlığa tahammül edemeyen bir coğrafya, inanç ve tarih bilincine sahiptir; küresel yolculuğunda muhtemel kazalara karşı yeni bir demokrasi tanımı yapmak ya da yeni bir yönetici hükümet seçme sistemi üretmek ve masonik 'güçler ayrılığı' ilkesi gibi kaos üreten zihinsel prangalardan kurtulmak zorundadır.


<<<Önceki                           Sonraki>>>


Seçkin Deniz, 08.03.2024, Sonsuz Ark, Dûrira | Post-Analitik Bakışlar


Dûrira | Post-Analitik Bakışlar

Seçkin Deniz Yayınları




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı