3 Ocak 2026 Cumartesi

SA11792/SD3698: Sıkıntı (Roman); 13. Bölüm-Toprak 33

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Bir yuvası vardı erkekle kadının ve ondan başka tutunacak hiçbir şeyleri yoktu. Onu da kolay kolay yıkmaya cesaret edemezlerdi.


Neredeyse nefes bile almadan onu anlattı yol boyunca Avukat; yalnız yaşadığını, çocuklarının olmadığını, karısıyla boşanmadıklarını ama ayrı yaşadıklarını, karısının zaman zaman onun evine gelerek temizlik yaptığını, çamaşırlarını yıkadığını, yemek hazırladığını ve işi bitince de kendi evine gittiğini söylerken neredeyse hayâl ettiği bir yaşlılığın özlemini kurduğunu hissettirdi bana.

‘Bana değil de sana benziyor bu Yaşlı Adam!’ dedim gülerek. ‘Sanki onunki gibi bir hayat istiyormuş gibi heyecanla anlatıyorsun, Dostum!’

‘Benden geçti, Mühendis!’ dedi gülerek. ‘Biz hanımla yolları ayırdık, böyle bir şey artık olamaz, ha olsaydı iyi olurdu, orası doğru!’

‘Demek yapan olmadığı için yemek yemiyorsun?’ dedim biraz da üzülerek. ‘Yıkayıp ütüleyen olmadığı için çabuk kirlenmesin diye siyah giyiniyorsun, Avukat?’

Sustu o ân, sustu ve bir süre cevap vermedi bana. Gözlerinin dolduğunu fark edebiliyordum, sesinin titrediğini belli etmemek için sustuğunu anlamıştım.

Ben de sustum o konuşana kadar.

‘Karısı o kadar narin, düşünceli ve merhametli bir insan ki...’ dedi biraz sonra. ‘Kocasını çok seviyor ve onun yalnız kalmasına asla razı değil, ama adam yerinde duramayan bir karaktere sahip; hiçbir şeye tahammülü kalmamış, karısının bize normal gelecek olan davranışlarından bile rahatsız olacak kadar uzaklaşmış hayattan ve insanlardan... o istemiş karısından ayrı yaşamayı; ev almış, karısının istediği gibi de evi döşemiş ve bütün masraflarını da kendisi karşılıyor!’

‘Sen de aynısını yapmadın mı?’ dedim sorgularcasına. 

Sakindi sesi cevap verirken:

‘Ben de aynısını yaptım, ama aynısını görmedim, Mühendis!’ dedi. ‘Haklısın, kızdım o yüzden yemek yemek aklıma bile gelmiyor, kiri göstermesin diye de siyah giyiyorum!’

‘Eski zaman kadınları ile şimdiki kadınlar nasıl aynı olabilir ya?’ dedim biraz da kızarak. ‘Hangi akla hizmet ederek sana karışmayacak olan bir kadın istiyorsun ki, Kardeşim?’

‘Ne olmuş yani, Mühendis?!’ dedi o da kızarak. ‘Babam öldükten sonra annem büyüttü biz beş kardeşi, hiç kimseye muhtaç etmeden hem de; çok mu şey bekliyoruz, işimiz yüzünden anlayış beklerken?’

‘Feminizmi hiç merak etmedin değil mi, Avukat?’ dedim araba ormandan çıkarken. ‘Çağımızın kadını feminizmle zehirlenmiş, ondan sevgi, saygı, merhamet beklerken iki kere düşüneceksin, annen, annem nereden bilecekti feminizmi?’

Kahkahalarla güldü direksiyonu iki eliyle sıkıca kavrarken, ‘Ben mi feminizmi merak etmemişim?’ dedi. ‘Ben hukukçuyum kardeşim bilmez miyim, hem meslek hayatımızı hem de özel hayatımızı burnumuzdan getiren bu şeytanî akımı?’

‘Sen olsa olsa ‘eşitlik’ yaygarasına maruz kalmışsındır meslekî olarak!’ dedim biraz da iğneleyerek. ‘Feminizm Şeytan’ın insan üzerinden Allah’a karşı elde ettiği en büyük kazanımdır; kökleri de satanist-kabalist Yahudilere, masonlara dayanıyor ve asla eşitlik yaygarası ile sınırlı değildir. Bu aslında hukukî bir sorun değil teolojik bir sorundur ve sadece hukuk alanında cehennem üretmiyor!’

‘Nasıl yani?’ dedi şaşırarak.

‘Allah’ı erkek kabul ederek Adem’in erkekliği üzerinden kadının dişi tanrı yani tanrıça olma hakkı olduğunu iddia ediyorlar, Kabalistler!’ dedim. ‘Şekhina diyorlar bu uydurulmuş tanrıçaya; böylece kadınlara da Şekhina gibi Tanrı’ya meydan okuma hakkı tanıyorlar. Düşünsene olayın boyutlarını!’

‘Vay!’ dedi beni şaşırtarak. ‘Bana anlatmıştı Yaşlı Adam, boşandığımı öğrendiğinde, ‘bunların derdi başka; bunlar şeytanla yol yürümeyi seviyor, hiçbir şeyden memnun olmuyorlar, bunlar Allah’tan korkmuyorlar’ demişti. Ben de ‘ne ilgisi var, nihayetinde anlaşamıyorsun ve ayrılıyorsun!’ diye itiraz etmiştim. Beni cahil görmenin verdiği keyifle gülmüştü o zaman ve ‘hukuk dediğin şey aydınlatmak yerine senin beynini yıkamış, çok safsın, anlaşamayacak ne var, erkek de kadın da Allah’tan korktuktan sonra?’ demişti bana!’

‘Bütün kadınlar için söylememiştir sanırım!’ dedim durgun ve düşünceli bir sesle. ‘Erkeklerden de bol miktarda şeytanla yol yürümeyi sevenler var!’

‘Az kaldı, kendisine sorarsın!’ dedi Avukat, gülerek. ‘Onun kocaman bir ömre sığdırdığı tecrübeleri ben bilemem, ben, bir mağdur ve müştekî olarak ancak ona hak verebilirim, o bana göre iyi bir yargıç!’

Sıyırmıştı kendisini yine güya, ama kaçmasına izin vermeyecektim:

‘Hangi mahkeme bu konularda iyi bir hüküm verebilmiştir ki iyi yargıçlardan bahsediyorsun, Avukat?’ dedim yoluna sivri taşlar döşeyerek. ‘Senin yaşlı yargıç sadece karısı kendisini seviyor diye, verdiği ve karısını da uymaya mecbur bıraktığı yalnız yaşama kararının bedelini ödemiyor!’

Pes edecek gibi değildi:

‘Demek ki bizimki bizi sevmiyormuş, Mühendis!’ dedi kaçmak yerine savaşmaya karar verdiğini belli ederek. ‘Gece-gündüz onu rahat ettirmek için çalıştım ben; ne onu bol bol gezdirecek zamanım oldu ne de türlü türlü heveslerine ayıracak dikkatim. Ben fakir ve yetim büyüdüm, okudum, iş buldum, çalıştım, ondan da babamın annemden beklediğini bekledim sadece; kabahat kesinlikle benim değil!’

İtiraz ettiği konularda haklı olduğunu biliyordum, ancak onun da kabul etmek istemediği şey, çağın kadınlarının algılarının yuvalarını dağıtmalarına kolayca karar verecek kadar değiştiği gerçeğiydi. Mesleği binlerce örnekle karşılaşmasına imkân veriyordu, ama o geleneksel ‘yuva’ kavramının bu çağda kadınlar için eskisi gibi varoluşsal bir anlam ifade etmediğini gördüğü halde kabul etmek istemiyordu.

‘Biz mağdur bir nesiliz, Avukat!’ dedim. ‘ O yüzden haklı olsan da olmasan da bir şeyi değiştiremiyorsun. Maruz kaldığımız şiddetin türleri ve boyutları tarif edilemez hâle geldi. Sana ancak bir tek noktada katılabilirim; ben kuşatılmış hissediyorum, kadınların, bir tanrıça edasıyla, canlarının istediği ânda baktıkları ve kontrol altına almak istedikleri bir nesne olarak görünüyor erkekler!’

‘Hah, işte!’ diye bağırdı neşeyle. ‘Katıl bize böyle; neşemiz yerine gelsin!’

Çocukluğumuzdaki o unutulmaz ânları hatırlamıştık; heyecanlarımızı, yüreğimizde büyüyen gelecek korkusunu, ülkenin her tarafına sinmiş fakirliği... şimdilerde ‘çocuk işçi’ dedikleri şeylerdik biz, ama kimsenin aklına çocuk olduğumuz gelmezdi hiç. 

Kadınlar, sabah güneş doğmadan, kamyon kasalarında ya da traktör römorklarında sürüklendikleri ağaların tarlalarında aralıksız olarak çalışırlar ve hiç şikayet etmeden akşamı ederlerdi, akşam da yemek, çamaşır, bulaşık derken kavga etmeye vakit bulamazlardı, kadın haklarından da sigortadan da bahseden pek olmazdı.

Kadın gibi erkek de insandan sayılmadığı için, tanrı ya da tanrıça rolü oynamak kimsenin aklına gelmezdi. Bir devlet vardı, ama o devletin insanları zemine yapışık bir şekilde yaşamaya zorlamak dışında bir işe yaradığını gören olmamıştı. Bunların hepsi sadece on yedi yıl önce, yani 2002’den önce yaşadığımız gerçeklerdi. 

Bir yuvası vardı erkekle kadının ve ondan başka tutunacak hiçbir şeyleri yoktu. Onu da kolay kolay yıkmaya cesaret edemezlerdi. 

Derin bir ‘ah’ çekmiştik aynı ânda ikimiz; gözlerimizi çevre yolunun kaliteli asfaltına dikerken. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[02.01.2026, 13/67 (1021))]


Seçkin Deniz, 03.01.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı