Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Çocukluktan ergenliğe, oradan da yetişkinliğe sürüklenen insanlar tüm özgeçmişlerini yüzlerinde taşıyorlardı; bakabilen herkes görebilirdi, hangi dinden olurlarsa olsunlar insanlar mazur görülmek ve anlaşılmak gibi bir zaafa mahkûmlardı."
Onu gerginliğinden kurtulmuş bir şekilde görmek güzeldi, ben nasılsa gerilimleri yönetme sanatında çaresiz bir şekilde ustalığa doğru ilerliyordum. Zihnim birazdan kendi akışına dönecek ve arka planda her şey eskisi gibi işlemeye devam edecekti.
Çaylarımızı içtik, yarım su şişelerimizi de alarak terastan çıktık, ikindi namazını da kıldıktan sonra mekândan ayrılarak otoparka doğru yürümeye başladık.
‘Ankara üzümü sever misin, Avukat?’ dedim ağaçlardan gelen esintiyi sesime yükleyerek. ‘Siyah, simsiyah hem de!’
‘Severim de nereden bulacağız şimdi siyah Ankara üzümü, Kardeşim?’ dedi umutsuz bir sesle.
‘Bagajı aç sen hele!’ dedim neşeli bir sesle.
Mahir’in üzümü ona da kısmet olacaktı. Planlayarak yürüsen olacak iş değildi işte.
Merakla bagajı açtı Avukat. Valizin bir tarafına sıkıştırdığım küçük üzüm poşetini çıkardım, hiçbir şey söylemeden yürüdüm ve arabaya bindim. O da heyecanla şoför koltuğuna geçti.
‘Ciddi ciddi Ankara üzümü mü yiyeceğiz şimdi?’ diye sordu.
‘Evet!’ dedim kağıt poşeti açarak. ‘Sen sür arabayı!’
Küçük sepeti poşetten çıkardım ve iki koltuğun arasına, vites kutusundan biraz uzağa koydum. Bir tane üzüm koparıp yedim salkımdan, o da hemen uzandı ve aldı bir tane...
‘İnanılmaz bir tadı var bunun, Mühendis!’ dedi keyifle. ‘Bilsem, daha çok getir derdim!’
‘Bunu bulduğuna şükret!’ dedim gülümseyerek. ‘Mahir’in inadı olmasa bunu da yiyemeyecektin!’
Mahir’i tanımıyordu. Kısaca ondan bahsettim, bağ evinden, yetiştirdiği sebze ve meyvelerden, samimiyetinden...
‘Ellerine sağlık, Allah razı olsun ondan!’ dedi Avukat kalan üzüm tanelerini tek tek ağzına atarken. ‘Sen nasılsa yemişsindir, Kardeşim!’
‘Afiyet olsun!’ dedim şişeden bir yudum su içerken. ‘Görmemişin ayarlarına söz söylemek bana düşmez, İstanbul görmemişlerin yeri nasılsa... ye, ye, gözün de doysun!’
Güldü neşeyle, ‘Senin İstanbul’a karşı ön yargılarına bayılıyorum, Mühendis!’ dedi. ‘Hiç insafın yok bize karşı!’
‘Bu memleketin her kötü hâlinden İstanbul’un entrikaları sorumlu, İstanbullular sorumlu, Avukat!’ dedim sakin bir sesle. 'Çok iyi biliyorsun, her türlü dolap burada tezgahlanıyor, bütün memleket bu dolapların acısını tepesinden tırnaklarına kadar çekiyor. Nereye gideceğiz, sen onu söyle, o biri kim!’
Geldiğimiz yoldan geri dönüyorduk. Avukat bir yandan arabayı sürüyordu bir yandan da anlatıyordu. Elini eteğini her türlü işten çekmiş, Sarıyer’de atadan kalma evinde oturan yaşlı bir yazarı ziyaret edecektik.
‘Sarıyer burası, ayrılık yeri diyor sürekli!’ diyordu Avukat. ‘Hiçbir yere çıkmıyor, İstanbul’u görmek bile istemiyor!’
Aklımda İD vardı, ona cevap vermemiştim, karıma da herhangi bir yorum yapmamıştım. Müsait olmadığımı düşünmelerini istiyordum ki zaten değildim. Uçağım 22.00’daydı. Avukat beni 19.00-19.30 gibi İstanbul havaalanına bırakacaktı, akşam namazını orada kılacak ve ardından uçuş için gerekli olan işlemlere başlayacaktım. İki saatten daha az bir zaman kalmıştı.
‘Biliyorsun fazla zamanım kalmadı, Avukat!’ dedim. ‘Orada çok kalmayalım!’
‘İstersen hiç gitmeyiz!’ dedi heyecanla. ‘Ama tanışmanı istediğim biri; bu aralar çok sık ziyaret ettiğim, görmüş, geçirmiş ve her şeyden tiksinmiş biri. Hem romanında da işlersin onunla görüştüğün konuları!’
‘Beni ona götürmeni nasıl karşılayacak?’ dedim uyaran bir sesle. ‘Haberi var mı, rahatsız etmeyelim?’
‘Sen ona da iyi geleceksin, Mühendis!’ dedi gülerek. ‘Umudunu yitirmiş bir adam, iyi bir adam; onun için çok üzülüyorum!’
Geriye yaslandım ve suyumdan bir yudum daha içtim, uzak ve dertli bir sesle, ‘Bana kim iyi gelecek, bilmiyorum artık!’ dedim. ‘Kafamın içi insanla ve insanın sorunlarıyla dolu!’
‘Kızma ya!’ dedi Avukat daha da hızlandırırken arabasını. ‘Yalnızın hukuku de, muhtacın hukuku de, umutsuzun hukuku de, bir şey de işte!’
Telefonumu çıkardım cebimden. Önce iş akışını kontrol ettim kendi uygulamamızdan, sonra da mesajlar kısmını açtım. Bir şeyler yapmam ya da söylemem gerekiyordu.
‘İD’ye, ‘Zamanım kısıtlı, uçak 22.00’da, 19.00-19.30 gibi havaalanında olacağım’ diye yazdım. Karıma da ‘Emin misin?’ diye sordum.
Avukat bir yandan da bana bakıyordu, ‘Şu görüşme işi mi? diye sordu. ‘Karar vermiş gibisin?’
‘Kararı ben vermeyeceğim, onlara bırakacağım!’ dedim gergin bir sesle. ‘Benim işim bu; insanların karar vermelerine yardımcı olmak. Artık özel hayatımda da böyle. İşte sen, işte emrivâkilerin!’
Susmuştu Avukat. Susacağı vakitleri iyi bilirdi, ama biraz sonra, ‘Sen çok yorulmuşsun, Dostum!’ demekten kendini alamadı. ‘Seni hiç bu kadar stresli görmemiştim çocukluğumuzdan beri!’
Sessizce yüzüne baktım, onu anlamamı istiyordu.
Çocukluktan ergenliğe, oradan da yetişkinliğe sürüklenen insanlar tüm özgeçmişlerini yüzlerinde taşıyorlardı; bakabilen herkes görebilirdi, hangi dinden olurlarsa olsunlar insanlar mazur görülmek ve anlaşılmak gibi bir zaafa mahkûmlardı.
Onu anlıyordum, hatta soyut ya da somut bir şekilde etkileştiğim herkesi anlıyordum; ama işte sorun da tam olarak buydu.
‘Haklısın!’ dedim. ‘Yoruldum herkesi anlamaktan, ama yorulduğumu kabullenmek istemiyor hiç kimse. Senin o yaşlı dostun gibiyim şu ânda!’
Kahkahayla gülmeye başladı, kendini tutamıyordu artık.
‘Onunla iyi anlaşacaksın, Mühendis!’ diyordu. ‘Senin yaşlanmış hâlin tam olarak!’
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
