4 Ocak 2026 Pazar

SA11793/SD3699: Sıkıntı (Roman); 13. Bölüm-Toprak 34

 Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Çok beklemedik. Birazdan tarihi, ancak bakımlı büyük ahşap bahçe kapısı açıldı ve az önce 'yargıç' dediğimiz güler yüzlü yaşlı adamla karşı karşıya geldik.


‘Şu yolların güzelliğine bak! Türkiye büyüyor, gelişiyor, zenginleşiyor, kurumları çağdaşlarının önüne geçti, liseye gitme zorunluluğu var her gencin, ama...’ dedi Avukat. ‘Çok şey başardı Erdoğan, ne yazık ki Batı’nın gözüyle kadına bakmaktan başka bir iş yapamadı, insana dokunamadı.’

‘İnsana hizmeti esas aldı!’ diyerek müdahil oldum sözlerine. ‘Şu yollara, köprülere baksana; Avrupa standartlarında!’

‘Ama insana dokunamadı!’ diyerek sürdürdü sözlerini. ‘Kadınların Batı’daki gibi ezildiğine dair yanlış düşüncelerin esiri oldu, Avrupa Birliği üyeliği adına çıkarılan yasaların kadınla erkek arasında büyük çatışmalar ürettiğini anlayamadı. Yasaları Müslümanların gerçekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmeye cesaret edemedi. Müslüman kadının hakkından bahsedemedi, kadın hakları üzerinden yürütülen feminist şiddetin farkına varamadı. Bugün yaşanılan aile erozyonunun temel sebebi bu yetersizlik, başka bir şey aramaya gerek yok. İnsan yoksa yaptığın hiçbir şeyin kıymeti yok!’

‘Haklısın!’ dedim onun mesleğinin de gerektirdiği bu tespitleri dinledikten sonra. ‘Erdoğan son dört yüzyılda yaşanan devlet adamı kıtlığına karşı halk için büyük bir umuttu. Hemen her alanda başarılı oldu, ancak ne yazık ki eğitim konusunda sistemin sıkıştırıldığı çuvalı yırtıp atamadı. Kendisine çizilen sınırların içinde oynadı; insan eğitiminde Batı’nın yaşadığı çöküşün sonuçlarını okuyamadı; insana dair ciddî bir stratejik plana ihtiyacı olduğunu halen de bilmiyor. OECD ve AB standartlarının açtığı kapıdan girerek çıkışı olmayan bir karanlığa gömüldüğünü ölçebilecek durumda da değil!’

‘Onun çağı Avrupa’yı çağdaş medeniyet seviyesi olarak algılayanların çağıydı!’ dedi Avukat yüzünü asarak. ‘Sağcısı, solcusu, islamcısı, tasavvufçusu, ırkçısı, ateisti, kentlisi, köylüsü bu yanılgı içerisinde büyüdü. Erdoğan’ın, bizim anne ve babalarımız gibi olmadığımızı, çocuklarımızın da bizim gibi olamayacağını düşünmesini beklemek de bizim yanılgımızdı. Eskiden ailenin dışındaydı sorunlar, bizler yetişebildik, ama şimdi ailenin içinde. Sevgi yok edilmiş anlamını arıyor, saygı yok, merhamet yok, fedakarlık yok, sorumluluk duygusu yok. Biz, evdeki yokluklarla dışarıdaki yoklukları dengeleyerek büyüdük, şimdiki çocukların ve gençlerin böyle bir imkânı yok!’

‘Denge bir süreçtir, Avukat!’ dedim. ‘Her sistemin kendi dengesini bulmasını sağlayacak olan temel şeyler vardır. Sağlam bir inanç bilinci insan adlı sistemde bütün dengelerin temel sağlayıcısıdır, korunmuş bir kültür de öyledir. Şimdi bu ikisinden de bahsedebileceğimizi sanmıyorum. Erdoğan, Sufizm’in insanları kanatlandırıp melekleştireceğini sanıyor olabilir. Sanki Müslümanların herhangi bir psikolojik, sosyolojik sorunu yokmuş gibi davranıyorlar. Halen üniversitelerde ya da Millî Eğitim Bakanlığında Kur’an merkezli stratejik araştırmalar yok, Diyanet İşleri Başkanlığı zaten böyle bir çaba içerisinde olmak gibi bir kaygıya sahip değil. Erdoğan’a bağlı hiçbir kurum ya da kuruluş böyle bir yetkiyle donanmamış, çünkü ihtiyaç duymuyorlar, yeni nesillerin de bizim gibi kendilerine oy vereceğini sanıyorlar!’

‘Çok beklerler!’ dedi Avukat biraz da kızgın bir sesle. ‘Muhafazakâr denilen ailelerin çocuklarına baksana, hiç umut vaat ediyorlar mı?’

Karımdan mesaj gelmişti o sırada, ‘Kendimden ya da İD’den değil, senden eminim’ diye yazmıştı. Kararları onlara bırakmıştım. Onlar da bunun farkına varmışlardı; sanki sözleşmişler gibi art arda geliyordu mesajları. İD de ‘Havalimanina gelebilirim’ diyordu. İD’ye ‘olabilir’ diye yazdım. 

‘Yüzün güldüğüne göre hallettin galiba kafandaki sıkıntıyı?’ diye sordu Avukat. Gözünden de bir şey kaçmıyordu.

‘Sayende!’ dedim gülümseyerek.

‘Ne yaptım ki ben?’ dedi şaşkınlıkla.

‘Gezdik, yemek yedik ya işte...’ dedim. ‘Zaman daraldı, yeni bir görüşme programı yapmama gerek kalmadı!’

‘Senin istediğin gibi olsun da her şey, gerisi önemli değil, Kardeşim!’ dedi keyifle. ‘Yemek işi istediğim gibi olmadı, ama neyse...’

‘Sarıyer’in neresinde oturuyor senin Yargıç?’ diye sordum konuyu değiştirerek. 

Anlatmaya başlasam, benim adıma benden daha çok o sıkıntıya girecekti, gerek duymamıştım bilmesine. Çok sonra belki anlatırdım. 

Kadın konusunun bu kadar gündem oluşturmasından da sıkılmıştım, yirmi bir gündür yaşadıklarım hayatımın tamamından daha fazla kadın içeriyordu. Şimdi de konu yine kadına gelmişti.

‘Emirgan’da!’ dedi coşkuyla. ‘Boğazı gören bir evi var, atalarından kalan. Köklü bir aileden geliyor; dedelerinden biri Osmanlı döneminde Rumelihisarı’nın Dayısı, yani sorumlusu imiş. Kendisi de tam İstanbul Beyefendisi!

‘Benden bahsettin mi?’ dedim merakla. ‘Bu kim dese, ne diyeceksin?’

Durakladı biraz, ‘Aslında ikinizi götürecektim yemeğe!’ dedi. ‘Biraz dışarı çıksın, hava alsın istedim, ama o evden kesinlikle çıkmak istemiyor. Kabul etmedi; senden de bahsetmiştim doğal olarak. Çok güzel kahve yapar, ‘yemekten sonra al gel arkadaşını, kahvemi için’ dedi, ondan dolayı oraya gidiyoruz!’

‘Sen nereden tanıyorsun onu?’ diye sordum.

‘Avukatlara güvenmiyor, hukuk danışmanıyım desem sıfatım tam olur; aramış, sormuş, soruşturmuş, bir tanıdık vasıtasıyla çağırtmıştı beni!’ dedi gülümseyerek. ‘O günden beri de baba-oğul gibiyiz!’

Emirgan’a vardığımızda vakit epey geçmişti, en fazla yarım saat kalabilecektik. Arabayı park ederken, tarihin o kasvetli kokularının arasından çıkıp gelen, geniş bahçesi yaşlı ağaçlarla ve güllerle dolu iki katlı evi gösterdi bana Avukat. 

Taş bir binaydı, her bir mimarî ayrıntısı dikkat çekici bir şekilde tasarlanmış ve işlenmişti.

Bahçe kapısının ziline bastı arkadaşım. Biraz sonra ikinci katın penceresinden dışarıya doğru uzanan ve bize bakan yaşlı adam gülümseyerek el salladıktan sonra, ‘geliyorum’ diye seslendi.

Çok beklemedik. Birazdan tarihi, ancak bakımlı büyük ahşap bahçe kapısı açıldı ve az önce 'yargıç' dediğimiz güler yüzlü yaşlı adamla karşı karşıya geldik.

Bana bakıyordu merakla. Elini uzattı, ‘Hoş geldin, Evladım!’ dedi sesindeki heyecanı gizlemeden. ‘Çok fazla insan görmüyorum, ama gördüklerimin iyi insanlar olması beni çok sevindiriyor, heyecanlandırıyor!’

Yetmişten fazlaydı yaşı, ama sağlıklı ve dinçti. Elini tuttum, öpmek için eğildim, ama o sol eliyle beni omzumdan tutarak durdurdu ve kendine doğru çekerek hafifçe sarıldı.

‘El öpmeyi de el öptürenleri de sevmem, Evladım!’ dedi gülümseyerek. Hemen sonra yana doğru çekilerek ‘İçeri girin lutfen!’ dedi.

‘Lütfen’ değil ‘Lutfen’ diyordu.

‘Estağfurullah, Amca!’ dedim kullandığı sözcükteki inceliği fark ettiğimi belli ederek.

Bahçe kapısının az ilerisinde, kavisleri evin giriş kapısına odaklanan mermer basamaklı simetrik iki merdiven vardı, sağdakinden tırmanarak eve girdik, sofada ayakkabılarımızı çıkardıktan sonra terliklerimizi giydik. 

Birinci kattaki mutfağın geniş balkonuna aldı bizi Yaşlı Adam; boğaz tam karşımızdaydı. Bizi ince işlenmiş, yumuşak minderlerle desteklenmiş gürgen koltuklara oturttu.

‘Burada kahve içmek dünyanın belki de en keyifli işi!’ dedi, gülümseyerek boşta kalan iki gürgen koltuktan birine otururken.

Avukat sanki orada yoktu, kendisini geriye çekmişti. Yaşlı Adam’ın misafirine istediği gibi davranmasına imkân vermek istemişti. 


<<Önceki                      Sonraki>>


[03.01.2026, 13/69 (1023))]


Seçkin Deniz, 04.01.2026, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı




Takip et: Next Sosyal @seckin_deniz

Takip et: Next Sosyal @sonsuzark



Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

 

Seçkin Deniz Twitter Akışı