25 Şubat 2024 Pazar

SA10601/SD3024: Sıkıntı (Roman); 6. Bölüm-Ova 50

Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Güzel bir akşamdı, dingin doğanın karanlığından gelen esinti mangaldan çıkan dumanı dağıtıyordu uzaklara doğru. Ağaçların hışırtısı hafif çatal tıkırtılarına karışıyor, arada bir ‘Anne bana da!’ diyerek ağzına bir parça et atmak isteyen çocukların sesi hayat denen nimetin güzelliklerini hatırlatıyordu herkese."

Karım sessizce elimden havluyu aldı ve dikkatle gözlerime baktı, yüzüme dokundu ve tekrar sordu: ‘İyi misin?’

Ben de elimle yüzüme dokunan elinin sırtına dokundum hafifçe. ‘Hayır!’ dedim gözlerine bakarak. ‘İyi değilim, ama bunu da Allah’ın izniyle aşacağımı biliyorsun. Sen nasılsın, bebek nasıl?’

‘İyiyiz, Elhamdülillah!’ dedi. ‘Son zamanlarda biraz yorulduğumu hissediyorum!’

Telefonumdan gelen mesaj sesi ikimizin de dikkatini dağıtmıştı. Telefonu pantolonumun sağ cebinden çıkardım ve baktım. Mahir de karşılık olarak sesli mesaj göndermişti. Dinlemek için düğmeye bastım:

‘Şaşkınım ve heyecanlıyım, Azizim!’ diyordu. ‘Şaşkınım çünkü senin roman yazma ihtiyacı duyman beni şaşırttı, heyecanlıyım çünkü nasıl bir roman yazacağını merak ediyorum. ‘Sıkıntı’… adı bile heyecan verici. Hayırlı olsun. Uzun görüşelim, selamlar!’

‘Salata gecikmesin!’ diyerek mutfağa geçtim hızlıca. ‘Babam huysuzlanır şimdi!’

Karım da ‘Sofrada eksik var mı, ben de onu kontrol edeyim!’ diyerek balkona çıktı.

Roka salatası bir geçiş anı, daha doğrusu bir normalleşme fırsatı sağlamıştı bana. Karımın gülümseyen gözlerindeki derin hüzün allak bullak olan zihnimde şok etkisi üretmişti, kendime gelmeye başlamıştım. Lavaboda duran ân sonsuza kadar durabilirdi. Karım yanıma gelerek beni ân’ın sonsuzluğundan kurtarmıştı.

Bahçemizde yetiştirdiğimiz rokalar, domatesler, sarımsaklar, naneler taptazeydi. Soğuk sıkım yemyeşil zeytinyağı, mis gibi kokan limonlar ve yanlarında koyu kırmızı saf nar ekşisi. Salata tahtam ve büyük salata bıçağım hazırdı. Chia tohumu küçük cam kabından siyah-beyaz-gri bir şekilde gülümsüyordu.

Önce doğradığım rokaların mis gibi kokusu yayıldı mutfağa. Onları salata tabaklarına dağıttım. Sonra domatesler küp küp ışıldadılar rokaların üstünde. Yeşil sarımsağı ince ince kıyarak neşelendirdim rokaları ve domatesleri. Ardından yeşil nanelerin iştah açan serinliğini serdim üstlerine. Ve tuz ve chia tohumları ve zeytinyağı ve limon. En son nar ekşisi şişesini gezdirdim salata krallığında.

Bütün malzemeleri karıştırma keyfini babama bırakmıştım. İki çatalı alır ve ağır ağır karıştırırdı salatayı; her şeyi birbiriyle tanıştırır ve yemeye hazır hale getirirdi.

Koşuşturan çocukların sesi geliyordu balkondan, karım ve gelin mutfağa girip çıkıyorlardı her seferinde ellerinde bir şeyler taşıyarak. İki salata tabağını ben aldım elime, diğerlerini karım. Masa çeşit çeşit salata, közlenmiş soğan, biber ve domates kokusuyla bezenmişti. Kardeşim kebap şişleriyle masaya servis yapıyordu, ‘Hadi soğutmayın!’ diye bağırarak.

‘Ayran mı?’ diye sordu Annem. ‘Şalgam!’ dedim gülümseyerek. İçecekleri bardaklara annem dolduruyordu. Herkes bir ucundan tutmuştu işlerin ve hep beraber yiyeceğimiz şeyleri hazırlıyorduk.

Güzel bir akşamdı, dingin doğanın karanlığından gelen esinti mangaldan çıkan dumanı dağıtıyordu uzaklara doğru. Ağaçların hışırtısı hafif çatal tıkırtılarına karışıyor, arada bir ‘Anne bana da!’ diyerek ağzına bir parça et atmak isteyen çocukların sesi hayat denen nimetin güzelliklerini hatırlatıyordu herkese.

‘Sen!’ dedi Babam. ‘Çok uzun kaldın bu sefer, hayırdır oğlum?’

‘Amerika bu, baba!’ dedim bardağımdaki şalgamdan bir yudum alırken. ‘Biliyorsun diş geçiremeyince bize, bu sefer şantaj yapıyor, yaptırım uyguluyor. Savunma Sanayii şirketlerimizi boğarak yok etmek istiyor. O yüzden uzun sürdü, git gel zaten iki gün!’

‘Netice aldınız inşallah?’ diye sordu merakla. ‘Amerika istediğini almadan kimseyi rahat bırakmaz, gerçi alsa da bırakmaz ama…’

‘Aldık, Elhamdülillah!’ dedim gülümseyerek yine. ‘Zaten başka çareleri yok, yaptıkları zulüm yüzünden dünyada her geçen gün yalnızlaşıyorlar, insanlar uyanıyor. Türkiye onlar için tutunacak son dal; roller değişti!’

‘Amerika çok kan döktü!’ dedi babam bardağındaki suyu içerken. ‘Allah unutmaz, Allah’ın adaleti şaşmaz; her milletin bir eceli, her zalimin bir müddeti vardır.’

Gördüğüm fotoğraf netti: Osmanlı İmparatorluğunun insanlığa karşı işlenen suçlar olarak tanımlanabilecek bir şekilde parçalanması sonrası kurulan ve kurulduktan sonra Amerikan emperyalizminin -ve küçük ortağı Sovyetlerin- baskıları sonucu NATO’ya üye olarak bağımsızlığını kaybeden, son 64 yılda askerî darbelerle, politik idamlarla, işkencelerle, terörle, ekonomik krizlerle, İslam düşmanlığıyla, etnik çatışmaların körüklenmesiyle boğulan ve 2002 sonrası Amerikan liderliğindeki emperyal zorbalığa baş kaldıran Türkiye, artık çökmekte olan Amerika için de Avrupa ve İngiltere için de vazgeçilmez ortaktı; artık eşitten biraz daha büyük bir ortak.

Uluslararası ilişkilere ve siyasete dair ilk öğretmenim babamdı. Neredeyse altmış yıllık gazete okuruydu babam, 1960 darbesi dahil her şeyi görmüş ve yaşamıştı.

‘Artık miadı doldu Amerika’nın Baba!’ dedim. ‘Allah’ın izniyle devir bizim, fakat işimiz çok zor!’

‘Kolay iş yoktur, oğlum!’ dedi Babam dalgın dalgın. ‘Amerika dünyaya yata yata hükmetmedi bu kadar yıl, aldattılar, tuzak kurdular, hiç durmadan bütün dünya hakkında araştırmalar yaptılar, para harcadılar, ilme riyaset ettiler; bunun hepsi emek işidir. Türkiye’nin parası var mı, bunları yapabilecek mi?’

‘Amerika yola çıktığında bizim kadar bile hazır değildi Baba!’ dedim. ‘Ama Masonlar destek verdiler, biliyorsun. Binlerce yıllık birikimlerini harcadılar. Bize de elbet yardım eder Allah!’

‘İnşallah!’ dedi Babam çatalını tabağının kenarına koyarken. ‘Fakat milletin huyu iyi değil oğlum, ne zaman kimden yana döneceği belli değil. Erdoğan’a sırtlarını döndükleri an memleket çöker; kimse de tutamaz!’

‘Allah büyüktür!’ dedim. ‘Biz işimizi yapalım gerisi artık Allah’ın takdiri!’

Annem karıştı söze, ‘Gelinin yükü ağır oğlum, çocuklar çok yoruyor, biz babanla kalalım işlerin çoksa!’ dedi. ‘Küçük gelin kendi işini görür artık!’

Karım heyecanla cevap verdi hemen. ‘Çok isterim!’ dedi.

Ben zaten yıllardır ısrar ediyordum sürekli bizde kalmaları için. Ama Zazalardaki adet böyleydi; büyük oğul evlenip ayrılır, anne-baba küçük oğulla birlikte yaşamaya devam ederdi. Bizde huzurevi denen mezbahaya anne-baba göndermek yoktu. Torunlar dedelerin ve nenelerin şefkatli kollarında hayatı öğrenirlerdi.

Kardeşim mangalın başına taşıttığı salatalardan yerken seslendi uzaktan, ‘Yemekten sonra bize yol göründü mü şimdi baba?’ diye seslendi. ‘Çok kalmayın, ama!’

‘Sen de kafanı dinlersin oğlum!’ dedi Babam onu biraz iğneleyerek. ‘Sana da çok yük olduk!’

‘O ne demek Baba ya?’ dedi kardeşim. ‘Başımın üstünde yeriniz var!’

Yemek bittiğinde saat 23.00’a yaklaşıyordu. Çay yetiştirdi gelin. Kardeşim de mangalla işini bitirmişti. Sohbet ediyorduk.

Telefonum titredi; mesaj gelmişti:

‘Adana hep boyle sicak midir?’ 


<< Önceki                      Sonraki>>


[14.02.2024, (6/101 (626))]

Lütfen gitmek istediğiniz bölümü tıklayınız:


Seçkin Deniz, 27.02.2024, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

    

Seçkin Deniz Twitter Akışı